03 Oca 26 - Cts 9:09:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Mustafa Sabri’nin “Talebe-i Uluma Nasihatı” ve Fikri Kırılmaları

Mustafa Sabri’nin “Talebe-i Uluma Nasihatı” ve Fikri Kırılmaları

Mustafa Sabri Efendi, II. Meşrutiyet ilanı sonrasında, İttihat Terakki kadrolarından Tokat mebusu olarak meclise girmiş ve aktif siyaset içerisinde 4 yıl bulunmuş ilmiye sınıfına mensup bir şahıstır. Daha sonra Damat Ferid hükümeti zamanında Şeyhülislamlık makamına gelmiş, sözü ve kaleminin keskinliği ile kendisinden çokça söz ettirmiştir.

Meclis-i Mebusanın yaz tatiline girmesi (12 Temmuz 1909; II. Meşrutiyet’in ilanından bir yıl sonra) ve aynı zamanda medrese talebelerinin memleketlerine gitmesine binaen, medrese talebelerine uzunca bir nasihatte bulunarak, memleketlerine gidince ilk görevlerinin ne olması gerektiğini nasihat etmiştir. Mustafa Sabri Efendi’nin medrese talebelerine yapmış olduğu nasihatinin üzerinde düşünülmesi gereken paragraflarını, bugün anlayabileceğimiz dilde sadeleştirerek paylaşıyoruz.

TALABE-İ ULÛM

“Ey ilim talebeleri! Sizler, ilminiz sayesinde bir ayrıcalığa sahipsiniz. Şüphesiz ki bu ayrıcalık size boş yere verilmiş değildir. Nimet, külfeti ölçüsünde olur; bu sebeple mesleğinizde ne kadar çok çalışırsanız, o kadar şeref ve fazilete layık olursunuz.

Sizin diğer ilim ve fen talebelerine karşı sahip olduğunuz bu ayrıcalığın kaynağını yalnızca üzerinizdeki kıyafette aramak gibi yüzeysel bir bakışı elbette kabul etmezsiniz. Bu kıyafetin bir değeri, bir millî ve meslekî anlamı olmakla birlikte, çarşıdan setre ve pantolon yerine bir Lâtâ ile bir Elfiyye alıp giymekle ilim talebesi ayrıcalığı kazanılamayacağı açıktır.

Sizin talebeliğiniz; sadece başınıza bir sarık sarmaktan ya da sırtınıza bir cübbe giymekten ibaret değildir. Keza maksadım, gerekli gereksiz her yerde dolaştığınızı ima etmek de değildir. Benim asıl maksadım, sizin hâl ve hareketlerinizden ziyade, hakkınızda böyle bir zan besleyenler varsa, onların düşüncelerini düzeltmek ve tashih etmektir.”

Mustafa Sabri Efendi, medrese talebelerini uzun uzadıya övüp methettikten sonra, memleketlerine döndüklerinde asıl görevlerinin ne olduğunu da şu şekilde ifade eder:

“Vaaz ve nasihat hususunda güvenilir bir yol, üzerinde kısaca düşünülmesi gereken temel bir ilke vardır: İnsanın bilmediği şeylere karışmaması. Bundan sonra halkın gönlünü meşrutiyete ısındırmak ve meşrutiyetin şer‘î Ahmedî hükümlere ne kadar uygun olduğunu, ayrıca millet için ne derece faydalı bulunduğunu anlatmak, bu yılların vaaz ve nasihatleri için tabii ve genel bir görev olacaktır.

Meşrutiyetin ne demek olduğunu bilmeyenlere, onun fiilen ortaya koyduğu güzellikleri anlatarak; meşrutiyet ile istibdat arasındaki büyük farkı vicdanen idrak edemeyen halkın zihinlerini aydınlatmak gerekir.

Meşrutiyet, menfaatlerine uygun düşmeyen bazı kimselerin ya da cehenneme atılsa “odun yaş” diyecek tabiatta olan boşboğazların; “Meclis-i Mebusan ne yaptı ki? Mebuslar ayda elli lira alıyor ama işler yine yolunda gitmiyor” tarzındaki sözleriyle halkın zihninde meydana gelen karışıklık ve tereddütler giderilmelidir.

Öncelikle Meclis-i Mebusan’ın işe yarayıp yaramadığı tartışılmadan önce, mebuslarda bulunan kusur ve hataların meşrutiyete yüklenmesi kesinlikle caiz değildir. Meşrutiyet, milletin elinde bir silahtır, bir kuvvettir; bu sayede hükümetin zulmüne karşı durmak mümkündür.

Meşrutiyet, millet ile hükümet arasında yapılmış bir sözleşme demektir. Bu sözleşme ile millet, hükümetten hesap sorabilme ve en zayıf ferdine kadar herkesin hakkını savunabilme yetkisine sahip olur. Meşrutiyet rejiminde millet, hükümetin haklı haksız her istediğini vermeye mecbur bırakılan, bütün icraatlara karşı itiraz edemeyip sadece “işittik ve itaat ettik” demek zorunda olan bir esir ve mahkûm değildir.

Aksine, hükümet memurları, milletin işlerini görmek üzere ücretle tutulmuş birer işçiden farksızdır. Görevlerini hakkıyla yaparlarsa mükâfata layık olurlar; yapmazlarsa millet tarafından sorgulanmayı ve cezalandırılmayı hak ederler.

İşte meşrutiyet denilen şey, böyle bir kuvvetin milletin elinde bulunmasıdır. Bu kuvvetin milletin elinde bulunması mı daha hayırlıdır, yoksa bulunmaması mı? Millet bugün bu gücü, sahip olduğu mebuslar ve vekiller aracılığıyla iyi kullanamazsa, yarın kullanabilir. Yeter ki bu kuvvet elinde bulunsun.

Millet, hakkını koruma ve istediğini vekil seçebilme yetkisini elinde tutmalıdır. Çünkü bu defa vekillerini iyi seçememiş olsa bile, gelecek sefer onları yeniden seçebilme imkânı, meşrutiyet sayesinde hiçbir zaman ortadan kalkmaz.”

Ancak Mustafa Sabri Efendi’nin bu metinde görülen meşrutiyetle uzlaşmacı ve onu şer‘î çerçevede meşrulaştırmaya çalışan yaklaşımı, sonraki yıllarda yaşanan bir dizi siyasal ve kurumsal gelişmenin ardından belirgin biçimde değişmiş, hatta yer yer tamamen tersine dönmüştür. Bu değişim ani değil; her biri ayrı bir hayal kırıklığı ve tecrübenin ürünü olan aşamalı kırılmalarla gerçekleşmiştir.

İlk ciddi kırılma, 1909’daki 31 Mart Vak‘ası ve hemen ardından yaşanan gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu hadise, meşrutiyetin “milletin elindeki bir kuvvet” olarak değil, askeri ve siyasî elitlerin kontrolünde işleyen kırılgan bir mekanizma olduğunu göstermiştir. Olay sonrası ulemanın, özellikle de medrese çevrelerinin kolayca “irtica” suçlamasıyla tasfiye edilebilmesi, Mustafa Sabri Efendi’nin zihninde meşrutiyetin teoride savunduğu denge ile pratikte ürettiği sonuçlar arasındaki ilk büyük çatlağı doğurmuştur. Meşrutiyetin şeriatı koruyacağı iddiası, bu noktadan itibaren ciddi biçimde sorgulanmaya başlanmıştır.

İkinci kırılma, 1913 Bab-ı Âli Baskını ile yaşanmıştır. Bu olay, meşrutiyetin fiilen sona erdiği ve İttihat ve Terakki’nin açık bir parti diktatörlüğüne yöneldiği dönüm noktasıdır. Meclisin, anayasanın ve hukukun varlığının tek bir silahlı müdahaleyle işlevsiz hâle gelmesi, Mustafa Sabri Efendi’nin daha önce savunduğu “meşrutiyet milletin elindeki bir kuvvettir” tezini pratikte hükümsüz bırakmıştır. Bu aşamadan sonra meşrutiyet, artık milletin hükümeti denetlediği bir rejim değil; iktidarın kendi tasarruflarını meşrulaştırmak için kullandığı bir örtü olarak görünmeye başlamıştır.

Üçüncü ve daha derin kırılma, I. Dünya Savaşı yılları (1914–1918) boyunca yaşanmıştır. Savaş şartlarında meclisin etkisizleşmesi, olağanüstü yetkilerle yönetilen bir devlet yapısının ortaya çıkması ve alınan kararların ne dinî ne de ahlakî bir denetime tabi tutulabilmesi, Mustafa Sabri Efendi’yi meşrutiyet fikrinin ahlâkî ve şer‘î dayanaklarını yeniden düşünmeye sevk etmiştir. Bu dönemde, meşrutiyetin “yanlış kişiler yüzünden bozulduğu” fikrinden yavaş yavaş uzaklaşılarak, sistemin kendisinin bu tür istismarları mümkün kıldığı kanaati güçlenmiştir.

Dördüncü kırılma, Mondros Mütarekesi (1918) ve işgal süreci ile belirginleşmiştir. Devletin fiilen otoritesiz hâle gelmesi, meclisin dağılması ve siyasal iradenin parçalanması, Mustafa Sabri Efendi’nin gözünde meşrutiyetin devleti ve dini koruyacak bir “kuvvet” olma iddiasını tamamen geçersiz kılmıştır. Bu dönemde, güçlü ve merkezî bir otoriteye duyulan ihtiyaç düşüncesi ağır basmaya başlamış; meşrutiyet fikri ise zayıflığın ve dağınıklığın sebeplerinden biri olarak görülmüştür.

Beşinci ve en keskin kırılma ise 1920 sonrası Ankara merkezli yeni siyasal düzenin ortaya çıkması ve özellikle 1922’de saltanatın, 1924’te hilafetin kaldırılması ile yaşanmıştır. Bu gelişmeler, Mustafa Sabri Efendi açısından meşrutiyetin yalnızca kötüye kullanılmış bir yönetim biçimi olmadığını, bizzat dinî otoritenin tasfiyesine giden sürecin ana zemini olduğunu açıkça göstermiştir. Artık problem mebuslar, partiler ya da uygulayıcılar değil; yasama yetkisinin millete ait olduğu fikrinin kendisi hâline gelmiştir. Bu noktadan sonra Mustafa Sabri Efendi, parlamenter sistemi ve halk egemenliğini, şeriatın hüküm koyuculuğu ile bağdaşmaz kabul eden net bir çizgiye yerleşmiştir.

Son olarak, Mısır sürgünü yıllarında (1924 sonrası) kaleme aldığı eserlerde bu zihinsel dönüşüm teorik bir çerçeveye kavuşturulmuştur. Erken dönemde savunulan “şeriat ile meşrutiyet uzlaşabilir” fikri terk edilmiş; onun yerine, beşerî iradenin ilahî hükümlerin önüne geçirilmesini esas alan tüm siyasal modeller kökten reddedilmiştir. Böylece II. Meşrutiyet’in ilk yıllarında medrese talebelerine bir görev olarak yüklenen meşrutiyeti savunma çağrısı, yerini meşrutiyet ve demokrasi eleştirisine bırakmıştır.

Bu kronoloji, Mustafa Sabri Efendi’nin fikirlerindeki değişimin bir tutarsızlıktan ziyade, yaşanan tarihî tecrübelerin doğurduğu sert bir muhasebenin sonucu olduğunu; ancak buna rağmen erken dönem metinleriyle sonraki eserleri arasında açık bir teorik gerilim bulunduğunu göstermektedir.

Mustafa Sabri Efendi, siyasi derinlik bakımından yaşadıkça netleşen bir akledişe sahip görünmektedir. Halbuki en başında meşrutiyet idaresi, Avrupai parlamenter bir idare sistemidir. Parlamento olması normal olarak değerlendirilebilir. Fakat parlamentoya Müslümanlar girebildiği gibi, gayrimüslimler de girebilmektedir. Bu durum başlı başına cari hukuku İslam olan bir devlet için nasıl kabul edilebilir. Aslında Perşembenin geleceği belliydi. Nitekim meşrutiyet parlamentosunda kendisinin de şahit olduğu, şer-i şerife aykırı birçok yasa kabul edilmiştir.  

Vekilleri milletin seçtiğini ifade eden Mustafa Sabri, yanılmaktadır. Zira vekiller günümüzde de olduğu gibi, parti genel merkezlerinden belirlenmektedir. Kendisi de Tokat halkına sorulmadan İttihat Terakki Genel Merkezi tarafından mebus olarak belirlenmiştir.

Mustafa Sabri Efendi ve dönemin İslamcıları, İslam’a uygun olmayan meşrutiyet idaresini nasıl savunmuşlar ve birer mebus olmuşlarsa, günümüz İslamcıları da demokratik sistemi ve yönetimi öyle savunmaktadır. Bu gün İstibdadın yerine CHP ve “devletin bekası” endişesi geçmiştir. Oysa bugünkü hükümet, Mustafa Sabri Efendinin muhalefet ettiği İttihat ve Terakkinin yarım bıraktığı her şeyi tamamlamak için çaba göstermektedir. 

 Kaynak: Mustafa Sabri, Talebe-i Uluma, Beyanülhak, cilt II, sayı 33, tarih 29 Haziran 1325 – 12 Temmuz 1909

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir