Cahili sistemlerle İslâm arasındaki temel farklardan birisi de, bir başka ifadeyle yolların ayrılış noktası da, buradan başlamaktadır. İslâm gönül fethini amaç edinirken, cahili sistemler toprak fethini, daha doğru bir tabirle toprak gaspını ve sömürü düzenini hayatlarının merkezine koymuşlardır.
Fetih, kelime anlamı itibariyle kapalılığı gidermek, açmak, yol göstermek, hüküm vermek, zafer, galibiyet gibi anlamlara gelir.
İslami istilah da ise, müslümanların ülke veya ülkeleri, şehirleri i’lâ- yi kelimetullah’ın mana ve mahiyetine göre İslamiyet’e açmalarıdır.
.Bu vesileyle i’la- yi Kelimetullah üzerinde çok kısaca durmak istiyorum. İ’la demek, yükseltmek, yüceltmek demektir. Kelimetullah ise malum olduğu veçhile Allah’ın kelamı, Allah’ın sözü demektir. Bu ikisini birleştirdiğimizde en üstün , en yüce söz yalnız ve yalnız sadece Allah’a ( cc) ait demektir. İslami literatürde bunun tam karşılığı “La ilâhe illallah” tır. En kutlu ,en yüce söz budur. Buna denk veya bunun üzerinde hiç bir söz, ilke, ideoloji söz konusu olamaz.
Gönül fethi, isminden de anlaşılacağı gibi tamamen bir gönül işidir. Her hangi bir zorlama-sunacağınız mesaj hak bile olsa -söz konusu olamaz. Zaten dinimiz de bunu emretmektedir (Bkz.Bakara,2/256).Fakat dinin tebliği konusunda karşılaşılabilecek her türlü zorluğun bertaraf edilmesinde İslam cihad prensibini kullanır. Ta ki yeryüzünde en küçük bir toprak parçası kalmasın ki orada Allah’ ın ( cc) hükmü uygulanmasın(Bkz.Bakara,2/193; Etfal,8/39).Önce, İslami olmayan bir devletin başında bulunan kişiye davet sunulur. Kabul ederse ne âla, kabul etmezse ahalisini bu konuda serbest bırakması istenir. Bunu yerine getirmezse (eğer yeterli de güç varsa) ona savaş ilan edilir, ta ki küçülüp kendi eliyle cizye verinceye kadar. Bunu kabul ettikten sonra canına, malına dokunulmaz. Kendi inancında kalabilir. Orada Allah’ın hükmü ikame edilir. Demek ki savaş – cihad en son noktada uygulanacak bir yoldur. Mesele mal – mülk ,toprak kazanma değil Allah’ın ( cc) hükmünün icra edilmesidir.
Aslında en büyük fetih, vahiyle insan kalbinin buluşmasıdır. Rabbimiz ortada herhangi bir savaş yokken biz sana apaçık bir fetih verdik buyuruyor (Bkz. Fetih süresi,48/1) .Burada kastedilen gönül fethidir (Şüphesiz Rabbimiz en iyisini bilir).Hudeybiye anlaşmasında alınan kararlar gereği Müslümanlar tabiri caiz ise bir şok içindeydiler. Hz. Ömer ‘in bu fetih midir sorusuna peygamberimiz “Evet, fetihtir” cevabını vermişti(Taberi Tefsir,11.cilt,s.333-334).Nitekim sonuçta da böyle oldu. İslam’ın önündeki engeller başta Hayber olmak üzere birer birer ortadan kaldırıldı, böylece gönüller fetholundu, İslam’a açıldı.
İşin bir başka boyutu da şudur: Yeryüzü isteyerek Rabbine teslim olmuştur(Fussilet,41/11). Yani Müslümandır. Müslüman olmayan bir insanın kirli ayaklarıyla yeryüzüne basması aslında toprağa bir zulümdür. Toprağa karşı yapılacak en büyük ihanet, toprak vahye teslim olduğu halde, yeryüzünde vahye hayat hakkı tanımamaktır. Peki, bu durumda laik- seküler hayat tarzını nereye koymalı…
Şimdi hem göz aydınlığımız hem de yol aydınlığımız olan şu ayete bir bakalım: ”İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphe yok ki şeytanın hilesi zayıftır”(Nisa,4/76).Bu ayet safların belirlenme konusunda çok açık bir kriterdir.
Müslüman her şeyden önce konumunu doğru yerde belirlemeli, ondan sonra mücadeleye başlamalıdır. Unutmayalım ki hayatın kitabının hayatta olmadığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Hayatı belirleyen kurallar Kur’an’a göre değil insanların heva ve hevesine göredir. Bu gün Müslümanım diyen bir çok insanın hangi safta mücadele ettiğini esefle görüyoruz. Durum gerçekten çok vahimdir. Vahimdir diyorum, çünkü insanlar doğru yaptıklarını sanıyorlar. Rabbimiz bir başka ayette de şöyle buyuruyor:
“Güzel söz, kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah öğüt alsınlar diye insanlara böyle misaller verir. Kötü söz de köksüz ,yerinden sökülüp ordan oraya savrulan bir ağaca benzer” (İbrahim,14/24-26).
İşte bu güzel sözlerin de en güzeli şüphesiz ki “La ilahe illallah” tır. Bu söz sayesinde Arabistan 23 sene gibi kısa bir zaman diliminde İslam’a teslim olmuşken, İslam orduları ilâhi mesajı ulaştırmak için ta Mute’ye kadar gitmişlerdir. Şuna kesinlikle inanıyorum ki Allah Azze ve Celle Kadiri mutlaktır. Bu sözün arkasında durup gereğini yerine getirdiğimiz takdirde şu andaki dünyanın süper güçleri dize gelecektir. Ne buyuruyor Rabbimiz:
“Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etsinler”(Âl- i imrân,3/160).
Mesele Allah’ın ( cc ) yardımını almaya layık olmaktır. Sonuç ise sadece O’na aittir.
Şimdi sizlere İslâm tarihinden gönül fethi ile ilgili canlı bir sahne sunmak istiyorum. Evet, Yemame kralı Sümame b. Usal’in Müslüman oluşunu çok kısaca İbn Hişam’ın dilinden aktarmak istiyorum. Hicretten önce Mekke’ye geliyor. Rasûlullah( as) onu İslam’a davet ediyor. Sümame, dünyevi saltanatın kendisine verdiği gurur ve kibirle Rasûlullah( as)’a şöyle diyor: ”Bir daha bu teklifi yaparsan seni öldürürüm”(İbn Hacer, İsabe).Sonra Sümame tekrar Yemame’ye dönüyor. Aradan biraz zaman geçtikten sonra kendi inancına göre umre yapmak düşüncesiyle yola koyuluyor. Medine yakınlarından geçerken, Rasûlullah’ın(as) Medine’nin güvenliği ile ilgili görevlendirdiği kişiler tarafından yakalanıp Mescid- i Nebevi’ye getiriliyor. Onu getirenler Sümame’yi tanımıyorlar, fakat Rasûlullah( as) onu tanıyor ve onu mescidin direklerinden birisine bağlanmasını istiyor ki İslami hayatın ne olduğunu yakinen görsün, idrak etsin. Tabii ki o zamanki mescit şimdiki gibi sadece namaz kılınan bir yer değil, hayatın merkezidir. Her türlü devlet işlerinin görüldüğü, elçilerin kabul edildiği bir yer.
Sümame, mescitte olan bitenleri önce kafa moduyla, sonra da kalp moduyla izliyor… Rasûlullah(as)’ın Müslümanlara karşı davranışlarını, müslümanların da Resûlullah’a gösterdikleri sevgi ve saygıyı, hele hele derin bir hûşu içinde kıldıkları namazları… Rasûlullah( as) ve müslümanların kendisine karşı gösterdikleri ilgiyi…Bu durum Sümame’yi çok etkiliyor. Rasûlullah(as) ondan hiç bir fidye almadan serbest bırakıyor. Sümame bir hurma bahçesine gidip su ile temizlendikten sonra, Rasûlullah’ın huzuruna gelip şöyle diyor: “ Ya Rasûlullah! Vallahi önceden bana yeryüzünde senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu ama şimdi senin yüzünden daha sevimli bir yüz yoktur diyor ve şehadet getirerek İslam’a giriyor. Artık umre yolculuğu bundan sonra Müslüman olarak devam ediyor ve korkusuzca “ Lebbeyk Allahümme lebbeyk…” sedalarıyla Kabe’ye giriyor….Allah Azze ve Celle ona rahmet etsin.
Ben bu örneği, sıradan bir örnek veya bir bilgi birikimi olsun diye vermedim. Burada yaşantıyla, davranışla, pratikle İslam’ın nasıl tebliğ ve tebyin edildiğini görüyoruz. Onun için ben bu metoda “ görsel tebliğ metodu” diyorum. Bu işin olmazsa olmazıdır. İslâm teorik bilgiden ibaret değildir ki…Asıl önemli olan bilginin hayata geçirilmesidir. Bir başka ifadeyle hayatın bu bilginin ışığında inşâ edilmesidir. Bilginin kafadan kalbe, kalpten de hayata geçmesidir. Kısaca bilginin salih amele dönüşmesidir. İşte Rasûlullah( as)’ın Sümame’ye uyguladığı metot budur. Unutmayalım ki Kur’an’ın asıl misyonunun, vizyonunun dikkate alınmadığı bir dünyada yaşıyoruz. İster fert, ister cemaat, ister İslâm devleti olarak hangi konumda olursak olalım, bulunduğumuz konumun pratiğini, yaşantı tarzını en güzel bir şekilde ortaya koyup insanlığa örnek olmalıyız…
Şimdi gelelim madalyonun öteki yüzüne: Cahiliye sistemlerinin temel özelliklerinden birisi de gücü ilâh edinmeleridir. Bir başka ifadeyle haklı olmak için güçlü olmak yeter. Bu onların temel mantalitesidir. Bu yüzden başta toprak fethi- gaspı dahil olmak üzere hiç bir hak hukuk tanımadan her türlü kötülüğü – ki bu onlara göre kötülük değildir- yapabilirler.
Gasp ettikleri veya sömürge haline getirdikleri ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini fütursuzca kendi menfaatleri istikametinde kullandıkları yetmiyormuş gibi bir de oranın erkeklerini kendi ülkelerine getirerek, metro gibi en ağır işlerin yapımında acımasızca kullanmışlardır. Avrupa’nın, Afrika’da yaptığı tam da budur. Afrika’yı bir aç kurtlar sofrasına dönüştürmüşlerdir. Hatta aç kurtlardan daha da beterdirler. Çünkü kurtlar doyunca yemezler. Bunlar ise ne kadar yeseler doymazlar. Daha yok mu derler. Dünyanın diğer sömürü ülkelerinin de yaptığı budur. Çünkü bir yerde ahiret inancı yoksa işin varacağı nokta budur. Orada kan vardır, gözyaşı vardır, kısacası her türlü zülüm vardır. Peki şimdi soruyorum bunun adı medeniyet midir yoksa medeni vahşet midir?… Sömürü sadece maddi boyutta da kalmamış buna beyin- zeka sömürüsü de eklenmiş, ahlaki normlar sıfıra indirilmiştir. Aslında bu noktada söylenecek çok söz vardır ama bu kadarla iktifa edelim.
Sözlerime İran orduları başkomutanı olan Rüstem’e müslümanların elçisi olarak gönderilen o mümtaz sahabe Ribî ibni Âmr’ın muhteşem sözleriyle son vermek istiyorum:
Rüstem’in, Ribî ibni Âmr’a “Buralara niçin geldin” sorusuna: İnsanları kula kulluk yapmaktan kurtarıp kulluğu sadece Allah’a yapmaları, batıl dinlerin zulmünden kurtarıp İslam’ın adaletine ulaştırmak için geldim. Eğer bunu kabul ederseniz biz de döner gideriz. Kabul etmezseniz Allah’ın vaat ettiğine kavuşuncaya kadar sizinle savaşırız.
Allah Azze ve Celle Ribî ibni Amr’a gani gani rahmet etsin. İslam’ı en güzel ve özlü bir şekilde ne güzel ifade etmiş…
Selâm ve muhabbetle,