1- Yaşadığımız hayatı, kime ve neye göre yaşıyoruz? Hayatımızdaki artı ve eksi tanımlamalarını kim belirliyor? Neleri, neye göre önemseyip önceliyoruz? Neyi, nasıl ve ne zaman yapacağımıza kim karar veriyor? Bilgisayarlardaki yazılım programları misali, zihin dünyamız neye göre işliyor?
Kavramlar… Aslında hayatımızı, birilerinin ortaya koyduğu, bazen tavsiye ettiği, bazen de zorla dayattığı kavramlar dünyası üzerinden yaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz düzen ve sistem, hangi müfredatı bize dayatmışsa, özünde onun okumalarını yapıyoruz.
Örneğin, kapitalizmi benimsemiş bir düzenle yönetilen bir ülkede, halk “sağlığın önemsendiği” propagandasıyla, “Her şeyin başı sağlıktır; aman sağlığınıza dikkat edin!” zihinsel sloganı ile ilaç sektörünün daimi müşterisi haline getirilebilir. Ya da “sağlıklı yaşam” adı altında vegan ürünler ürettiğini iddia eden ve büyük reklamlar yapan kuruluşlar, ilaç sektörüne alternatifmiş gibi popülerleştirilerek piyasanın ekonomik akışı, istenilen düzeye çekilebilir.
“Sağlık” sloganıyla binlerce insan bu işin kaymağını yerken, sorgulamadan bu düzene uyum sağlayan halk da istenilen kıvama getirilebilir. Sonunda, tek tip düşünür, bireysel hareket eder, düzeni sorgulamayı aklına bile getirmez. Sadece kendi bedenini iyi etmeye programlanmış bir makine misali, önceliği sağlıktır; dünya yansa umurunda değildir, yeter ki kendi iyi olsun…
2-Verilen bu örnek, aslında denizde bir damla gibidir. Tarih boyunca düzenler, hep bu kavramlar dünyası üzerinde ayakta tutulmuştur. Burada “kavramlar” ile kastettiğimiz, bir düşünceye veya ideolojiye yüklenen “anlam”dır. Düzenler ve sistemler, hangi anlam yükleriyle doldurulmuşsa, kitleler de ona göre yönetilir.
Bir sistemi ayakta tutmanın vazgeçilmez iki öğesi “sermaye” ve “insan gücü”dür. Eğer “sermaye”, istenilen anlamlarla şekillendirilip “insan gücü”ne doğru yönlendirilirse, o düzen sorunsuz bir şekilde işler.
Asırlar öncesine dönersek, Musa ve Harun (Aleyhisselam) karşısında kibirle duran Firavun’un kendince haklı(!) mazereti de tam olarak bu anlam yüklerinden kaynaklanıyordu. Kur’an’da şöyle bahsedilir: “Firavun dedi ki: Bırakın beni; Musa’yı öldüreyim. Varsın Rabbine yalvarsın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.” (Mümin, 26).
Yani Firavun’un düzeni, onun kavram tanımlamaları ile “iyi ve doğru” olandır. Musa (Aleyhisselam) ise Firavun’a göre düzen bozucu ve fesat çıkarıcıdır. İyi ve doğrunun, kötü ve yanlışın tanımları Firavun’un bakış açısına göre yapılmıştır. Sonuç olarak, Firavun’un kavramlarıyla eğitilen, mevcut düzeni sorgulamayan, onun çizdiği sınırların dışında düşünemeyen ve sistemin sorunsuz bir işletmecisi haline gelen büyük bir halk kitlesi ortaya çıkmıştır.
3- Başıboş, tek başına yaşayamayan insanoğlu, elbette doğru bir kavram programıyla bir düzen içerisinde yaşamaya ihtiyaç duyar. Asıl mesele şu: Bu kavramları kim ve neye göre belirlemelidir? Heva ve hevesine, çıkarlarına göre tanımlama yapan insanlar mı, yoksa yarattığını en iyi bilen âlemlerin Rabbi mi? Peki, kimin neye göre belirlediği kavram dünyaları insanlığa gerçek anlamda fayda sağlar?
Beşerî düzenlerde, kavramlara yüklenen anlamları insanlar doldurur. Firavun misali, bu düzenlerin sahipleri, insanların menfaat ve iyiliklerini düşündüklerini iddia ederler. Ancak yaratılan, Yaratan gibi olabilir mi? Üzerine ciltlerle kitap yazılan “insan” denen bu muamma varlık, insana ne kadar vakıftır ki, onun için en iyisinin ne olduğunu bilebilsin?
Fakat el-Hâlık öyle mi? Yaratan, yarattığını en iyi bilendir; onun neye ihtiyacı olduğunu, neyin ona hayır getireceğini ve neyin şer saçacağını eksiksiz bilir. O, her şeyin özüne, her şeyin künhüne vakıftır.
4- Bugün, gerek günlük yaşantımızda gerekse zihin dünyamızda beşer merkezli kavramların ve anlamların hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Ancak aslında bu durumu, bizler kabul ettiğimiz için yaşıyoruz. Dilersek bu durumu tersine çevirebiliriz. Tıpkı Firavuna rağmen, onun gözünün içine baka baka Musa’nın ilahına iman ettiklerini söyleyen sihirbazlar gibi.
Yeryüzünde topluluklar halinde yaşayan insanlar arasında daima düzen kurucular olmuştur. Bu düzen kurucuların dayattığı anlam yükleri sayesinde toplumların dini, askeri, eğitim, sanat, kültür, ekonomi vb. dünyalarındaki algılar şekillendirilmiş; düzenler ve sistemler, statükolar inşa edilmiştir. Tıpkı Hz. Muhammed’in yetiştiği toplumda olduğu gibi…
İslam öncesi Arap toplumunda, atalar kültü hâkimdi. Kavramlar, geçmişteki atalar tarafından belirlenmişti. Örneğin, atalarından miras aldıkları putperestlik inancıyla toplumun dini algılarını ve helal-haram sınırlarını şekillendiriyorlardı. Namaz, hac, kurban gibi dini ritüeller de bu putperestlik inancına göre biçimlenmişti (En‘âm, 136).
5- Onlar için kavmiyetçilik ve asabiyet duyguları olmazsa olmazdı. Bu algıyla, asırlardır toplum olarak ayakta kalmışlardı. Zalim de olsa mazlum da olsa, kardeş bildikleri kavim mensuplarına yardım ediyorlardı. Hatta öyle ki, iki farklı kavme mensup iki kişi arasında çıkan küçük bir tartışma, tarafgirlik duygularıyla kabileler arası savaşa dönüşebiliyordu. Sistem içine kök salmış bu algılara kimse dur diyemiyordu. Ta ki, başka bir düzen koyucunun bu sisteme müdahalesine kadar…
610 yılında, yalnızlığıyla baş başa kaldığı bir anda, toplumun yanlış gidişatını düşünüp ne yapacağını bilemeyen yetim ve öksüz Abdullah oğlu Muhammed’in, toplumların algılarını değiştirecek vahye muhatap olmasına kadar…
Tarih boyunca, beşerî kavramlar neticesinde zulme boğulmuş toplumlara merhameti gereği müdahale edip peygamberler gönderen Yüce Allah, bu kez son peygamberini Mekke toplumundan çıkarmış ve olaya el atmıştı. O toplumda daha önce hiç şahit olunmamış bir devrim gerçekleştirmişti. Çünkü O da bir düzen koyucuydu. Onun da insanlığın her alanda menfaatine olacak şekilde belirlediği kavramları, helal ve haram için söyleyecek sözü, yol güzergâhını gösteren işaretleri vardı.
Allah’ın kavramları, Arap Mekke’sinin kavramlarını altüst etmişti. Onları cahil, yanlış, zulmedici, düzen bozucu ve ifsat çıkarıcı olarak tanımlamıştı. Örneğin, Mekke’nin her yerinde hüküm süren putların, insanlara fayda ya da zarar veremeyeceği ispatıyla, bu putlar batıl ve hükümsüz kılınmıştı. Irkçılık taassubuyla şekillendirdikleri asabiyetçiliği, âlemlerin tek Rabbine boyun eğen iman kardeşliği kavramıyla değiştirmişti. Toplumun bilge ve hakem kabul ettikleri kimseler, Allah’ı doğru tanımayıp O’na teslim olmadıkları için cahil olarak nitelendirilmişti (örneğin, Ebû Hakem bin Hişam’ın “Ebû Cehil” sıfatını alması).
6- İnsan yerine dahi konulmayan, ezilen ve zulmedilen köleler, efendileriyle eşit görülmüş; iman kardeşliği potasında eritilmişti. Metadan farksız görülen, malı gasp edilen kadınlar, kulluk noktasında erkeklerle bir tutulmuş ve kendilerine daha önce tanınmamış haklar verilmişti. İnsanlara, malın gerçek malikinin kendileri olmadığını hatırlatmış; o mal üzerinde ihtiyaç sahiplerinin hakkı olduğunu ilan etmiş ve mal temizliğini emretmişti.
Doğru yolda olduklarını defalarca belirttikleri atalarının aslında yanlış yolda olduğunu vurgulamıştı. Örnek alınması gerekenin, doğru yolun yolcusu olan peygamberler silsilesi ve onlara tabi olan iman kafilesi mensupları olduğunu beyan etmişti. Onların putperestlik inancını pislik, hükümsüz, cahillik ve zulüm olarak nitelemiş; asıl temiz inancın, âlemlerin tek Rabbine kulluk etmek olduğunu söyleyerek Tevhid kavramını hayatın ve inancın merkezine yerleştirmişti.
Geçmiş atalarını sıklıkla anıp duranlara nispetle, Allah’ı daha çok anmalarını istemiş ve hayatın merkezine Allah’ı koymalarını tavsiye etmişti. Onların tanımladığı tüm iyi ve kötüleri, artı ve eksileri tersyüz ederek, Tevhid eksenli tanımlamalar getirmişti. “Yaşadığımız hayat yalnızca bu dünya hayatıdır; bizi ancak zaman yok eder” diyenlerin zaman algısını değiştirmiş; zamanın bu dünya için sınırlı bir şey olduğunu, asıl yurdun âhiret olduğunu ve hesap gününün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceğini vurgulamıştı.
Cinlerden, putlardan, meleklerden ve geçmiş atalarından medet ve şefaat umanlara, tüm bunların dayanaksız, mesnetsiz ve Allah karşısında güçsüz olduğunu defalarca belirtmişti. Cesaret, intikam, toprak ve mal mülk sevdası gibi amaçlarla yapılan savaşların algı, hedef ve yöntemlerini değiştirmiş; bunun yerine “yeryüzündekileri kula kulluktan kurtarıp tek Allah’a kulluğa davet etme” anlayışına dayanan “cihat” kavramını yerleştirmişti.
7- Yukarıda, Hz. Muhammed’in yaşadığı toplum örneğinde olduğu gibi, üzerinde defalarca durduğumuz konu şudur: Allah’ın insanlığa tavsiye ettiği bir kavram düzeni vardır. Gönderdiği kitaplarda bu kavramları vahyetmiş, elçilerini ise bu kavramların açıklayıcısı ve uygulayıcısı kılmıştır.
İnsan için neyin iyi, neyin kötü, neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu en iyi O bilir. Bu nedenle, öncelenmesi gereken anlam yüklerini de insanlara buna göre aktarmıştır.
8- Örnek olarak Tevbe Suresi’nin 24. ayetinde şöyle buyurulmuştur:
“De ki; Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakın akrabalarınız, kazandığınız mallar, yok olmasından korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız meskenler, size Allah’tan, Resul’ünden ve Allah yolunda cihat etmekten daha sevgili ise, artık Allah’ın emrini getirmesini bekleyin. Allah, fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”
Bu ayette Allah, helal olan birçok nimeti sıraladıktan sonra, bu nimetlerin bile O’na, Resulüne ve Allah yolunda cihat etmeye olan sevgiden sonra gelmesi gerektiğini vurgular. Çünkü Allah’ın kavramları üzerine inşa edilmiş ilahi düzen “Allah merkezlidir.” Bu düzenin eksen çizgisi tevhitle çizilmiş, adalet ve hikmetle şekillenmiştir. Bu düzen içinde, hiçbir beşerin heva ve hevesine yer yoktur.
Kur’an’da geçen bir diğer örnek ise Zümer Suresi’nin 29. ayetindedir:
“Allah, çekişip duran birçok ortakları olan bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.”
Bu misalde, Allah’a tam bir teslimiyetin verdiği özgürlük ile birçok sahte ilahın (şirk) çekişmesi altında ezilen bir ruh arasındaki fark tarif edilmiştir. Yalnızca Allah’a bağlanmayı tercih edenlerin hayatında eşsiz bir dinginlik ve özgürlük hissi mevcuttur. Allah’a göre düşünmek ve O’nun yolunda yaşamak, beşerî tutkuların ötesinde farklı bir bilinç ve saadet sunar.
9- Velhasıl, yaşadığımız hayatta yaptığımız tercihlerin kime ve neye göre belirlendiğini bilmek ve bunun farkında olmak zorundayız. Çünkü bu tercihlerimizin karşılığını mutlaka alacağımız bir son hayat bizi beklemektedir. Allah’a göre tercih yaparak O’nun emirlerine uygun bir yaşam sürenler, ecirlerini yalnızca O’ndan alacaklardır. Bunun aksine, hayatlarını Allah’ın dışında şekillendirenlerin ise sonu hüsran ve pişmanlık olacaktır. Zira din gününün sahibi onlar değil, ilahi düzenin sahibi olan el-Hâlık’tır.