20 Şub 26 - Cum 9:09:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Kendi Düşüncesinin Kaçkını Olmak: Türkiye İslamcılığı Nereye?

Kendi Düşüncesinin Kaçkını Olmak: Türkiye İslamcılığı Nereye?

Kendi Düşüncesinin Kaçkını Olmak: Türkiye İslamcılığı Nereye?

90’ların Türkiye’sinde İslamcılık yalnızca bir siyasal duruş değil, bütüncül bir “dünya tasavvuru” idi. Hayatın her alanını dönüştürme iddiası taşıyor; ekonomiden hukuka, eğitimden sanata kadar toplumsal düzenin İslam’ın emir ve ilkeleri doğrultusunda yeniden inşa edilmesini savunuyordu. O dönemin İslamcıları mevcut sistemi eleştirmekle yetinmiyor, onun yerine tevhid ve adalet eksenli alternatif bir toplumsal düzen öneriyordu.

Bugün ise geriye dönüp baktığımızda şu soruyla yüzleşmek zorundayız:

İktidara yürürken bütün hayatı dönüştürme iddiasında olanlar, iktidara temas edince neden dönüştüler?

İktidar başlangıçta bir araç olarak görülse de zamanla başlı başına dönüştürücü bir güce dönüştü. Ancak dönüşen sistem değil, o sistemi dönüştürme iddiasını taşıyan kadroların kendisi oldu. Bugün geriye dönüp bakıldığında; yazarından çizerine, şairinden ressamına, akademisyeninden ilahiyatçısına kadar pek çok ismin iktidarın dümen suyuna kapıldığı ve kendi fikrî bağımsızlığını yitirerek savrulan birer figüre dönüştüklerini görüyoruz.

Bir zamanlar faize, kapitalist düzene, küresel sisteme, liberal kültüre karşı sert eleştiriler yönelten söylem; zamanla uyumlu, pragmatik sözüm ona “gerçekçi” bir dile evrildi.
“Zaruret”, “denge”, “konjonktür”, “uluslararası sistem” gibi kavramlar; ilkesel söylemin önüne geçti.

İddia küçüldü.
İlkeler yerini yönetilebilirliğe bıraktı.

Son çeyrek asra bakıldığında geri çekilmedik alan neredeyse kalmadı:

  • Ekonomide faiz merkezli sistem sürdürüldü.
  • Küresel finans mimarisine entegre olundu.
  • Hukuk ve siyaset dili seküler referanslarla sınırlandı.
  • Eğitim ve kültür alanında sistemsel bir paradigma değişimi üretilemedi.
  • Tevhit, adalet medeniyet iddiası, altyapı ve kalkınma söyleminin gölgesinde kaldı.

Bütün bunlar gösteriyor ki, bu sadece politik bir geri adım değil; burada düşünsel, ilkesel ve zihinsel bir daralma vardır.

Bir zamanlar “tevhid” vurgusu yapan söylem, yerini “istikrar” vurgusuna bıraktı.
Bir zamanlar “adalet” merkezli sistem eleştirisi yapan dil, yerini “büyüme oranı” anlatısına terk etti.

Bu dönüşüm, sadece siyasi bir taktik değil; bir kimlik aşınmasıdır.

Peki neden bu kadar kolay oldu?

Güç ve konfor, İslamcıları test etti. Uzun süreli güç, insanı kendine benzetir.

İslamcıların içeride laik sistemle hesaplaşmaya cesaretleri yoktu, karşı takıma geçmek daha konforlu ve kazançlıydı ve onu tercih ettiler, dolayısıyla, sadece askeri veya ekonomik değil; kültürel ve epistemolojik bir hegemonyaya sahip olan küresel dünya düzeni ile çatışmayı akıllarının ucundan bile geçirmediler. Bu hegemonya ile yüzleşmenin ciddi bir bedeli olacaktı, bu bedel ödemek yerine uyum tercih edildi. Gazze sadece Türkiye İslamcılığının değil, tüm dünya İslamcılığının turnusol kâğıdı oldu.

İktidarla tanışan İslamcılar tüm dinamizmini kaybetmiş, eleştirel refleksleri zayıflamış, iktidarın dilini, tevhit dilinin önüne geçirmiştir.

Dünya yeni bir kırılmanın içinde.
Jeopolitik dengeler değişiyor.
Batı’nın ahlaki üstünlük iddiası ciddi şekilde sarsılmıştır.

Gazze’de yaşananlar, küresel sistemin adalet ve insan hakları söylemi ile pratikleri arasındaki derin çelişkiyi çıplak biçimde ortaya koydu. Epstein skandalı ise Batı elitlerinin ahlaki iddiaları ile özel hayatlarındaki çürüme arasındaki uçurumu sembolize eden bir kırılma anı olarak hafızalara kazındı.

Böylesi bir tabloda İslamcılığın önündeki görev, yalnızca insani yardım faaliyetleriyle sınırlı kalmak değil; küresel adaletsizliğe karşı ilkesel, tutarlı ve tevhid merkezli bir siyasal söylem geliştirerek dünya ölçeğinde ahlaki bir meydan okuma ortaya koymaktır.

Fakat görünen o ki, büyük iddia küçük faaliyetlere sıkıştı:

  • Yardım kampanyaları var,
  • Sosyal projeler var,
  • Ama tevhidi bir sistem tasavvuru, önerisi yok.

Çay ve çorba dağıtmak kıymetlidir.
Fakat bu iş, sadece sosyal yardım faaliyetine indirgenemez.

Tarih, bazı dönemlerde toplumların omuzlarına ağır sorumluluklar yükler. Bugün de böyle bir eşikteyiz. Batı’nın liberal-demokratik modeli hem ahlaki hem de siyasal bir krizden geçiyor. İnsanlığa vaat ettiği “insan hakları”, “özgürlük”, “hukuk” ve “demokrasi” gibi kavramlar, çıkar söz konusu olduğunda kolaylıkla askıya alınabiliyor. Gazze’de yaşananlar ise bu söylemin sınırlarını açığa çıkararak, uzun süredir evrensel değerler olarak sunulan kavramların pratikte nasıl araçsallaştırılabildiğini bütün çıplaklığıyla göstermiş bulunuyor.

Bu tarihsel boşlukta İslamcıların susma lüksü yoktur. Belki de hiçbir dönem, küresel düzene karşı fikrî ve siyasal bir yarma hamlesi için bugünkü kadar elverişli olmamıştı. Ne var ki, okuyanı, yazanı, çizeri, ilahiyatçısıyla, akademisyeniyle entelektüel kadroların büyük kısmı iktidarların konforlu alanında edilgenleşmiş görünmektedir.

Daha acısı, hakikati yüksek sesle dile getirme çabasının zayıflamış olmasıdır. İnsani yardım elbette kıymetlidir; fakat düşünsel ve siyasal iddia yalnızca yardım faaliyetleriyle ikame edilemez. Eğer İslam; tevhid, adalet, merhamet ve hakikat iddiası taşıyorsa, bu iddia tam da böylesi bir küresel kırılma anında berrak, sistemli ve somut biçimde ortaya konmalıdır.

Bugün cevap bekleyen sorular nettir:

  • Faiz temelli ekonomik düzene karşı nasıl bir model önerilmektedir?
  • Küresel adaletsizliklere karşı hangi alternatif kurumsal yapı tasavvur edilmektedir?
  • Modern ulus-devlet formuna karşı tevhid eksenli nasıl bir siyasal düzen tahayyül edilmektedir?

Artık slogan üretme ya da suskunluğa sığınma zamanı değil; düşünce, tevhid, adalet, merhamet ve hakikat iddialarımızı yüksek sesle dillendirme zamanıdır.

En yıkıcı kriz dışarıdan gelen baskılar değil, içeride başlayan çözülmedir. Bir hareket kendi iddiasıyla arasına mesafe koyduğunda; onu ertelediğinde, yumuşattığında ya da konjonktüre göre yeniden tanımladığında asıl kırılma o anda başlar.

Bugün Türkiye İslamcılığı açısından belirleyici soru şudur:
Öncelik iktidarı muhafaza etmek midir, yoksa İslami talep ve iddiaları açık, net ve tutarlı biçimde dillendirmek mi?

Bu soruya verilecek cevap basit bir siyasal strateji tercihi değildir; ahlaki bir duruşun ve varoluşsal bir istikametin ilanıdır.

Hakikat risklidir.
Bedel ister.
Konfor bozar.

Ama tarih, konforu değil; iddiayı kaydeder.

Türkiye İslamcılığı ya;
Yönetim pratiğine indirgenmiş, iddiasını daraltmış bir muhafazakârlık olarak yoluna devam edecek,
ya da
Tevhid, adalet ve medeniyet tasavvurunu yeniden ve sahici biçimde inşa etme cesareti gösterecek.

Bu tercih yalnızca siyasal değil; varoluşsal bir yön tayinidir.

Yeni bir dünya kurulurken söz söylemeyen, sorumluluk almayan ve konforuna çekilenler tarihin öznesi değil, ancak seyircisi olur. Oysa tarihi yazanlar, risk alanlardır.

Hak söz, en çok bedel gerektirdiği anda anlam kazanır.
Eğer bir iddia hâlâ canlıysa, en zor zamanda kendini hatırlatır; susarak değil, yeniden ayağa kalkarak.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir