Türkiye’de İslamcılığın geçirdiği dönüşümü anlamak için çoğu zaman teorisyenlere ya da akademik metinlere başvurulur. Oysa bazı figürler vardır ki, bizzat kendi hayat seyirleri ve kullandıkları dil, bu dönüşümün en çıplak ve dolaysız izlerini taşır. Abdurrahman Dilipak, bu bakımdan Türkiye’de İslamcılığın son kırk yılını izlemek için en “canlı” örneklerden biridir.
Dilipak’ı önemli kılan şey yalnızca uzun süredir kamusal alanda görünür olması değil; İslamcılığın sistem karşıtı bir söylemden, iktidar merkezli ve kültür savaşçı bir dile evrilmesinde oynadığı sembolik roldür.
1. Kurucu Dönem: Radikal ve Sistem Karşıtı İslamcılık
1980’ler ve 1990’lar boyunca Abdurrahman Dilipak, Türkiye’deki İslamcı söylemin “muhalif” kanadında yer aldı. Bu dönemdeki yazılarında:
Kemalist devlet yapısına,
laikliğin baskıcı yorumuna,
Batılılaşma elitlerine
yönelik sert bir eleştiri dili hâkimdi.
Bu dönem Dilipak’ında İslamcılık:
devlete karşı mesafeli,
ahlaki üstünlük iddiası taşıyan,
“mazlumluk” ve “kuşatma” duygusuyla örülü
bir karaktere sahipti.
Bu yönüyle Dilipak, Türkiye’deki klasik İslamcı pozisyonun tipik bir temsilcisiydi: “ iktidarı ele geçirmekten çok, iktidara karşı hakikati savunma iddiası” öne çıkıyordu.
2. İktidar Yakınlaşması: İslamcılığın Normalleşmesi ve Ehlileşmesi
2000’li yıllarla birlikte AK Parti’nin iktidara gelişi, yalnızca siyasal alanı değil, İslamcı söylemi de dönüştürdü. Dilipak bu süreçte:
AK Parti’yi “vesayetle mücadele eden İslamî bir fırsat” olarak okudu,
İktidarı destekleyen, meşrulaştıran bir dil benimsedi.
Bu dönemde önemli bir kırılma yaşandı:
İslamcılık, “ahlaki muhalefet dili olmaktan çıkarak”, devlet aklına yakın bir pozisyona evrildi.
Dilipak’ın yazılarında artık:
“biz” devletle özdeşleşiyor,
eleştiri dili yumuşuyor,
iktidarın hataları “daha büyük tehditler” gerekçesiyle tolere ediliyordu.
Bu, Türkiye’de İslamcılığın ilk büyük paradoksudur.
Bir zamanlar eleştirdiği iktidar pratiğini, “bizden olduğu” için savunmak.
3. Kültür Savaşları ve Komplo Söylemi: Popülist İslamcılığın Yükselişi
2010 sonrası dönemde Dilipak’ın söylemi belirgin biçimde değişti. Bu dönemde:
küresel komplo anlatıları,
kültür savaşları,
ahlaki panik söylemleri
ön plana çıktı.
İslamcılık artık:
yapısal eleştiriler üreten bir ideoloji değil, sürekli “tehdit” ve “düşman” üreten,
toplumu ahlaki kamplara bölen
bir popüler söyleme dönüştü.
Bu aşamada Dilipak, İslamcılığın **entelektüel damarından koparak**, geniş kitlelere hitap eden ama kavramsal derinliği zayıflamış bir figür hâline geldi. İktidarın kültürel hegemonyasını savunan bir “ideolojik muhafız” rolü öne çıktı.
4. Kopuş ve Yalnızlaşma: İslamcılığın Kendi Çocuklarını Yemes
2020’li yıllara gelindiğinde Dilipak ile iktidar arasındaki ilişki bozuldu. Eleştirel çıkışlar:
önce marjinalleştirildi,
ardından açık çatışmaya dönüştü.
Bu noktada ortaya çıkan tablo çarpıcıdır:
Bir dönem iktidarı savunan Dilipak, aynı mekanizmalarla dışlandı.
Bu durum, Türkiye’de İslamcılığın yapısal sorununu açık eder:
İslamcılık, iktidarla kurduğu ilişkiyi ahlaki ilkelere değil, sadakat ilişkisine dayandırdığında; eleştiri
yapan her figür, er ya da geç “öteki” hâline geliyor.
5. Genel Değerlendirme: Dilipak Ne Anlatıyor?
Abdurrahman Dilipak’ı dikkate değer kılan şey, tutarlılığı değil; dönüşümünün açıklığıdır. Onun serüveni bize şunları gösterir:
İslamcılık, muhalefet konumundayken ahlakî bir dil üretebilir.
İktidar merkezine yaklaştıkça bu dili kaybeder.
Gücünü kaybettiğinde ise ya radikalleşir ya da yalnızlaşır.
Dilipak örneği, Türkiye’de İslamcılığın:
entelektüel krizini,
popülizme kayışını,
ahlaki iddia ile siyasal pratik arasındaki kopuşu
açık bir şekilde göstermesi bakımından öğretici bir vakadır.
