Allah’ın Hududuna Riayet
Bakara Sûresi, Âyet : 208 “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam’a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.”
Bakara Sûresi, Âyet : 85 ”Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Maide Sûresi, Ayet : 49 ”Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.”
Maide Sûresi, Ayet : 87 ”Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”
Devamını OkuTefekkür Açısından Nâsih ve Mensuh
Prof. Dr. Mikail Bayram
Bilindiği gibi Müslümanlar çok eskiden beri Kur’an-ı Kerim’de bir kısım ayetlerin “mensuh” olduğunu kabul etmişlerdir. Yani Kur’ an-ı Kerim’in bazı ayetlerinin hükümleri, sonradan nazil olan bir veya birkaç ayetle kaldırılmıştır. Hükmü kaldırılan veya iptal edilen ayete “mensuh”; bir veya birkaç ayetin hükmünü yürürlükten kaldıran, geçersiz kılan ayete “nâsih” ve bu olaya da “nesh” denmiştir. Gerçi her müfessir ve İslam ilahiyatçısı değişik miktarda ve kendince bir kısım ayetleri mensuh saymıştır. Fakat netice olarak Kur’an-ı Kerim ‘de 750 kadar mensuh ayet bulunduğu iddia edilegelmiştir. Ancak eskilerden çok az sayıda müfessirin Kur’an-ı Kerim’de nesh olayının vaki olmadığını savunduklarını da unutmamak gerekir. Gene unutmamak gerekir ki, Kur’ an-ı Kerim’de nâsih ve mensuh ayetler bulunduğu iddiası zaman içinde genelleşmiş ve genel bir kanaat haline gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’in nâsih ve mensubu bilinmeden onun anlaşılamayacağı iddia edilegelmiştir.
Burada bu iddianın genelleşmiş bir yanılgı, yanlış ve tutarsız bir iddia olduğunu öncelikle belirtmek istiyoruz. ‘Günümüzde hem Türkiye?de hem de Türkiye dışında pek çok aydın Kur’an-ı Kerim üzerinde ihatalı ve çok boyutlu düşünebilen İslam düşünürleri bu klasik iddiayı kabul etmemekte ve reddetmektedirler. Biz de burada bu iddia ve varsayımın Kur’an-ı Kerim’in temel espirisine uygun düşmediğini ve Kur’an’ın bu görüşü onaylamadığını vurgulamaya çalışacağız.
Devamını OkuKur’an’ı Nasıl Okumalıyız?
Doç. Dr. Hüseyin Yılmaz
Gerek araştırmalar ve gerekse gözlemlere dayalı olarak yapılan tespitler gösteriyor ki, günümüzde Kur´an-ı Kerim halkımızın en çok okuduğu, ama en az anladığı bir kitap durumundadır. Müslüman Türk toplumunda neredeyse evinde Kur´an bulunmayan kimse kalmamasına rağmen, Kur´an´ı anlayarak okuyanların oranı oldukça düşük düzeydedir.
Kur´an´ın gönderiliş amacı ve insanlara ulaştırmak istediği mesaj ile toplumumuzun şu an içerisinde bulunduğu durum arasında bir mukayese yapıldığında, Kur´an´ın daha ziyade anlaşılmadan okunduğunu ve onun bize sunduğu bireysel ve sosyal hayatımızla ilgili mesajlardan yeterince faydalanamadığımızı rahatlıkla anlayabiliriz.
İnen ilk âyetlerinden itibaren okuyup öğrenmenin, bilimin, barışın ve hoşgörünün öneminden bahseden Kur´an-ı Kerim, bütün müslümanlar tarafından gerektiği gibi okunup yeterince anlaşılmış olsaydı, bugün toplumumuzda giderek yaygınlaşan güvensizlik, huzursuzluk, sevgi ve diyalog eksekliği, bilim ve teknolojideki konumumuz bu düzeyde olmazdı. ´İslâm ülkeleri´ kavramı şiddet ve terör kavramlarıyla birlikte anılmazdı.
Devamını OkuKimse Allah’ın Halifesi Değildir
Prof. Dr. İbrahim Sarmış
Kültürümüzde insanın, Allah’ın halifesi olduğu anlayışı yaygındır. Bunu, vaizinden akademisyenine kadar hemen her aşamadaki kişilerin kullandığını görüyoruz.1 Genel olarak insan türü için kullanıldığı gibi özelde, siyasi anlamda devlet başkanı, yöneticiler için kullanılmaktadır. İnsanın yeryüzünde halife oluşundan söz eden “Ben yeryüzünde bir halife meydana getireceğim, dedi. Melekler: bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi var edeceksin? Oysa biz seni yüceltiyor ve tenzih ediyoruz, dediler. Allah, ben sizin bilmediklerinizi bilirim, dedi” (2 Bakara/30) ayeti de bu anlayış doğrultusunda açıklanır. Oysa bu, basmakalıp olarak alınan ve kullanılan yanlış bir anlayıştır.
Her şeyden önce hilafet, birinin yerine geçerek onun gibi yetkili olmak veya egemen olmak demektir. Dilimizde kullanılan halef-selef ifadesinde de bunu görüyoruz. Nuh kavminden sonra Âd kavminin, (7 Araf/69) Âd kavminden sonra Semud kavminin, (7 Araf/74) kendisinden öncekinin yerine Davud Peygamber’in (38 Sâd/26) ve bildiğimiz halifelerin birbirlerinin yerine halifeler olması gibi. Bu toplumlar helak olup ortadan kalkan önceki toplumların yerine geçerek egemen olduğu gibi, halifeler de birbirlerinin yerine geçerek egemen olmuşlardır. Onun için hilafet, devre dışı kalmış yahut ortadan kalkmış başkasının yerine geçip egemen olmak anlamındadır. (İlgili ayetler için bakınız: En’am 6/165; Yunus 10/14, 73; Fatır/39; Neml 21/62; Hadid/7)
Devamını OkuCahil-Cahiliyye ve Müslüman-Millet (Ümmet) İlişkisi
Hüseyin Alan
Kavramsal Çerçeve
Bir düşünüş sistematiği Kur’an; yaratılış, varlık, eşya ve hayata dair bir anlam dünyası ve yaşam biçimi oluşturan her fikir ya da ideoloji bir dindir. Her din bu nedenle kendine has temel kavramlar üretir, kavramsal bir sistematik kurar. Bu bakımdan kavramlar önemlidir. Özellikle mesajı anlaşılır kılıcı iddiayı taşıyan, zihinsel değişim yapan ve bağlılık sağlayan temel kavramlar daha çok önemlidir. Bunlar dolayısıyla kendi üstünlüğünü ortaya koyar, ötekisini ve zıddını dışlar. Çünkü insan bu kavramlara yüklenen anlam dünyasında hareket eder, tavır alır, ilişki kurar. Din anlamında her fikir ve düşünce kendi kavramsal sistematiğini bu nedenle kurar, kendi mantık silsilesi içinde bir anlam dünyasını bu nedenle oluşturur.
Bu anlam dünyasında kavramlar sıradan bir kelime olmaktan çıkar, bir düşünüş biçimi ve yaşam tarzı üreten ilkelere ve değerlere dönüşür. Bu bakımdan değer yüklü, ideolojik yönlendirme yapan, değiştirici ve dönüştürücü özellikteki her kavram kendi anlam dünyasında kendi akraba kavramlarıyla bağlantı kurar, birbirini tamamlayan bir bütünlük kazanır. Bu manada her din vermek istediği mesajı kendi anlamını yüklediği kavramlarıyla verir. Her kavram kendi zıddıyla tersten bir ilişki kurar, diğeriyle karşılaştırma yapar. Bu kendi üstünlüğünü ortaya koymak, diğerini dışlamak içindir. İslam-cahiliye, Hak-batıl, tevhid-şirk, vahiy-heva, cennet-cehennem gibi zıt kavramlar veya bilimsel hakikat-münzel hakikat, özgür insan-teslim olmuş kul, birey-(biz) cemaat, liberal-sosyalist, özel mülk-kamulaştırma, patron-işçi, sermaye-emekçi, demokrasi-totaliterlik, paganizm-tek ilahlık kavramları arasındaki ilişki böyledir.
Devamını OkuEy Müslüman!
Aydın Aktay
Allah’ın adıyla…
Daha kaç kez yargılayacaksın vicdanını bu mahkemede. Artık, usanan vicdanın, mübaşirinin sesine kulak vermez olacak, görmüyor musun? Bu işin sonu “vicdansızlık” değil mi?
Para saymaktan yorulan parmakların Allah’ı tespih etmeye üşeniyor mu artık; yoksa bu işe yakıştıramıyor musun artık parmaklarını?
Ey Müslüman!
Yozlaşmanı daha ne zamana kadar “ben değiştim, eskiden ne aptalmışım” paravanının arkasına saklayabileceğini düşünüyorsun?
Mahşer günü manzaralarını anlatan ayetleri daha kaç kez görmezden geleceksin, Kur’an okurken?
Çocuklarına bu dünyada kurmak istediğin cenneti, ahiret için kurmayı ne zaman düşüneceksin?
Bu hırsına talip olursa çocukların, hangi ümmeti ihya edecek sanıyorsun?
Devamını OkuDünümüz, Bugünümüz ve Müslümanlığımız Hakkında Birkaç Öz eleştirel Not *
Prof. Dr. Mustafa Öztürk
Geride bıraktığımız son beş-on yıllık zaman zarfında Türkiye’nin gözle görülür biçimde muhafazakârlaştığı yönünde yaygın bir kanaat var. Bu kanaate sahip çevrelerde muhafazakârlaşmadan maksat, ülke sathında dinî sembol, ritüel ve eğilimlerin geçmiş yıllara oranla çok daha fazla görünürlük arz etmesi, genel anlamda dinselliğin halk nezdinde yoğun ilgi ve itibar görür hâle gelmesidir. Gerçekten de son yılların Türkiye manzarasına bakarak böyle bir gözlem ve tespitte bulunmak mümkündür. Peki, mevcut durum gerçek manada bir dindarlaşma ve müslümanlaşmaya mı işaret etmekte yoksa “at sahibine göre kişner” özdeyişinde ifadesini bulan ve siretten çok surete taalluk eden bir dönüşüme mi karşılık gelmektedir?
Bize öyle geliyor ki Türkiye’de gitgide yaygınlık kazandığı söylenen muhafazakârlaşma gerçek manada bir dindarlaşma ve müslümanlaşma tecrübesinden öte, temelde AK Parti iktidarıyla ilintili yapay ve sanal bir dinîleşme olgusuna tekabül etmektedir. Daha açıkçası, bu olgu bir yönüyle ya da en azından belli ölçüde, memurundan amirine, medyasından bürokrasisine kadar devletin/ülkenin hemen her sathında ve katmanında, şu anki siyasal iktidar sahiplerinin dünya görüşlerine paralel bir görüşe sahip olma meramını anlatma ve böylece farklı beklentiler adına iktidar gücüne bir nevi yaranma gayreti şeklinde görünüyor; diğer bir yönüyle de siyasal iktidarın dinî değer ve sembollere çok sıcak baktığı algısıyla görece rahatlamış/normalleşmiş bir toplumsal vasatta kültürel ve folklorik halk dindarlığının daha fazla gün yüzüne çıkmasına işaret ediyor.
Devamını Oku