28 Oca 26 - Çar 9:09:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Mustafa Sabri, Türkçe Tefsir Yazma Meselesi – 2

Mustafa Sabri, Türkçe Tefsir Yazma Meselesi – 2

Modernleşme ile birlikte ortaya atılan ve bir bakıma İslamcılığın üzerine inşa edildiği zemin olarak, görülebilecek olan “Kaynaklara dönüş, Kur’an’ı anlama, Asr-ı Saadete gitmek” fikirler, ilerleyen süreçte büyük itibar gördü. II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte, özellikle Kur’an’ın Türkçeye tercümesi meselesi en çok tartışılan konular arasına girdi. Girmesiyle birlikte bu mesele üzerine tartışmalar da yoğunlaştı.

Bu tartışmalar, modernleşme yanlıları ile gelenekçi diyebileceğimiz İslamcılar arasında sürekli gündem oldu. Tartışmalara müdahil olan ulemadan birisi de Mustafa Sabri Efendidir. Mustafa Sabri Efendi, dönemin neşriyatından olan Millet Gazetesinde, “Türkçe tefsir yazma” tartışmaları üzerine, fikirlerini beyan etmiştir. Mesele üzerine Millet Gazetesinde dört makale yazan Mustafa Sabri Efendinin ilk makalesini daha önce fikiryorum’da paylaşmıştırk. (https://fikiryorum.net/fikir-yorum/mustafa-sabri-turkce-tefsir-yazmak-meselesi/) Bu paylaşacağımız 2. Makale de, Ebradilli Şükrü Efendinin Tercüman-ı Hakikat Gazetesinde Sabri Efendiye yazdığı cevaba cevap olarak Mustafa Sabri Efendi tarafından yazılan makaledir. Biz Şükrü Efendinin Sabri Efendiye yazdığı cevaba ulaşamadık. Dolayısıyla Şükrü Efendinin ne yazdığını bilemiyoruz.

Mustafa Sabri Efendinin mesele üzerine yazmış olduğu 2. cevabı anlaşılabilir olmasını sağlamak amacıyla sadeleştirerek ve hayra vesile olmasını umarak sizlerin ilgisine sunuyoruz.

Mustafa Sabri, Türkçe Tefsir Yazma Meselesi

(“İbradî’lı Şükrü Efendi” Kardeşimize)

Günümüz şartlarına uygun, kusursuz bir Türkçe tefsir yazılarak Kur’an’ın gerçeklerinden herkesin haberdar edilmesi konusundaki fikrimi, dört beş gün önce yazdığım bir makalede belirtmiştim. Dünkü Tercüman-ı Hakikat gazetesinde sizin bu yazıya verdiğiniz cevabı okudum. Makalenizin içeriğinden anlaşılan asıl amacınız, aslında bana cevap yazma zahmeti vermeyecek kadar açık olsa da, bazı düşüncelerim nedeniyle yazınızın tamamen cevapsız kalmasını uygun görmedim. Ayrıca benim makalem, bir hayli dizgi hatasıyla birlikte basılmıştı; özellikle “bir kişinin hiçbir tefsir yardımıyla Kur’an’ı tefsir ve tercüme etme hakkına sahip olamaması” şeklindeki ifade, anlamsız bir hale bürünmüştü. Bu noktayı da ayrıca açıklama ihtiyacı duydum ve bu durum cevap yazmam için bir başka neden oluşturdu.

Öncelikle size bir tavsiyede bulunmak isterim: Kitap şeklinde basılan süreli yayınlar dışındaki günlük gazetelerde, Kur’an ayetlerinin olduğu gibi yayımlanmaması hususu yapılan görüşmeler sonucunda kararlaştırılmıştır. Bundan sonra bu karara uymalısınız. Şimdi asıl konuya dönelim:

Siz diyorsunuz ki: “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe tefsiri olursa, gazete okuyabilen bir kişi bile Kur’an’ın anlamlarından haberdar olur. Eğer böyle bir tefsir olmazsa, sizin dediğiniz gibi bilimlerde uzman olanlar Kur’an gerçeklerini öğrenirken, halk bu önemli faydadan mahrum kalır. Seçkinlerin ve halkın Kur’an’ın anlamlarını bilmesi iyi olmaz mı?”

Ben de diyorum ki; meselenin önemi tefsirin Türkçe veya Arapça olmasında değildir. Önemli olan, tefsirin kalitesine göre içereceği derin ve ince konuların, İslam alimleri arasında yaygın olan bilimleri (önceden bir eğitim alarak) elde etmeden anlaşılıp anlaşılamayacağıdır.

Kendi dilimizi konuşan halkımızı Kur’an’ın anlamlarından haberdar etmek için mükemmel bir Türkçe tefsir yazmadan önce, Arap halkına soralım: Kendi dillerinde yazılmış olan mükemmel tefsirlerden hangisini anlıyorlar? Keşşaf’ın veya Beyzavi’nin üç satırını; Alusi tefsirinin yarım sayfasını anlayabiliyorlar mı? Oysa o bölgedeki okuyucuların dili Arapçadır.

Ancak varsayalım ki Arap halkı —hem tefsirler, hem açıklanan Kur’an dili Arapça olduğu halde— bunları anlıyor olsun; bizim Türkçe tefsir üzerinden Kur’an’ı anlayacak olan halkımızla Kur’an-ı Kerim arasında ayrıca bir dil farkı da mevcuttur! Keşşaf’ı, Beyzavi’yi, Alusi’yi anlamayan Arap halkının durumuna rağmen, kendi halkımıza Kur’an’ı anlatmak için yazacağımız Türkçe tefsir; eğer Keşşaf’tan daha mükemmel, Beyzavi’den daha seçkin, Alusi’den daha ayrıntılı ve özetle bunlardan daha üstün olacaksa, bu büyük görevi tek başına veya ortaklaşa üstlenebilecek kadar kendine güvenen birini aramızda göremiyorum.

Ahmed Midhat Bey meselesine gelince: Siz diyorsunuz ki: “Onun her bilime hâkimiyetini (!) ve yazarlar arasındaki çok değerli (!) konumuna şahit olan akıllara durgunluk verecek (!) eserlerini bilirim. Dinler (!) hakkında en fazla inceleme yapan Ahmed Midhat Efendi gibi bizzat Türkçe tefsir yazmaya girişecek bir heyete ihtiyaç vardır.

Ancak bu değerli kişi ne kadar (sizin istediğiniz veya onun dilediği kadar) her bilimin alimi olursa olsun —ki kendisine olan saygım bakidir— içinde bulunduğumuz dürüstlük ve samimiyet dönemi adına şunu açıkça söylemek zorundayım: Her şeyden önce, Arapça bilmeyen bir adamın Kur’an tefsiri yazmaya kalkışması, bir Fatih medresesi hocasının zırhlı Mesudiye savaş gemisinde baş makinist olması kadar imkansız ve konuyla alakasızdır

Geçmiş döneme ait yapmacık iltifatları ve dalkavuklukları bırakalım; artık ciddi konuşalım. O devirde insanlar, alın teri dökmeden rütbe, maaş ve servet elde edebildiği gibi, İslâmî ilimleri tahsil etmeden de kendini müfessir ilan edebiliyordu.

Mesela sen, benim ders halkamda kaç gün bulundun ki bana “üstadım” diye hitap ediyorsun? Bana gelişigüzel verdiğin bu unvanı, sanki bir yolsuzluk hediyesiymiş gibi hiç tereddüt etmeden kabul mü edeyim? Artık herkes haddini bilmeli; ilim ve fenlerde mensup olduğu alanı belirleyip, uzmanlık sahası dışındaki bilgi alanlarında uluorta uçuşmamalıdır.

Türkçe mükemmel bir tefsir yazılması ve herkesin Kur’an hakikatlerini doğrudan anlaması konusundaki son sözümü de söyleyeyim:

Tıp veya mühendislik ilminin bütün meselelerini, kurallarını ve terimlerini içeren kusursuz kitaplar yazılsın; insanlar sadece bu kitapları okuyarak doktor ya da mühendis olsunlar, yıllarca okul okumaya ihtiyaç duymasınlar. Bu mümkün mü? Değil.

Mümkün değilse şu soruyu sormak gerekir:

Kur’an’ı anlama ilmi olan tefsir, tıp ve mühendislikten daha mı değersizdir ki onu elde etmek için düzenli ve usulüne uygun bir eğitim gerektiği kabul edilmiyor?

Biz Batı ilimlerini öğrenmek için yıllarca okumamız gerektiğini kabul ediyoruz. Ama bu ilimlerle uğraşanların bir kısmı, bizim ilimlerimizi tahsil etmeden de anlaşılabileceğini savunacak kadar onları küçümsüyorlar.

Ülkemizde İslâmî ilimlere karşı bu derece yabancılaşma olması üzücü değil mi?

Tıp ve mühendisliği örnek verdim. Oysa bu ilimlerin özel bir dili bile yokken; Kur’an-ı Kerim, anlaşılabilmesi için birçok ilme ek olarak ayrıca özel bir dil bilgisi gerektirir.

Ben diyorum ki: Kur’an’ı anlamak isteyenlere, bu ilimleri ve bu dili öğretelim. Çünkü tefsiri anlamanın başka yolu yoktur. Bir kitabın Türkçe yazılmış olması, tıp ya da mühendislik kitaplarının Türkçe yazılması gibi tek başına yeterli faydayı sağlamaz.

Az önce Mu‘tezile’den söz ettiğimde aklıma geldi: Makalenizde “Hâlâ Mu‘tezile ile mi uğraşacağız?” diyordunuz. Bu düşünce sizce de bayağı değil mi?

Mu‘tezile ortadan kalkmış olsa bile, onların delilleri hâlâ ayaktadır. Ayrıca Mu‘tezile, geçmişte yaşamış birtakım şahıslara mahsus bir isim değildir. Bugün her kimin fikri onların nazariyelerine meylediyorsa, o da Mu‘tezilî sayılır.

Sakın Mu‘tezile’nin nazariyatını da —Türkçe tefsir yazma meselesini ve yazılsa bile mükemmel bir tefsiri anlamanın mümkün olduğunu küçümsemek gibi— ikinci ya da üçüncü bir çocukluk yaparak hafife alma.

Çünkü onların nazariyeleri, bugünkü “yeni muhaliflerin” itirazlarından çok daha sağlamdır. Mutezile, Ehl-i Sünnet kelamcılarının dayandığı ilim kaidelerini bilerek ve anlayarak itiraz etmişlerdir. Bugünküler ise okumadan, anlamadan itiraz etmekle yetiniyorlar.

Fatih dersiamlarından Mustafa Sabri, 23 Ağustos 1324

Kaynak: Mustafa Sabri, Türkçe Tefsir Yazmak Meselesi, Millet, cilt I, sayı 34, tarih 07 Eylül 1908 –

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir