Mustafa Sabri Efendi, II. Meşrutiyet ilanı sonrasında, İttihat Terakki kadrolarından Tokat mebusu olarak meclise girmiş ve aktif siyaset içerisinde 4 yıl bulunmuş ilmiye sınıfına mensup bir şahıstır. Daha sonra Damat Ferid hükümeti zamanında Şeyhülislamlık makamına gelmiş, sözü ve kaleminin keskinliği ile kendisinden çokça söz ettirmiştir.
Meclis-i Mebusanın yaz tatiline girmesi (12 Temmuz 1909; II. Meşrutiyet’in ilanından bir yıl sonra) ve aynı zamanda medrese talebelerinin memleketlerine gitmesine binaen, medrese talebelerine uzunca bir nasihatte bulunarak, memleketlerine gidince ilk görevlerinin ne olması gerektiğini nasihat etmiştir. Mustafa Sabri Efendi’nin medrese talebelerine yapmış olduğu nasihatinin üzerinde düşünülmesi gereken paragraflarını, bugün anlayabileceğimiz dilde sadeleştirerek paylaşıyoruz.
TALABE-İ ULÛM
“Ey ilim talebeleri! Sizler, ilminiz sayesinde bir ayrıcalığa sahipsiniz. Şüphesiz ki bu ayrıcalık size boş yere verilmiş değildir. Nimet, külfeti ölçüsünde olur; bu sebeple mesleğinizde ne kadar çok çalışırsanız, o kadar şeref ve fazilete layık olursunuz.
Sizin diğer ilim ve fen talebelerine karşı sahip olduğunuz bu ayrıcalığın kaynağını yalnızca üzerinizdeki kıyafette aramak gibi yüzeysel bir bakışı elbette kabul etmezsiniz. Bu kıyafetin bir değeri, bir millî ve meslekî anlamı olmakla birlikte, çarşıdan setre ve pantolon yerine bir Lâtâ ile bir Elfiyye alıp giymekle ilim talebesi ayrıcalığı kazanılamayacağı açıktır.
Sizin talebeliğiniz; sadece başınıza bir sarık sarmaktan ya da sırtınıza bir cübbe giymekten ibaret değildir. Keza maksadım, gerekli gereksiz her yerde dolaştığınızı ima etmek de değildir. Benim asıl maksadım, sizin hâl ve hareketlerinizden ziyade, hakkınızda böyle bir zan besleyenler varsa, onların düşüncelerini düzeltmek ve tashih etmektir.”
Mustafa Sabri Efendi, medrese talebelerini uzun uzadıya övüp methettikten sonra, memleketlerine döndüklerinde asıl görevlerinin ne olduğunu da şu şekilde ifade eder:
“Vaaz ve nasihat hususunda güvenilir bir yol, üzerinde kısaca düşünülmesi gereken temel bir ilke vardır: İnsanın bilmediği şeylere karışmaması. Bundan sonra halkın gönlünü meşrutiyete ısındırmak ve meşrutiyetin şer‘î Ahmedî hükümlere ne kadar uygun olduğunu, ayrıca millet için ne derece faydalı bulunduğunu anlatmak, bu yılların vaaz ve nasihatleri için tabii ve genel bir görev olacaktır.
Meşrutiyetin ne demek olduğunu bilmeyenlere, onun fiilen ortaya koyduğu güzellikleri anlatarak; meşrutiyet ile istibdat arasındaki büyük farkı vicdanen idrak edemeyen halkın zihinlerini aydınlatmak gerekir.
Meşrutiyet, menfaatlerine uygun düşmeyen bazı kimselerin ya da cehenneme atılsa “odun yaş” diyecek tabiatta olan boşboğazların; “Meclis-i Mebusan ne yaptı ki? Mebuslar ayda elli lira alıyor ama işler yine yolunda gitmiyor” tarzındaki sözleriyle halkın zihninde meydana gelen karışıklık ve tereddütler giderilmelidir.
Öncelikle Meclis-i Mebusan’ın işe yarayıp yaramadığı tartışılmadan önce, mebuslarda bulunan kusur ve hataların meşrutiyete yüklenmesi kesinlikle caiz değildir. Meşrutiyet, milletin elinde bir silahtır, bir kuvvettir; bu sayede hükümetin zulmüne karşı durmak mümkündür.
Meşrutiyet, millet ile hükümet arasında yapılmış bir sözleşme demektir. Bu sözleşme ile millet, hükümetten hesap sorabilme ve en zayıf ferdine kadar herkesin hakkını savunabilme yetkisine sahip olur. Meşrutiyet rejiminde millet, hükümetin haklı haksız her istediğini vermeye mecbur bırakılan, bütün icraatlara karşı itiraz edemeyip sadece “işittik ve itaat ettik” demek zorunda olan bir esir ve mahkûm değildir.
Aksine, hükümet memurları, milletin işlerini görmek üzere ücretle tutulmuş birer işçiden farksızdır. Görevlerini hakkıyla yaparlarsa mükâfata layık olurlar; yapmazlarsa millet tarafından sorgulanmayı ve cezalandırılmayı hak ederler.
İşte meşrutiyet denilen şey, böyle bir kuvvetin milletin elinde bulunmasıdır. Bu kuvvetin milletin elinde bulunması mı daha hayırlıdır, yoksa bulunmaması mı? Millet bugün bu gücü, sahip olduğu mebuslar ve vekiller aracılığıyla iyi kullanamazsa, yarın kullanabilir. Yeter ki bu kuvvet elinde bulunsun.
Millet, hakkını koruma ve istediğini vekil seçebilme yetkisini elinde tutmalıdır. Çünkü bu defa vekillerini iyi seçememiş olsa bile, gelecek sefer onları yeniden seçebilme imkânı, meşrutiyet sayesinde hiçbir zaman ortadan kalkmaz.”
Ancak Mustafa Sabri Efendi’nin bu metinde görülen meşrutiyetle uzlaşmacı ve onu şer‘î çerçevede meşrulaştırmaya çalışan yaklaşımı, sonraki yıllarda yaşanan bir dizi siyasal ve kurumsal gelişmenin ardından belirgin biçimde değişmiş, hatta yer yer tamamen tersine dönmüştür. Bu değişim ani değil; her biri ayrı bir hayal kırıklığı ve tecrübenin ürünü olan aşamalı kırılmalarla gerçekleşmiştir.
İlk ciddi kırılma, 1909’daki 31 Mart Vak‘ası ve hemen ardından yaşanan gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu hadise, meşrutiyetin “milletin elindeki bir kuvvet” olarak değil, askeri ve siyasî elitlerin kontrolünde işleyen kırılgan bir mekanizma olduğunu göstermiştir. Olay sonrası ulemanın, özellikle de medrese çevrelerinin kolayca “irtica” suçlamasıyla tasfiye edilebilmesi, Mustafa Sabri Efendi’nin zihninde meşrutiyetin teoride savunduğu denge ile pratikte ürettiği sonuçlar arasındaki ilk büyük çatlağı doğurmuştur. Meşrutiyetin şeriatı koruyacağı iddiası, bu noktadan itibaren ciddi biçimde sorgulanmaya başlanmıştır.
İkinci kırılma, 1913 Bab-ı Âli Baskını ile yaşanmıştır. Bu olay, meşrutiyetin fiilen sona erdiği ve İttihat ve Terakki’nin açık bir parti diktatörlüğüne yöneldiği dönüm noktasıdır. Meclisin, anayasanın ve hukukun varlığının tek bir silahlı müdahaleyle işlevsiz hâle gelmesi, Mustafa Sabri Efendi’nin daha önce savunduğu “meşrutiyet milletin elindeki bir kuvvettir” tezini pratikte hükümsüz bırakmıştır. Bu aşamadan sonra meşrutiyet, artık milletin hükümeti denetlediği bir rejim değil; iktidarın kendi tasarruflarını meşrulaştırmak için kullandığı bir örtü olarak görünmeye başlamıştır.
Üçüncü ve daha derin kırılma, I. Dünya Savaşı yılları (1914–1918) boyunca yaşanmıştır. Savaş şartlarında meclisin etkisizleşmesi, olağanüstü yetkilerle yönetilen bir devlet yapısının ortaya çıkması ve alınan kararların ne dinî ne de ahlakî bir denetime tabi tutulabilmesi, Mustafa Sabri Efendi’yi meşrutiyet fikrinin ahlâkî ve şer‘î dayanaklarını yeniden düşünmeye sevk etmiştir. Bu dönemde, meşrutiyetin “yanlış kişiler yüzünden bozulduğu” fikrinden yavaş yavaş uzaklaşılarak, sistemin kendisinin bu tür istismarları mümkün kıldığı kanaati güçlenmiştir.
Dördüncü kırılma, Mondros Mütarekesi (1918) ve işgal süreci ile belirginleşmiştir. Devletin fiilen otoritesiz hâle gelmesi, meclisin dağılması ve siyasal iradenin parçalanması, Mustafa Sabri Efendi’nin gözünde meşrutiyetin devleti ve dini koruyacak bir “kuvvet” olma iddiasını tamamen geçersiz kılmıştır. Bu dönemde, güçlü ve merkezî bir otoriteye duyulan ihtiyaç düşüncesi ağır basmaya başlamış; meşrutiyet fikri ise zayıflığın ve dağınıklığın sebeplerinden biri olarak görülmüştür.
Beşinci ve en keskin kırılma ise 1920 sonrası Ankara merkezli yeni siyasal düzenin ortaya çıkması ve özellikle 1922’de saltanatın, 1924’te hilafetin kaldırılması ile yaşanmıştır. Bu gelişmeler, Mustafa Sabri Efendi açısından meşrutiyetin yalnızca kötüye kullanılmış bir yönetim biçimi olmadığını, bizzat dinî otoritenin tasfiyesine giden sürecin ana zemini olduğunu açıkça göstermiştir. Artık problem mebuslar, partiler ya da uygulayıcılar değil; yasama yetkisinin millete ait olduğu fikrinin kendisi hâline gelmiştir. Bu noktadan sonra Mustafa Sabri Efendi, parlamenter sistemi ve halk egemenliğini, şeriatın hüküm koyuculuğu ile bağdaşmaz kabul eden net bir çizgiye yerleşmiştir.
Son olarak, Mısır sürgünü yıllarında (1924 sonrası) kaleme aldığı eserlerde bu zihinsel dönüşüm teorik bir çerçeveye kavuşturulmuştur. Erken dönemde savunulan “şeriat ile meşrutiyet uzlaşabilir” fikri terk edilmiş; onun yerine, beşerî iradenin ilahî hükümlerin önüne geçirilmesini esas alan tüm siyasal modeller kökten reddedilmiştir. Böylece II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında medrese talebelerine bir görev olarak yüklenen meşrutiyeti savunma çağrısı, yerini meşrutiyet ve demokrasi eleştirisine bırakmıştır.
Bu kronoloji, Mustafa Sabri Efendi’nin fikirlerindeki değişimin bir tutarsızlıktan ziyade, yaşanan tarihî tecrübelerin doğurduğu sert bir muhasebenin sonucu olduğunu; ancak buna rağmen erken dönem metinleriyle sonraki eserleri arasında açık bir teorik gerilim bulunduğunu göstermektedir.
Mustafa Sabri Efendi, siyasi derinlik bakımından yaşadıkça netleşen bir akledişe sahip görünmektedir. Halbuki en başında meşrutiyet idaresi, Avrupai parlamenter bir idare sistemidir. Parlamento olması normal olarak değerlendirilebilir. Fakat parlamentoya Müslümanlar girebildiği gibi, gayrimüslimler de girebilmektedir. Bu durum başlı başına cari hukuku İslam olan bir devlet için nasıl kabul edilebilir. Aslında Perşembenin geleceği belliydi. Nitekim meşrutiyet parlamentosunda kendisinin de şahit olduğu, şer-i şerife aykırı birçok yasa kabul edilmiştir.
Vekilleri milletin seçtiğini ifade eden Mustafa Sabri, yanılmaktadır. Zira vekiller günümüzde de olduğu gibi, parti genel merkezlerinden belirlenmektedir. Kendisi de Tokat halkına sorulmadan İttihat Terakki Genel Merkezi tarafından mebus olarak belirlenmiştir.
Mustafa Sabri Efendi ve dönemin İslamcıları, İslam’a uygun olmayan meşrutiyet idaresini nasıl savunmuşlar ve birer mebus olmuşlarsa, günümüz İslamcıları da demokratik sistemi ve yönetimi öyle savunmaktadır. Bu gün İstibdadın yerine CHP ve “devletin bekası” endişesi geçmiştir. Oysa bugünkü hükümet, Mustafa Sabri Efendinin muhalefet ettiği İttihat ve Terakkinin yarım bıraktığı her şeyi tamamlamak için çaba göstermektedir.
Kaynak: Mustafa Sabri, Talebe-i Uluma, Beyanülhak, cilt II, sayı 33, tarih 29 Haziran 1325 – 12 Temmuz 1909

Mehmet Ortakaya 3 Oca 2026
BENİM OĞLUM BİNA OKUR, DÖNER DÖNER YİNE OKUR
Mustafa Sabri’ye göre gayrimüslimler de temsil edilsin mi edilmesin mi meselesi, İslam toplumunda yasama yetkisi kimindir meselesiyle aynıdır.. O’nun her daim dayandığı ana ilke şudur:
“Hâkimiyet sadece Allah’ındır (el-hukmu lillâh)’’..
Gayrimüslim bir vekilin Şeriatı bağlayıcı görmemesi, kendi inancına göre hüküm vermesi kaçınılmazdır. Bunlar normalde dinlerini yaşar, mallarını yönetir, cemaat işlerinde özerktirler..İslam hukukunu belirleyemezler, devletin merkezî karar mekanizmasında hâkim unsur olamazlar.
Mücadelesinin esası, parlementonun şeriatın üstüne çıkan bir güç olmasını önleme çabasıdır.
Gayri müslimlerin idarede temsilini benimsemiş değildir asla. Bunu fiili, mecburi ve geçici olmasını umduğu bir durum olarak görmüştür. 1908 meclisi de şer’i idealin tecellisi değil, o gün için mutlak istibdad (!) dolayımından devletin yıkılmasını önleyebilmek için geçici bir düzenleme çabasıdır kendisince.
Mecliste gayri müslim varlığının bozulmanın sebebi değil, sonucu olduğu düşüncesindedir.
Mustafa Sabri hayatının hiç bir döneminde meşrutiyeti mutlak hak olarak görmemiş, göstermemiştir. Ona göre mutlak hak ve ölçü, sadece Allah’ın şeriatıdır, dinidir..
İlk dönem meşrutiyetin Allah’ın ölçülerine uygun olmasını, şeriatın üstünde görülmemesini, Kur’an ve sünnete aykırı olmamasını esas almış ve mesafeli bir işbirliği denemiştir denilebilir. Sonraları ise batı menşe’li olmasından dolayı İslami norma sokmanın imkansıza yakın olduğunun farkına varmıştır. Anlamıştır ki esasen batı mikrobu, kaynaklık ettiği meşrutiyetin iliklerine kadar nüfuz etmiştir.
Meclisin, şeriatı korumak yerine onu tasfiye eden bir mekanizma olarak işlediğini, konumlandırıldığını görmüş, bununla da mücadeleye girişmiştir.
Mustafa Sabri Efendi, modernleşmeyi kutsallaştırmaz, reformist yaklaşımları din için yıkıcı, yok edici olarak görür ve bu pisliğin belini kırmak için var gücüyle çabalar.. Daha Türkiye’deyken yani ilk istasyonda bile konu hakkında önemli eserler yazar. Batılı her yaklaşımın, dini aşındırdığı kanaatindedir. İslam’ın safiyetine ve mükemelliğine tam iman eder.
Bu yüzden kimsenin aklından bile geçirmediği, neredeyse herkesin dokunulmaz ve kutsal saydığı bilim putuna bile cephe açmış, cesaretle ve müslüman özgüveniyle onun temellerini sarsmış, günümüze de ışık tutacak şekilde yerle bir etmiştir. Sıkıntı şu ki, coğrafyamızda hakimiyeti ve devletleri elinde bulunduran batılı güçler ve piyonları bunun farkındadırlar. Bu yüzden Mustafa Sabri Efendi’nin gerçek kimliğinin, İslami yaklaşımlarının, esaslı duruşunun üstünü kapkalın örtülerle örtmüşlerdir. Yerine yalan yanlış, işbirlikçi, hain, yobaz bir tipleme yerleştirmişlerdir ki bu zaten küfrün karaktersizliğinin, ahlaksızlığının, zalimliğinin doğal bir sonucudur.
Evet, Mustafa Sabri de 1908 parlamentosu ve meşrutiyet konusunda açıkça yanılmıştır.
İttihatçıların ve gizlenen gavur ittifaklarının münafıkça, kahpece öne çıkardıkları İslami, parlak sloganlar çoğu insan gibi Mustafa Sabri’yi de yanıltmıştır. İttihat Terakki’nin ve tiyatrolarının boyutunun henüz farkında olmadığı bir dönemdir bu.
‘Şeriat-ı Garrâ-i Ahmediyye’, ‘meşrutiyet yani şeriata dönüş’, ‘şeriata değil, istibdada karşıyız’, ‘meşrutiyet Kur’an’daki şura emridir’, ‘istibdad zulümdür ve zulüm de dinde lanetlenmiştir’, ‘kula kul olmamak için hürriyet ve şura’ vb sloganlarına kanmamak her babayiğidin harcı da değildir. Kısa dönem bile olsa, Mustafa Sabri gibi bir alim için bu aldanışı masum saymayalım, tamam
İslamın galibiyeti, müslümanların ve şer’i şerifin selameti, ümmetin kurtuluşu gibi konularda öne sürdükleri sloganların sahte olduğunu, bunları aslında tezgahladıkları gavurluklar için malzeme yaptıklarını farkedememiştir.
Tamam da, İttihat Terakki ile yakın temasta bulunduğu 1908 yılında mebus olmuş, yıl bitmeden bunların pisliğini farketmiş, sonra da tam anlamıyla müslüman bir alime yakışır şekilde davranmıştır.
Kendisini mebus yapan güçlerle açık, net, kararlı ve ölümüne bir mücadeleye girişmiştir. Mevkiyi, parayı, hayatını vs. hiçe saymıştır. Bu sebepler dolayısı ile öldürülmeye bile kalkışılmıştır.
Elbette her insan hayatı boyunca değişik merhaleler, değişimler geçirebilir. Mustafa Sabri hiç bir safhada Allah’ın dinini ikinci plana atan yaklaşımlara prim vermemiş, dini batılı normlara uydurmaya kalkışmamıştır. Önceki metinleriyle, kitaplarıyla sonrakiler arasında esasta bir ayrılık sözkonusu değildir. Ülkeyi terketmeden yazdığı Dini Mücedditler kitabı ile, ölmeden önce yazdığı son kitapları arasında temel yaklaşımlar açısından farklılık yoktur.
Ayrıca Mustafa Sabri Efendi döneminde (defolarına rağmen), Allahın dinini tek ölçü olarak aldığını açıkça ilan eden meşrutiyetle, bugünkü Allah’ı, Kitab’ı, Resul’ü kaale bile almayan yönetimi ve düzeni aynileştirerek örneklemek de sıkıntılı bir yaklaşımdır.
Bir de, Osmanlı’nın son döneminde ittihatçıların, reformistlerin, batıcıların pisliğini Mustafa Sabri Efendi kadar erken farkeden, farkeder farketmez mertçe, ciddiyetle, cansiperane, müslümana yakışır şekilde mücadele girişen, bu amaçla sonraki nesillere önemli ilkeler, tecrubeler, esaslar, eserler ve azıklar bırakan, bu kadar parlak, ikinci bir örnek var mıdır? O’nun önüne geçirebileceğimiz, tek isim verilebilir mi?
Bu cevaplanması gereken önemli bir sorudur..
Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur .
Gavurların kurguladığı İslami görüntülü tiyatroya bir an kandı diye bir adamın, alimin tekrar tekrar eleştirilmesi en hafif tabirle hatalı bir tutumdur.
Allah insanı masum yaratmamıştır. Hatalardan, yanlışlardan münezzeh değiliz.
Farkedilip dönülen hata rezaletin değil, faziletin göstergesidir.
Yanlışı farkedip, batılla adam gibi mücadele etmede örnek gösterilecek bir nümuneyi, bunları yapmayanlarla birlikte dönemin İslamcıları diye istifleyerek sıradanlaştırmak, yaptıklarını değersizleştirip onu yok etme çabalarına hizmet eder.
Allahu a’lem..
FikirYorum 3 Oca 2026
*Hamaset mi, Fikrî Tahlil mi? Mustafa Sabri Efendi’yi Nasıl Okumalı*
Mustafa Sabri Efendi’nin niyetini, imanını, samimiyetini ve mücadelesini tartışma konusu yapmak ne doğru ne de gereklidir. Ancak yapılan analiz, bir niyet sorgulaması değil; bir fikrî ve tarihsel seyir tespitidir. Bu iki alanın birbirine karıştırılması, meseleyi sağlıklı tartışmayı imkânsız hâle getirir.
Mustafa Sabri Efendi’nin hayatı boyunca *“hâkimiyet yalnızca Allah’ındır”* ilkesinden vazgeçmediği doğrudur. Zaten tartışma da tam olarak burada başlamaktadır. Soru şudur: Aynı ilkeye sahip bir âlim, neden 1909’da meşrutiyetle sınırlı bir işbirliğini mümkün görmüş, fakat daha sonra bunu kökten reddetmiştir? Bu soru, Mustafa Sabri’yi yargılamak için değil; onu doğru anlamak için sorulmaktadır.
1909 tarihli metinlerde meşrutiyet, şeriatla kayıtlı kalması şartıyla, mutlak istibdada karşı geçici ve sınırlı bir araç olarak görülmüştür. Bu bir “mutlak hak” savunusu değildir; ancak yine de siyasal bir iyimserliktir. Daha sonraki yıllarda bu iyimserliğin terk edilmesi, sadece kişilerin bozulmasıyla değil, bizzat meclis fikrinin şeriat karşısında konumlanışıyla ilgilidir. Bu tespit, Mustafa Sabri’nin ilkesizliğini değil, tecrübeyle sertleşen bir düşünce çizgisini gösterir.
Dolayısıyla burada söylenen şudur: Mustafa Sabri Efendi yanılmıştır. Siyasi derinliği muhtemelen olanları anlamasına yetmemiştir. Belirttiğin devleti kurtarma zorunluluğundan o reel politiğe tevessül edecek biri değildir. Maçı okuyamamış yanılmış. Fakat bu yanılma onu değersizleştirmez. Aksine, yanlışı fark edip sistemle bağını koparması, onun fikrî ciddiyetinin ve ahlâkî cesaretinin göstergesidir. Ancak bu durum, erken dönem metinlerinde yer alan siyasal değerlendirmelerin bugün eleştirel bir gözle okunamayacağı anlamına da gelmez. Yaptığı hatayı günümüz “müslüman”ının yaptığıyla benzeştirip ibret alsak ya…
Gayrimüslim temsili meselesi de bu çerçevede ele alınmıştır. Problem, belirli kimselerin mecliste bulunması değil; meclisin, kimden gelirse gelsin, Allah’ın hükmü yerine hüküm koyan bir merciye dönüşmesidir. Bu ayrım yapılmadan yapılan savunular, meseleyi kişisel sadakat zeminine çeker; hâlbuki Mustafa Sabri’nin asıl mücadelesi tam da bu zeminin reddiyesidir.
Sonuç olarak, burada yapılan çalışma Mustafa Sabri Efendi’ni sıradanlaştırmak değil; onu sloganlarla değil, metinleri ve tarihsel tecrübeleriyle anlamaya yöneliktir. Bir âlimi savunmanın en sahici yolu, onu eleştiriden muaf kılmak, hamasi sloganlarla yüceltmek değil; fikirlerinin hangi şartlarda, nasıl şekillendiğini açıkça ortaya koymaktır.
Mehmet Ortakaya 4 Oca 2026
Değerli Fikir Yorum yetkilisi..
Yanıldığını farkedip kendini, davranışını düzelttiği halde bir insanı dilimize pelesenk edersek, kendi ayağımıza da sıkmış oluruz.
Bunu hatırlatmak hamaset oluyorsa, yazarı dokunulmaz ilan edip, eleştirdiği konuda ağızlarımızı fermuarlamamız daha doğru olur. Yakup abimiz istediğini yazsın, ağzımızı açmayalım, yoksa hamaset olur, böyle mi?
Daha uç bir örnek ama, hangi müslümanın aklına Hz. Ömer denince Onun parlak, düzgün, örnek hayatı ve adil liderliği değil de paygamberi öldürmeye kalkışan yanlışı gelir? Onu anlatan bir tarihçi, yorumcu durmadan bu öldürme teşebbüsünü öne çıkarıp güya sağlıklı bir Ömer analizi yaptığını söylerse ne kadar doğru olur?
Bir insan hayatı düşüp de düzelttiği bir hatadan, yanlıştan ibaret olmasa gerek. Bunun altını çizmek hamaset mi?
Yanılmayanımız var mı??
Eleştirmek haksızlık değil..Yapılan hataya takılıp durmadan o hatayı göze sokmak, haksızlıktır demeye çalışıyorum. Koca alim, hem de döndüğü bir hatadan mı ibarettir? Hamasi sloganlarla yüceltmek, olmayanı zorla yamamayı gerektirir. Biri bin yapmaktır hamaset. Söz söylemiş olmak anlamlı değil, sözü temellendirmek önemlidir.
Mustafa Sabri, yazarın da altını çizdiği noktada yanılmıştır, bu yanılmayı da avam için belki görmezden gelebiliriz ama alim için gelemeyiz demiş olmak yeterli olmamıştır maalesef. Hamaset, kişiyi sloganlarla yüceltmek, eleştiriden muaf kılmak, niyetini tartışma konusu yapmak, metinleri ve tarihsel tecrubeleri gözetip anlamamak suçlarıyla muttasıfmışız meğer.
Yanılma fazilettir demedim. Farkedilip dönülen hata rezaletin değil, faziletin göstergesidir demiştim.
Adamın düşüncesinde, inancında asli noktalarda önemli zıtlıklar, zikzaklar olmadığı fikrinde olduğumu belirttim, bunu da delillendirdim. Fikrim yanlışsa, suçlama yerine ilk yazdığı kitaplarla son yazdıkları karşılaştırılıp aksine deliller ortaya koymak, daha anlamlı olurdu.
Eleştirmeyelim, Mustafa Sabri Efendi’yi muaf tutalım gibi bir saplantım, yaklaşımım yok. Eleştirmeliyiz ve eleştirilmeyecek insan yoktur. Kimseye haksızlık etmeyelim, hayatının, eserlerinin, duruşunun neredeyse tamamına gözümüzü kapayıp, terkettiği yanlışına odaklanmayalım. Bütünü bırakıp, parçaya sımsıkı tutunmayalım, hepsi bu..
Öneminin altını kalınca çizdiğim halde şu sorunun da cevapsız kaldığını belirtmem gerekiyor:
Osmanlının son döneminde ana yanlışları farkedip onlarla örnek alınacak şekilde mücadele eden, karakterli, sağlam ve doğru duruş sergileyen Mustafa Sabri’nin önüne koyacağımız ikinci bir şahıs ismi yazabiliyor muyuz?
Nadide şeyler, daha hassas korunur, korunmalıdır da, fıtri olan budur..
FikirYorum 4 Oca 2026
Bu değerlendirme, Mustafa Sabri Efendi’ni bir hataya indirgeme değil; meşrutiyet tecrübesini başlangıçta savunup daha sonra köklü biçimde reddetmiş olmasının siyasal düşünce açısından ne anlama geldiğini tespit etme çabasıdır. Yanlıştan dönmüş olmak fazilettir; fakat bu fazilet, o yanlışı ve doğurduğu sonuçları eleştiri dışına çıkarmaz. Tartışılan iman ya da niyet değil, siyasal akıl ve tarihsel muhakemedir. Bir âlimi eleştiriden muaf kılmak, onu büyütmek değil; düşüncesini slogan düzeyine indirmektir.
FİKRET BAŞAR 4 Oca 2026
Yakup bey ufuk açıcı bu yazılarınız için Allah razı olsun gerek bu yazınızdan gerekse daha önce yayınlanan Mustafa Sabri efendinin tokat nutkundan aslında Mustafa Sabri’nin meşrutiyetin bir batı ürünü değil aksine İslami bir yönetim şekli olduğunu kabul ettiğini ve bu düşüncenin dini delillerini zihninde oluşturduğunu anlıyorum. Gerek Tokat nutku ve gerekse talebe-i uluma nasihatleri belirttiğiniz birinci kırılmadan sonra gerçekleşmiştir. Merak ettiğim konu şu gerçekten yukarıda anlattığınız sonraki kırılmalar olmasaydı Mustafa Sabri efendi Meşrutiyetle ilgili fikirlerini yine de değiştirir miydi? Bu değişim nas temelli bir değişim miydi yoksa hayal kırıklıklarının getirdiği bir travma mıydı?
Yakup Döğer 4 Oca 2026
Mehmet Ortakaya’ya:
Sayın Mehmet abim. Site editörünün de ifade ettiği gibi, Mustafa Sabri Efendiyi ne yermek, ne de hamaset yüklü ifadelerle yüceltmek gibi bir niyete sahip değiliz. Şahsa dışarından yazılan çizilen değerlendirmelerle değer biçmeye, kritik etmeye çalışmıyoruz. Bizzat kendi ifadelerinden yola çıkarak, kritik yapmaya, kişiyi anlamaya çalışıyoruz.
Yorumlarınızın hemen tamamı gözleriniz kapalı ve aşırı sevginin verdiği tepkisellikle müzeyyen. Oysa öyle olmamalı, ayakları yere basan yaklaşımlar sergilemeliyiz.
Türkiye’deki Mustafa Sabri sevenleri, Türkiye’den gitmeden önceki Mustafa Sabri’yi bilmez. Ne biliyorlarsa, akıllarında ne varsa, Türkiye’den gittikten sonraki Mustafa Sabri’dir. Yani Mısır’daki Mustafa Sabri’yi bilirler.
Mesela Mustafa Sabri, II. Meşrutiyet ilan edilmeden evvel, istibdad idaresinden hiç şikâyet etmemiştir. Düşünün ki daha sonra etmediği hakaret bırakmadığı Abdülhamid’in Yıldız Sarayında, yıllarca kütüphane müdürlüğü yapmıştır. Yani Abdülhamid ile içli dışlı, al gülüm ver gülüm arası çok iyidir. Ki Yıldız’da bırakın kütüphane müdürlüğünü, yerleri paspasla silen temizlikçilerin bile padişaha sadakatle bağlanmaları gerekmektedir. Abdülhamid’in yaveri Hasan Tahsin Paşanın anlattığına göre, Yıldız Sarayında görev almak, padişah direk sadakatle alakalıdır.
Mesela, Mustafa Sabri’nin Meclisteki faaliyetleri, nutukları, siyasi manevra ve entrikalarını, Türkiyeli Müslümanlar bilmez. Mecliste kredi almak için faiz hesabı yapılırken, “faiz haramdır, bizim faizle ne işimiz var” demez ya da diyemez. Ama bu tartışmaya şiddetle karşı çıkması gereken bir ilmiye mensubudur.
Mesela Mustafa Sabri, 31 Mart Vakasından sonra, memleketteki bütün cemaatleri, şimdiki tabirle STK’ları devlete ispiyon ederek, hepsinin kontrol altına alınması gerektiği hususunda İttihatçılara akıl vermiştir.
Mesela kurduğu, kuruluşunca aktif rol oynadığı Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensupları, tam birer düzenbazdır ve bu düzenbazlarla iş tutmaktan geri durmaz, hiç de rahatsız olmaz. Hürriyet ve İtilaf Fırkası, program olarak liberal bir fırkadır ve kendisi liberallerle çok iyi geçinir.
1913 Bab-ı Ali baskınını İttihatçılardan önce Mustafa Sabri ve avanesi planlamış, fakat ittihatçılar istihbarat alınca onlardan iki gün önce harekete geçerek hükümeti devirmiştir. Eğer darbede başarılı olsalardı, hükümete darbe yapan bir ilmiye olarak tarihe geçecekti.
Mutafa Sabri, 1913 – 1918 arası piyasada yoktur. Bab-ı Ali Baskınından sonra ortalıktan kaybolmuştur. Yani 5 yıldan fazla bir zaman piyasadan çekilmiştir. Döndükten sonraki siyasi entrikaları daha feciidir. Damat Ferit gibi bir ayyaşın, serserinin kabinesinde Şeyhülislamlık yapmıştır. Padişahı “Hal” edip sadrazam olmak için, “hal” fetvası hazırlığına girişmiş fakat anlaşılınca görevine son verilmiştir.
Mesela Mustafa Sabri memleketten gittikten sonra yazıp konuştuğu hiçbir şeyi, memlekette iken yazıp konuşmamıştır. Sabri Efendide bir siyaset tasavvuru, iktisat tasavvuru, eğitim tasavvuru bulamazsınız. Şer’i hukuk der, ama bu hukukun o dönem itibarıyla nasıl cari olacağının izahını yapmamıştır. Yaptığı en önemli iş – ki çok önemlidir – ömrü boyunca reddiye yazmak olmuştur.
Mesela Abdullah Cevdet gibi dinsiz imansız, “Avrupa’dan damızlık erkek getirelim” diyen birisiyle işbirliği yapmıştır. Sosyalist, komünist partilerle iş tutmuştur. Daha yazabilirim, lakin şimdilik bunlar yeterlidir sanırım.
Şimdi Mehmet abi, Mustafa Sabri iyisiyle kötüsüyle bizim adamımızdır. Bunlar ise birer hakikattir. Bugün bunlarla biz kendimiz yüzleşmez isek, başka birileri bunları bizim gözümüze sokacaktır.
Mehmet Ortakaya 5 Oca 2026
Değerli Yakup Döğer kardeşim..
Bir insan değerli ve yüceyse, insanlar elbirlik etse de, onu alçaltamaz.Alçak bir insan da toplumlar yücelttiği için zerre yücelmez.
İlk dönem sizinle olan kısa muhaverelerimizden hatırlıyorum, adamın İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin fahri başkanı olduğundan neredeyse emin olarak yola çıkmıştınız. Hatta Levent abi de, tüm deliller bunu gösteriyor, aleyhte bişey bulamadım demişti. Şükür ki bugün adam, hiç olmazsa nezdinizde İngilizlerin adamı olmaktan kurtulmuş gibi gözüküyor..
Hatırladığım ve çok üzüldüğüm bir değerlendirmeniz de 1930’larda Osmanoğullarından kendisinde gelecek gördüğü bir şehzadeye yazdığı mektubu, sizin değerlendirme şeklinizdi. Mustafa Sabri, Şehzadeyi mücadeleye teşvik ediyor, umut aşılamaya çalışıyor mektupta. Ama siz bunu çok kötü bir noktaya bağlıyordunuz. Güya umut ediyormuş ki şehzade başarırsa Mustafa Sabri’ye de yüksek bir mevki koparmak yolu açılmış olurmuş..Güya adamı sebeplenmek için teşvik ediyormuş..
Size göre adam Türkiye’de tıpkı diğer ulema gibi ifrit bir paracı, menfaatçi, mevki ve makamcı. Nasıl oluyorsa, ülkeden ayrıldıktan sonra bu duyguları aniden yok oluveriyor..Mısır’ın suyundan herhal..
Olay ve olgular böyle değerlendirilirse, bundan ortaya hak çıkması ihtimali var mı? Kırık, karanlık bir ayna, doğru suret yansıtabilir mi?
Adamı seviyorum, doğru. Ama 15 yıldır okuyup tetkik ederek duruşunu, mücadelesini, İslam’ı ve dünyayı çözümlemesini vs. Allah için beğeniyorum.
Sen adamı sevme, tamam.. Ama niyet okumaya, habbeyi kubbe yapmaya, karanlık görme ve göstermeye lüzum var mı? Gözün arkada kalmasın, Kemalistler bu işi kimseye ihtiyaç bırakmayacak şekilde zaten yapıyorlar.
Önceleri istibdad idaresinden şikayet etmemiş, sarayın kütüphanesinde çalışmış, entrikalar çeviriyormuş, ispiyoncuymuş, işbirlikçiymiş, İtilafçılarla iş tutmuş vs. vs.
1913-18 arası piyasada yokmuş. Kimbilir bu dönemde ne fırıldaklar çevirmiştir(!)..Adam iş yapsa da suç, yapmasa da. Kurt kuzuyu yemeyi kafasına koymuş .. Kuzuyu ilmi değerlendirme formunda yiyecek ki altyapı hazır olsun, meşru(!) zemine oturtulmuş gözüksün.
Memlekette herhalde uzun süredir pislik, kirlenme yaygınlaşıp olağanlaştığından iyiyi, doğruyu linç etme çok yüksek reyting alıyor.. Belki de bu yüzden çocuğuna, eşine-dostuna bile bişey söyleyerken kırk kere düşünen insanlar, parlak bir nümune için bile ağzına geleni söyleyebiliyor.
Gene de Allah’a şükrediyoruz Allah’tan adamı aşağılama niyetinde değilmişsin Yakup abim..Öyle olsa, tam yanmıştık(!)
FikirYorum 5 Oca 2026
Teessüf ederiz reyting ile hiç ilgimiz olmamıştır.
Sizin hamaset dolu uzun itiraz yorumlarınız şahsi reyting ve muhtemelen oluşturduğunuz Mustafa Sabri “kut”una halel gelme endişesi olarak yorumlansa yakışık alacak mı?
Mustafa Sabri Efendiyle ilgili hatalı davranışları hakkında hiçbir analize izin vermek istemiyorsunuz anlaşılan.
Tabii dir ki o da zamanının karmaşası içinde birçok hatalı değerlendirme ve davranışlar içinde bulunmuştur. Sizin itirazlarınız da benzer hatalı değerlendirme ve davranışlar olarak değerlendirile bilir.
İngilizlerden fayda umarak yakınlaşması konusunda zamanın mecburiyetleri içinde buna zorunlu ve bir kısım “millet” menfaatleri için tevessül ettiği değerlendirmeleri pek ala yapılabilir; bu konuda aynı kanaatte sabitiz; bunları sırası geldiğinde yayınlarız.
Devam edecek bu Mustafa Sabri Efendi analizlerinin bir amacı da şimdiki İslamcılığın benzer hatalara nasıl düşürüldüğünü fark etmeye vesile olmalarıdır. Bu uzun yorum kargaşaları çalışmanın amacı değildi.
Yakup Döğer 4 Oca 2026
Fikret Başar’a
Fikret Bey, dönemin bütün ilmiye sınıfında olduğu gibi, Mustafa Sabri Efendi de, meşrutiyetin ne olduğunu aslında anlamış, kavramış değildir. Meşrutiyet idaresinin Batı’dan geldiğini herkes bilmektedir, fakat dönem itibarıyla kendilerince önlerinde başka seçenek yoktur. Bu sebepten, meşrutiyet idaresini zorlamalı yorumlarla İslamileştirmeye, dinileştirmeye çalışmışlardır.
Mustafa Sabri’nin meşrutiyeti İslami bir yönetim biçimi olarak yorumlamaya çalışması, onun haklı olduğunu göstermez. Tam aksine kafasının karışık olduğunu gösterir. Zira kendisi sürekli olarak şer-i şerife vurgu yapıp teşrinin – yasamanın – Allah’a mahsus olduğunu ifade ederken, meşrutiyet idaresinde yasama tamamen insan aklına dayanarak yapılmaktadır. Günümüzde demokratik idarelerde olduğu gibi.
Nasıl demokrasi idaresi parlamenter bir sistem ve yasama Allah’ın ne dediğine bakılmaksızın mecliste oy çokluğu ile alınıyorsa ve bu da İslami değilse, meşrutiyet idaresi de böyledir. O yüzden Mustafa Sabri’nin meşrutiyeti İslami bir kılıf içine sokmak çabası, onun doğru bir içtihatta bulunduğunu göstermez.
O dönemde meşrutiyet idaresinin İslami idareye uygunluğunu savunanların halefleri, bugün de demokrasinin İslami idareye uygunluğunu savunmaktadır. O dönemde meşrutiyetin “meşveret” kavramı üzerinden şer’i olduğunu savunanlar olduğu gibi, bugün de demokrasiyi “şura” ve “Medine Vesikası” üzerinden İslam’a uygunluğunu savunmaktadır.
Hülasa diyeceğimiz, ne meşrutiyet ne de onun daha modern versiyonu olan demokrasi şer’i şerife uygun değildir ve ikisi de batıldır.