08 Şub 26 - Paz 9:09:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Mustafa Sabri: Türkçe Mükemmel Bir Tefsir Yazma Meselesi – 3

Mustafa Sabri: Türkçe Mükemmel Bir Tefsir Yazma Meselesi – 3

Modernleşme ile birlikte ortaya atılan ve bir bakıma İslamcılığın üzerine inşa edildiği zemin olarak, görülebilecek olan “Kaynaklara dönüş, Kur’an’ı anlama, Asr-ı Saadete gitmek” fikirlerİ, ilerleyen süreçte büyük itibar gördü. II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte, özellikle Kur’an’ın Türkçeye tercümesi meselesi en çok tartışılan konular arasına girdi. Girmesiyle birlikte bu mesele üzerine tartışmalar da yoğunlaştı.

Bu tartışmalar, modernleşme yanlıları ile gelenekçi diyebileceğimiz İslamcılar arasında sürekli gündem oldu. Tartışmalara müdahil olan ulemadan birisi de Mustafa Sabri Efendidir. Mustafa Sabri Efendi, dönemin neşriyatından olan Millet Gazetesinde, “Türkçe tefsir yazma” tartışmaları üzerine, fikirlerini beyan etmiştir. Mesele üzerine Millet Gazetesinde dört makale yazan Mustafa Sabri Efendinin ilk makalesinde meselenin ehemmiyetine binaen açıklamalar yapmış, ikinci makalesinde İbradili Şükrü Efendiye cevap vermiştir. Fakat meseleye edebiyatçı olan Ahmed Midhat efendi de dahil olunca, mecburen Ahmed Midhat efendiye de cevap verme ihtiyacı duyduğunu ifade eder.

Mustafa Sabri Efendi, Ahmed Midhat Efendiyi çok sert bir dille eleştirdiği makalesini de daha öncekileri neşrettiği Millet gazetesinde neşretmiştir. Sabri efendinin Ahmed Midhat Efendiye verdiği cevabı sadeleştirerek ve hayra vesile olmasını umarak sizlerin ilgisine sunuyoruz. Sabri Efendinin makalesi hacim olarak da, içerdiği muhteva olarak da günümüze dair önemli hususlara işaret etmektedir. Cevabi makale çok uzun olduğu için, okuyucuya hem nefes aldırmak hem de daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla makaleye ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur.

Türkçe Mükemmel Bir Tefsir Yazma Meselesi

Ahmed Midhat Efendi’nin Makalesine Cevap

Bu konu hakkındaki son sözümü, Ebradili Şükrü Efendi’ye yazdığım cevap makalesinde söylediğim yazılı olsa da; sonradan Ahmed Midhat Efendi’nin de —sanki meselenin başından beri içindeymiş gibi ve bugün başkaları arasındaki söz alışverişiyle bazen acı, bazen tatlı bir şekilde çekildiği bu tartışmaya, hak mecburiyetiyle bizzat dahil olduğu görüldüğünden— son sözüme birkaç cümle daha eklemem gerekti.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki: Ahmed Midhat Efendi tarafından liyakatimin (yeterliliğimin) çok üzerinde bana karşı gösterilen ilginin ve kullanılan saygı dolu unvanların, parlak ve okşayıcı sözleri karşısında fikrimden dönecek kadar kendini bilmez biri değilim. “Fikir” ve “kanaat” denilen şey —şahsıma gösterilen ilgi ve övgülerin büyük bir minnetle kabul ettiğim kısmını dışarıda tutarak söylüyorum— eğer Allah rızası içinse; hiçbirinizin nezaketine, gülümsemesine veya gönül alıcı sözlerine kurban edilemeyecek kadar değerli bir mücevher parçasıdır.

Bu nedenle, bu mücevheri (fikirlerini) sımsıkı tutan parmaklarımın arasında görevini yapmaya çalışan kalemimde —karşılıklı nezaket kuralına bile uymayarak— bir sertlik görülmeye devam ederse, Ahmed Midhat Efendi bu konuda beni mazur görsün. Ve sakın ola bu sertliği medreseden aldığım terbiyeye bağlamasın. Çünkü ah… Bugün vicdanı sızlayanların harabeleri üzerine ağladığı medreselerimiz, Allah’ın feyzinden geri kalan son eserler olarak “ümmetin eğiticisi” unvanını hâlâ elinde tutsa da; ben oranın o “eksik” denilen bilimsel terbiyesinden, bu zevklerden payımı alacak kadar yeterince yararlanamadım ki… Ben böyleyken; benim dersime ancak beş on gün devam eden, başkasının dersinde ise belki o kadar bile bulunmayan Şükrü Efendi’yi benimle kıyaslayarak durumu siz anlayın.

Artık asıl konuya gelelim:

Bu tartışmada temel oluşturacak öyle bir giriş sorusu vardır ki o da şudur: Bizde Türkçe tefsirin yapılması kimler içindir? İşte benimle Midhat Efendi taraftarları arasında ortaya çıkan meselenin; hem benim makalelerimi okuyunca bana, hem de karşı tarafın makalelerini okuyunca onlara hak verdirtecek derecede iki yönlü görünmesinin sebebi budur. Mesele, bu giriş sorusunun içinde barındırdığı iki seçeneğin birbirine yansıması gibidir. Bu sorunun üzerindeki belirsizlik perdesi kalkıp gerçek amaç ortaya çıkınca, bence artık görüş ayrılığına yer kalmayacaktır. Bu yüzden bu soruya meselenin ruhu gibi bakılmasını istiyorum.

Evet… Bizde yeni bir Türkçe tefsirin gerekliliği kimler içindir, yani kimlerin hesabınadır?

Okul ve medrese eğitimi görmeyip, Şükrü Efendi’nin dediği gibi sadece gazete okuyabilen Müslüman halk (avam) için mi?

Yoksa modern okul (mektep) mezunları için mi?

(Medreseliler için olması çok uzak bir ihtimal olduğu için bu seçeneği tamamen bir kenara bırakıyorum.)

Eğer cevap birinci şıksa; yani halk için yapılacaksa; bu tefsir doğal olarak fen bilimlerinin gerçeklerine ve ayrıntılarına sıra gelmeden, hatta tefsirlere önceden girmiş olan bilimsel tartışma ve terimlerden bile uzak durmalıdır. Sadece Tıbyan ve Mevakıb gibi mevcut Türkçe tefsirlerin ifade tarzı ve içerik doğruluğu bakımından iyileştirilmiş bir hali olmalıdır. Bu durumda, benim böyle bir tefsire karşı çıkmam bir yana; ehli ve uzmanı tarafından yazılması şartıyla, isterseniz biraz daha fazla ayrıntı da içersin, böyle bir eserin varlığını ben de arzu ederim. Bırakın, inançlı halkımız mevcut Türkçe tefsirlerin yerine, anlatımı daha güzel olan tefsirleri okuyarak ondan feyz alsınlar.

Tefsirin Hedef Kitlesi ve Mahiyeti

İşte adı geçen o halk tabakasının tefsirden anlayabileceği miktar bu kadardır. Şükrü Efendi bu konuda, “Siz Kur’an’ın manasını anlatırken Türkçe konuşmuyor musunuz?” diyor. Görünüşe bakılırsa makalesinin en güçlü savunma noktasını da burası oluşturuyordu. “Görünüşe bakılırsa” diyorum; çünkü sözünü ettiği bu anlatma işinin hangi Müslüman kesime yönelik olduğu kurcalanınca, o en güçlü savunma noktasının birkaç ihtimale bölünerek gücünü kaybettiği derhal görülür.

Evet, kime anlatırken? Eğer inançlı halk kesimine (avama) anlatılacaksa, onlara gerek sözle gerek yazıyla anlatılacak olan mana, az önce belirttiğim o sınırlı daire içinde kalır. Eğer mekteplilere (modern okul mezunlarına) veya medreselilere anlatılacaksa; birincilerin İslami ilimlerden, ikincilerin ise fen bilimlerinden habersiz olmaları, anlatımın içeriğini yine bu sınırlılığa mahkûm eder.

Türkçe tefsirin halk kesimi hesabına yapılacak olanının nicelik ve nitelik olarak ne olduğu anlaşıldığı gibi, buna benim tarafımdan da sonuna kadar izin verildiğini söylemiştim. Fakat —Şükrü Efendi istediği tefsirin nasıl bir şey olduğunu kendisi de tam bilmediği halde— Ahmed Midhat Efendi’nin istediği tefsir kesinlikle bu (basit tefsir) değildir. Ahmed Midhat Efendi’nin kendi sözlerinde buna dair üç önemli ipucu (delil) vardır:

Birincisi: Yazılacak tefsire kendisi gibi fen erbabının (bilim insanlarının) da katılması gerektiğini söylemesi.

İkincisi: Tıbyan ve Mevakib’den başka, Fetihü’r-Rahman tercümesi ve Keşşafü’l-Hakayık gibi eserlerin bu konuda yetersiz olduğunu belirtmesi.

Üçüncüsü: Yazılacak tefsirin okuyucuları arasında Mülkiye, Hukuk, Galatasaray (Sultani) gibi yüksekokul mezunlarının da bulunacak olması!

Demek ki Ahmed Midhat Efendi’nin istediği yeni Türkçe tefsir; günümüzün bilimsel ve teknik kuramlarını da içine alan bir tefsir olacaktır. Buna biz, tefsir ilminin eskiden beri parçası olan ve önceki makalemizde birçoğunu saydığımız çeşitli İslami ilimleri de ekleriz ki; bu ekleme doğal olduğu kadar Ahmed Midhat Efendi tarafından da şüphesiz kabul edilir.

Fakat işte tam bu noktaya gelince, bizim şimdiden hissettiğimiz zorluklar tüm kuvvetiyle kendini gösterir. Sözü edilen bu zorluklar iki şekildedir: Birincisi, meselenin düşünce aşamasından uygulama aşamasına geçmesindeki dehşetli güçlük; ikincisi ise bizim, yani ulemadan benim gibi düşünenlerin bu işe razı olmaması ve izin vermemesidir. Bu iki durum da bugün birlikte ve birbirine bağlı olarak mevcuttur ve gerçektir.

Bilimsel Tefsirin Tehlikeleri ve Ahmed Midhat Efendi’ye Eleştiri

Zorlukların ikinci şekli biraz küstahça görünebilir ama acele etmeyin, açıklayacağım: Farz edelim ki Midhat Efendi’nin dediği gibi; içinde tıp, geometri, hukuk, matematik, fizik ve felsefe kuramlarının olduğu bir tefsir yazılmaya başlandı… Bir bakılacak ki, söz konusu bilimsel teoriler ile ayetler arasında ya bir açıklama ya da bir çelişki var gibi görünüyor.

Çünkü “Kur’an güncel bilimsel teorilere uygundur” deyivermek —güya Kur’an’a bir iyilik yapmak amacıyla söylenen bu sözler— işe başladıktan sonra yetersiz kalacaktır. Bunun sebebi ya bilimin henüz tam olgunluğa (kemâle) ermemiş olması ya da mevcut fen bilgileri ile İslam ilimlerinin kurallarını bizim henüz tam olarak kaynaştıramamış olmamızdır.

Bu durumda, ya ayeti teorilere göre ya da teorileri ayetlere göre yorumlamak gerekecek. Bilim insanları kendi bilimsel kurallarına olan saygılarından dolayı buna izin vermeyecekleri gibi; biz de —değil zıtlık veya çelişki, sadece bir ayrılık durumunda bile— Allah’tan korkarak ayeti alıp bilimsel teorilerin tarafına çekmeye (yani ayeti teoriye uydurmaya) razı olmayacağız. Mâide Suresi’nin dördüncü sayfasının sonlarına düşen bir ayet bizi bir ürpertiye ve titremeye düşürecektir.

Bunun üzerine Ahmed Midhat Efendi, o bilinen uzlaştırıcı huyuyla bilim insanları ile bizim (ulemanın) aramıza girip adeta bir “simsarlık” (arabuluculuk) yapmaya çalışacak. Fakat bilim adamları fenlerine duydukları saygıda, biz de Allah korkusu ve bağlılığında ısrar edeceğiz. Midhat Efendi’nin çabaları sonuç vermeyecek; “Dinin dışına çıkmayacağız, içine gireceğiz” tarzındaki sözleri fayda etmeyecektir. Kısacası her iki taraf, ama özellikle biz ulema, Ahmed Midhat Efendi’ye güvenmek konusunda çok kararsız kalacağız.

Çünkü vaktiyle bir musiki ustasının, kemanına tek bir tel eklemek istediğinde kemanını emanet etmediği bir kişiye —darılmasın ama— biz inancımızı ve Kur’an’ımızı nasıl emanet ederiz? Bakınız, daha tartışma aşamasında gösterdiği bu cesur tavırlarla bizi ne kadar ürkütüyor! Bakü’de basılan Şii eğilimli Keşfü’l-Hakayık adlı tefsiri övüyor. Ben bu tefsiri görmedim ama Şer’i Eserleri İnceleme Kurulu (Tetkik-i Müellefat) üyelerinden Hoca Rahmi Efendi, bu eserin kurtuluşa erecek tek fırka bildiğimiz Ehl-i Sünnet mezhebiyle asla bağdaşmadığını söylüyordu. Midhat Efendi de bu tefsirin Şii eğilimli olduğunu biliyor. Belki de onun tamamen Ehl-i Sünnet mezhebine göre yazılmamış olmasını bir övgü sebebi sayıyor.

Lakin a kuzum Midhat Efendi! Din ve mezhep konusunda herkes senin gibi cesur ve geniş yürekli (derya-dil) olabilir mi? Bakıyoruz ki kendi keyfine ve meşrebine göre bir tefsir yazmak ve bunu resmi kurulların denetiminden geçirmeden İslam dünyasının başına bir sapkınlık belası olarak bırakmak istiyorsun. Tefsirine güveniyorsan niçin denetimden kaçırıyorsun? “Hatasını bulursanız reddedersiniz, sakınca ortadan kalkar” diyorsun. Hâlbuki tefsiri gören her insanın o reddiyeyi de görmesi garanti değildir; dolayısıyla tehlike devam eder. Sansürün istibdat ile birlikte kalkmış olması, senin yapacağın tefsiri Şeyhülislamlık makamına (Bab-ı Meşihat) göstermeme hakkı vermez. Baskı bittiyse şeriat yerinde duruyor!

Önce inancını ve niyetini mümin okurlara iyice anlat, tefsire ondan sonra başla. “Yazarlar arasında size henüz özel bir yer verilmek istenmiyor” dediğim için bana güceniyorsunuz. Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halid Ziya, Hüseyin Rahmi, Hüseyin Cahit beyler gibi edebiyatımızın son yenilikçilerinin eserleri, sizin romanlarınızı okunmaz hale getirmedi mi? Bunu bilmiyor muyuz? O halde “O özel yer verilmez, alınır” davasını bu isimlerin huzurunda tekrar edebilir misiniz? Romanlarınıza olan ilginin azalması üzerine şimdi de romancılıktan müfessirliğe (tefsir yazarlığına) mi geçmek istiyorsunuz? Emin olunuz ki o eski yöntemler, sadece günümüzün ünlü edebiyatçılarının değil, kalemi eline yeni alan ulemamızın bile dilini bağlamaya yetmeyecektir.

Kur’an-Fen İlişkisi ve Fahreddin Razi Örneği

Asıl konuya gelelim: “Tefsir yazma meselesi açıklanan bu zorluklara yol açacak” diye, Kur’an ile bilimsel kurallar arasında çıkması muhtemel olan çelişki ve Ahmed Midhat Efendi’nin vaktiyle ortaya attığı “bilim-din çatışması” öylece sürüp gitsin mi? Biz ilk makalemizde bu telaşa pek gerek olmadığını garanti ederek; Kur’an’ın bilimsel kurallara aykırı olmak veya onlara uygun olmak gibi bir zorunluluğu (nispeti) olmadığını, onun açıklama tarzının ve amacının bambaşka şeyler olduğunu, bunu da bir başka makalemizde açıklayacağımızı söylemiştik. Fakat o makaleyi yazma vaktimiz henüz gelmemiştir.

Fahreddin Razi’nin tefsirinde pek çok bilim ve sanat dalına temas etmiş olması da kesinlikle Ahmed Midhat Efendi’nin düşündüğü tarzda bir yaklaşım değildir. Adı geçen büyük alim (Razi), o konuları Kur’an’ı bilimin yönüne çekmek (eğmek) için yazmamıştır; sadece konuya uygun ek bilgiler niteliğinde yazmıştır.

Buna rağmen Razi, yazdıkları yüzünden birçok büyük isim tarafından: “İçinde tefsir hariç her şey var” şeklinde eleştirilerin hedefi olmuştur. Bunun nedenini biliyor musunuz? Çünkü Kur’an’ın bilimle o kadar (doğrudan) bir alışverişi yoktur!

Sonra… Bizim kendimizi Razi ile kıyaslamamız için ne kadar haddimizi bilmez olmamız gerektiğini Ahmed Midhat Efendi takdir edemiyor. Razi’nin bilimsel bilgisi, İslami ilimlerdeki yetkinliği karşısında yan bakılamayacak kadar zayıf olmadığı gibi; İslami ilimlerdeki gücü de son derece geniş ve sağlamdır. O, bugünkü alimlerimizin en büyüğünün bile yanında en küçük bir öğrenci olamayacağı derecedeki ilmiyle, kitabında gördüğünüz fenleri bizzat kendinde toplamıştır. Bizim bir tefsir yapmak için kurmaya çalıştığımız heyeti —ki bazı üyelerinin bugün onun yerini tutma ümidi bile mantıklı değildir— o, tek başına kendi zihninde kurmuştur. Özetle o, tek başına olgun ve tam bir insandır (insan-ı kâmil); biz ise parçalanmış, eksik bir heyetiz.

Doğu ve Batı Bilimlerinin Birleşme Zorluğu

Lakin biz insan değil miyiz? Ve insan her türlü mükemmelliğe yetenekli değil midir? Biz de öyle olalım; mevcut dini ilimlerimizle günümüzün fen bilimlerini biz de birbirine alıştıralım, kaynaştıralım. İşte ben de ilk makalemden itibaren bunu söylemeye çalışıyorum. Fakat bilmem anlatamıyor muyum?

Falan ve filan tarihlerde Hintçe ve Farsça tefsirler yazılmış, Türkçeye çevrilmişmiş, Türkçede başka tefsirler de varmış… Bunları niçin bana savunma makamında bir bir sayıp döküyor? Ben tefsirin Arapçadan başkasıyla “olmaz” veya “olmasın” demiyorum ki! Evet, Arapçası olduğu gibi Hintçesi, Farsçası, Türkçesi —hatta ekleyeyim— Fransızcası, İngilizcesi ve Almancası da olur.

Fakat şimdi biz bunları (dil meselesini) bırakalım da hem Doğu hem Batı ilimlerini içine alacak şekilde yazılacak olan o yeni Türkçe tefsire bakalım. Buradaki “Türkçe” şartı —yine söyleyeyim ki— bir kısıtlama değil, mevcut durumun bir adıdır. Bu tefsiri Arapça farz etsek bile, hakkında söyleyeceğim söz, Türkçesi için söylediğimin aynısı olacaktır.

İşte bu kapsamlı tefsiri meydana getirmek için toplanacak olan seçkin heyetimizdeki fen adamları ile din alimleri, birbirlerinin dilinden ciddi bir şekilde anlayamayacakları için görevlerini yerine getiremeyecekler diyorum. İmkânsızı mümkün sayalım da bu işi yaptıklarını ve tefsirin ortaya çıktığını farz edelim; bu durumda da onu okuyacak kişi bulunmayacak! Çünkü mektepliler (modern okul mezunları) İslami ilimlerden —ki buraya Arapça ilimler de dahildir—; medreseliler ise fen bilimlerinden habersizdirler.

Özellikle İslami ilimler konusunda eksikleri olan mektepliler, fen bilimleri ile İslami hükümlerin birbirine dokunduğu noktalarda büyük bir şaşkınlık içinde kalacaklar. Kısacası; şu vatanın aziz evlatlarına, kendi evlatlarımıza Kur’an’ımızın yüceliğini ve dinimizin kutsallığını takdir ettirmek —yazılacak tefsirin en büyük temel amacı olması gerektiği halde— mümkün olmayacaktır.

Fen bilimleri ile İslami ilimler birbirine ısındırılmadan öyle bir tefsir yapılamaz. Bunları birbirine ısındırmak (uzlaştırmak) ise, sadece bir tefsir yazma meşguliyetiyle bir araya gelerek yapılamayacak kadar uzun ve ayrı çalışmalara bağlıdır. Yani her iki tarafın eğitim programlarına, karşılıklı olarak diğer tarafın derslerinin eklenmesine muhtaç bir durumdur. Bu ihtiyacı inkâr ederek meselenin öyle kolayca çözülüp bitirileceğini iddia edenler:

Her İşe Karışanlar ve Eğitimin Acı Gerçekleri

Yazar, bir Arapça beyit ile durumu şöyle özetliyor:

“Fıkıhçılar arasında rakipsiz bir şairdir; şairler arasında ise fıkıhçıların en biriciğidir. Ama ne fıkıhçılar onu aradıklarında yanlarında bulabilirler, ne de şairler.”

İşte bu beyitte anlatıldığı gibi, her işin içine giren ama hiçbir işin içinden çıkamayanlar vardır. Hele Midhat Efendi’nin, “Ehli olmadığım halde ben bu işi yalnız başıma yaparım” demekten çekinmemesi, kendisinin ne kadar cesur olduğunu ve bu cesaretin onda ne kadar belirgin bir özellik olduğunu açıkça gösteriyor.

Özetin özeti olarak şunu söylemek istiyorum: Bizim öyle bir (bilimsel) tefsiri yapacak zamanımız henüz gelmemiştir. Biz henüz başkalarına öğretecek değil, kendimiz öğrenecek aşamadayız. Tefsir yapacak adamlar bile aslında eğitime muhtaç olanların arasındadır. Meselenin özü bundan ibarettir.

Kur’an ile bilimsel teorileri birleştirmeden önce; eski İslami ilimler ile bugünkü fen bilimlerini… Hayır, bunlar zaten iki büyük köktür. Bu köklerden de önce; medrese öğrencisi ile okul (mektep) öğrencisinden ibaret olan iki ayrı irfan dünyasını birbirine yaklaştırmalı ve kaynaştırmalıyız.

O vakit, bilimler ve fenler yerli yerinde öğrenilmiş ve elde edilmiş olur. Bunları bu kadar gürültü ve ayrıntıyla tefsire taşımaya ve bu tartışmalarla Kur’an’ın “başını ağrıtma” saygısızlığına gerek kalmaz. O zaman Kur’an, nazlı bir gelin gibi, kendi meclisinde en özel mahremleriyle baş başa kalacaktır.

Midhat Efendi eğer hayırlı bir söz söylüyorsa; coşku dolu dini duygularıyla vatana, millete, şeriata ve Kur’an’a hizmet etmek istiyorsa şuna dikkat etsin: Okulların ders programlarında din dersleri zaten azken, bugün yapılan düzenlemelerle bu az olan derslerden bile bir parçanın daha koparıldığını görsün. Anadolu’nun fakir halkından, zaten olmayan malından vergi alır gibi… Bu düzenleme sırasında din derslerini programdan çıkarıp Eğitim Meclisi üyelerini değil, bazı kalem efendilerini işsiz bırakmak; akıl fakirliği yapmaktan daha vahim ve acı bir iştir.

Bunu daha önce duymuştum, sonra öğretmenlerden biri bu durumu gazetede millete de yazdı. Hatta idadi (lise) seviyesindeki okullardan, İslamiyet’in felsefesi ve akıl yürütme yolu demek olan “Kelâm” ilmini tamamen kaldırmak düşünülüyormuş. Gerekçe ise; öğrencilerin bu dersi anlayamadığı, bu yüzden de dine sevgi duymak yerine Allah korusun soğukluk ve nefret duyma ihtimaliymiş! Güya anlaşılmayan şeyi anlamaya çalışmak fayda yerine zarar veriyormuş!

Ahmed Midhat Efendi buna dikkat ediyor mu? Okuldan bu şekilde (dini ilimlerden yoksun) mezun olan bir gence, o süslü tefsiri verip de ne kazanacaksınız? Yoksa okul gibi düzenli bir eğitim yerinde öğrenip anlayamadığı gerçekleri, tefsirin içinde bir saatte mi öğretip anlatacaksınız? Eğer öyle olacağını sanıyorsanız, önceki makalemde dediğim gibi; okullara hiç gerek yoktur! Diğer bilimler de Ahmed Midhat Efendi’nin yazacağı veya yazdıracağı tefsir mükemmelliğinde kitaplar aracılığıyla; zahmetsiz ve masrafsız öğretiliversin o zaman!

Zor Dersleri Kaldırmak Değil, Eğitimi Güçlendirmek

Mekteplerde okutulan Kelâm ilmi anlaşılmıyormuş! Hakikaten o kadar az ders saatiyle anlaşılamaz. Öyleyse tamamen kaldırılsınmış! “Anlaşılmamak” sorununa karşı bakınız ne kadar karmaşık ve hayret verici bir çare düşünülmüş.

Eğer Kelâm ilmi ve benzeri İslami bilimlere biraz güven ve sağduyu ile bakılırsa görülür ki; bunlar gerçekten de öyle kısa sürede öğrenilemeyecek kadar ince ve geniş konulardır. Fakat “kolaylıkla öğrenilemiyor” diye eğitim ve öğretim listesinden silinip atılması asla ve katiyen caiz olmayacak derecede önemli ve gereklidir.

Onun için bu derslerin az olan vaktini çoğaltmalı; eğer lisede (idadi) anlaşılmıyorsa yüksekokula (aliye) dahil etmeli. En doğrusu; lisede Arapçayı takviye edip biraz da mantık okutarak, öğrenciyi yüksekokuldaki Kelâm dersi için hazırlamalıdır. Ancak bu şartla liseden Kelâm dersini kaldırma fikri kabul edilebilir.

“Ama bu durum eğitim süresinin belki birkaç yıl daha uzamasına sebep olurmuş.” Sebep olursa ne olur? Kıyamet kopmaz ya! Yüksekokul diplomalarını genellikle henüz bıyığı terlememiş çocuklara vermek şart mıdır? Medreselilerin canı yok mu? Birçoğu sakalı ağarmadan icazet (diploma) alamıyor. Yoksa “beşikten mezara kadar ilim tahsil edin” emri sadece bu kesim (medreseliler) için mi geçerlidir?

Hem ne gerek var; yüksekokul mezunlarından bazı kişiler bilirim ki, okulda tamamlayamadıkları bu önemli ihtiyaçların değerini kendi kendilerine takdir ettiklerinden, özel olarak İslami ilimler ve Arapça dersleri alıyorlar. İşte bu durum, mevcut eğitimin eksiklerinin tamamlanabileceğine dair ikna edici bir örnektir. Müslümanlar, Arapçanın bu dilde yazılmış zengin eserlerle İslam kültürünün damarlarına ve sinirlerine kadar işlediğini bari bundan sonra takdir etmeli ve bu dile verdikleri önemi asla azaltmamalıdırlar.

Asıl Mesele Tefsir Değil, Eğitimdeki Uçurumdur

İşte yukarıdan beri söylediğim bu sözler, İslamiyet için bir ölüm-kalım meselesi değerinde olduğu için; tefsir konusundan çok daha önce, gayret ve vatanseverlik sahibi kişilerin kalemlerini meşgul etmesi gereken asıl meselelerdir. Ahmed Midhat Efendi ve çevresindekiler, özellikle okul programlarında yapılan ders azaltma kararlarına karşı sustular da; din ve İslamiyet açısından “ikinci derecede” kalan tefsir meselesinin etrafına toplandılar. Memleketimizin farklı bilimsel seviyelerinin böyle bir tefsiri ne yapmaya ne de okuyup anlamaya uygun olmadığını fark edemeyerek, her taraftan bana hücum ettiler.

Lakin ne zararı var? Yanımda hiçbir ortak veya yardımcı bulunmasa da; bu tartışmada savunduğum taraf yalancı bir şöhretin akıntısına kapılmak değil, hak ve hakikat tarafı olduğu için, bulunduğum yerin manevi kuvveti bana yeterlidir. Ben bu kuvvetin telkini ve rehberliğiyle bu konuda daha çok yazabilirim. Çok şükür ki yazılarım da pek okunmaz durumda değilmiş… İşte (karşıtlarım olan) Ahmed Midhat Efendi ile öğrencim Şükrü Efendi bile bana muhalif oldukları halde yazılarımı beğeniyorlar. Ancak bu başarının bende değil, dayandığım hak ve hakikatte olduğunu takdir edemiyorlar.

Aslında Ahmed Midhat Efendi benim kalemimi şimdi tanımış olmayıp, eskiden de az çok aşina olmalıdır… “Eskiden ulemanın elinde kalem yoktu” diyorlar. Eskiden ulemanın elinde kalem bulunmasına iki engel vardı:

1- Hemen her yazar hakkında uygulanan baskı (istibdat) engeli.

2- Ulemanın elinde sesini duyuracağı bir gazete yoktu ki kalemi olsun…

Ulemanın yazıları iki yerde sansür edilirdi. İkinci sansürü, o zamanki gazetelerin kendi keyfi tutumları ve tercihleri oluştururdu. Resmi sansürden başka, sadece bu “gazete tercihi” sansürü yüzünden o zamanki gazete idarelerinde (yayınlanmadan) kalan makalelerim az değildir. Bunlardan birisi de bizzat Ahmed Midhat Efendi’nin uygun görmemesiyle durdurulmuştu.

Bütün bunlar niçindi? Sebebi neydi? İşte hep o büyük mesele… Beş altı günden beri anlatmaya çalışıp durduğum şey: Benim kişisel derdim değil, toplumun genel hastalığı olan; medreselilerle mekteplilerin —yok denecek kadar az bir istisna dışında— birbirleriyle görüşüp tanışmamasıdır!

Ek (Lahika)

Şükrü Efendi’ye verdiğim ilk cevabım henüz yayınlanmadan, bana dair bir makalesi daha görüldü. Bu yazısında; Türkçe tefsirin gerekliliğini, Mecelle ve diğer fıkıh tercümelerine kıyaslayarak ispatlamaya çalışıyordu. Fakat bu kıyaslama yanlıştır. Çünkü fıkıh tefsir gibi değildir; doğrudan dini zorunlulukları, günlük yaşam kurallarını içerir. Bundan dolayıdır ki Müslümanlar için tefsir ve hadis kitapları değil, fıkıh kitapları temel uygulama rehberidir.

Yine fıkıh ilminin bu büyük öneminden dolayıdır ki; ileride Ahmed Midhat Efendi’nin günün şartlarına göre bir de “fıkıh kitabı” yazmaya kalkışması ihtimalinden tefsirden daha çok korkarım! Şükrü Efendi bu hatalı kıyası ortaya atacağına veya atarken şu ince noktayı sezip anlamalıydı: Faydalı olduğu benim tarafımdan da kabul edilen Mecelle’yi, dışarıdan alıp okuyanları geçtim; okullarda ödev olarak okuyanların çoğu bile niçin anlayamıyor? Şükrü Efendi, bu noktada tefsir meselesi için bir ibret payı çıkarmamış mı?

Makale yazarlarından Süleyman Tevfik Efendi’ye gelince; benim sözlerim dikkatle ve kapsamlı bir şekilde okunduğunda bu zat ile aramızda bir görüş ayrılığı olmadığı görülür. Onun hazırladığı tefsir daha farklı bir niteliktedir. Yalnız bu zatın makalesinde sorduğu sorulardan biri olan; “Zemahşeri, Beyzavi ve Fahreddin Razi insanüstü varlıklar mıydı?” sorusu, henüz görmediğim tefsiri hakkında bana pekiyi bir fikir vermedi. Herhalde kitabı, Şeyhülislamlık bünyesindeki Eser İnceleme Kurulu’na gitmemiş mi? Sorarım.

Fatih Dersiamlarından (Müderrislerinden) Mustafa Sabri

Kaynak: Mustafa Sabri, Türkçe Mükemmel Bir Tefsir Yazmak Meselesi – Ahmed Midhat Efendi’nin Makalesine Ait, Millet – cilt 1 – sayı 36, tarih 09 Eylül 1908

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir