21 Oca 26 - Çar 9:09:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Hicret ve Rasûlullah’ın(as) Hicreti (2)

Hicret ve Rasûlullah’ın(as) Hicreti (2)

      Rasûlullah’ın( as)Hicreti

      Bundan önceki yazımda  “ Hicret “ kavramı üzerinde durmuştum. Bu yazımda ise hicretin Rasûlullah (as) ‘ın şahsında nasıl neşvünema bulduğunu ve bu noktadaki hareket stratejileri  üzerinde durmak istiyorum. Mekke’de bir kişi ile başlayan İslami hareketin, fertten cemaate, cemaatten devlete giden yolda hicretin ne kadar önemli bir yer tuttuğunu ve bu yolda takip edilen usul- metot üzerindeki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Çünkü istiyorum ki bu usul tarih sayfaları arasında kalan bir bilgi birikimi değil, bizim de usulümüz olsun. Daha açık bir ifadeyle Rasûlullah (as)’ın hicreti konusunda bir siyer bilgisi ( ki bu siyer kitaplarında en küçük ayrıntısına kadar vardır) vermek yerine kısmi kesitler alarak usul konusunda bazı çıkarımlar yapmak istiyorum. Bu konuya girmeden önce şunu ifade etmek isterim ki Rasûlullah( as) vahye muhatap olmadan önce de mümtaz bir şahsiyet idi. Puta tapan bir toplum içersinde yaşamasına rağmen asla puta tapmamıştır. Ahlaksızlığın en kötüsünün hayat tarzı olarak yaşandığı bir yerde , ilk inen surelerden olan Kalem Suresi  ayet 4 ‘de belirtildiği gibi

“Muhakkak sen yüce bir ahlak üzerindesin “

ifadesiyle de ahlakın zirvesinde olduğu teyit edilmiştir. Yani Peygamberimiz Allah Azze ve Celle tarafından korunmuştur. Daha sonra vahiyle inşa olunan sevgili Peygamberimiz “ Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim “ buyurarak, Kur’an ahlakının canlı bir tercümanı olmuştur. Bir başka ifadeyle Kur’an’ın ayağa kalkıp yürüyen şekline dönüşmüştür. Şimdi böyle güzel özelliklerle mücehhez olan sevgili peygamberimizin hicret konusundaki stratejileri  üzerinde durabiliriz.

             Peygamberimiz( as) birinci Akabe biatında Ensar’ın talebi üzerine, İslâm’ı tebliğ etmek için Mus’ab b. Umeyr’i Medine’ye gönderdi. Medine’de çok güzel bir ortam vardı. Artık tohum aradığını bulmuştu. Bir sene sonra yaklaşık yetmiş beş kişilik bir Ensar grubu Peygamberimizle ikinci defa Akabe’de buluştular. Peygamberimiz( as) onlardan kendi canlarını ve mallarını korudukları gibi kendisini ve mü’minleri koruyacaklarına dair söz aldı. Orada bulunan Ensar’dan Abdullah b. Revaha, Ya Rasûlullah biz bunu yaparsak bize ne var diye sordu. Rasûlullah ( as) cennet deyince, biz bunu ne azaltırız ne de çoğaltırız, biz varız dedi. Orada bulunan diğer Ensar grubu da ayni şeyi tekrar ettiler. Allah( cc) onların hepsinden razı olsun. Bunun üzerine Peygamberimiz Mekke’de bulunan müslümanların Medine’ye hicret etmelerini istedi. Müslümanlar, gerektiğinde malını – mülkünü hatta hiç tereddüt etmeden eşini ve çocuklarını Mekke’de bırakarak Medine yollarına düştüler.  Burdan çıkarabileceğimiz en önemli sonuç: Her Mekke’nin bir Medine’si olmalı …

           Hz. Ebu Bekir de Resûlullah’a ( as) hicret etmek istediğini söylüyor. Rasûlullah( as) da kendisine olduğun yerde kal diyor ve o an için başka bir şey söylemiyor. Bu ne demektir ? Birisine sır vermek demek aslında ona yük vermek demektir. Dolayısıyla bilgi ne zaman kullanılacaksa o zaman verilmelidir. Daha sonra Peygamberimize de hicret etmesiyle ilgili izin veriliyor. Peygamberimiz( as) tam öğlen sıcağında hemen hemen herkesin uykuda olduğu bir zaman diliminde başı sarılı olarak Hz. Ebu Bekir’in evine geliyor ve Hz. Ebu Bekir’le yalnız görüşmek istiyor. Kısacası bütün gizlilik tedbirlerine uyuluyor. Peygamberimiz ( as) , Ebu Bekir’e, kendisi için izin verildiğini ve birlikte hicret edeceklerini söylüyor. Bu,  Hz. Ebu Bekir’i son derece memnun ediyor. Gerçekten Ebu Bekir için ne büyük bir onurdur bu…Bu tehlikeye karşı canı pahasına onu korumak demektir.

Hicretle ilgili yapılması gereken tüm işler en ince teferruatına kadar değerlendiriliyor. Bu arada müslümanların Mekke’yi peyderpey terk etmeleri, Mekke müşrik devletini çok endişelendiriyor, onların korkularını arttırıyor. Bu işi kendilerine göre kökten halletmek istiyorlar. Yani Rasûlullah’ın( as) varlığını ortadan kaldırmak istiyorlar. Bunun için,  Dâru’n-Nedve’de Ebu Cehil başkanlığında toplanan müşrik elebaşları, her bir kabileden birer kişi seçerek Peygamberimize suikast planı hazırlıyorlar. Böylece Haşimoğulları kan davası sürdüremeyecek diyetle yetineceklerdi.  Allah Azze ve Celle onların tuzaklarını başlarına geçiriyor ve sevgili Peygamberimizi Cebrail vasıtasıyla bu işten haberdar ediyor. Peygamberimiz, Hz. Ali’yi çağırıyor ve kendi yatağında yatmasını söyleyip kendisine emanet edilen malların sahiplerine teslim edilmesini istiyor. Hz. Ali her an ölümle karşı karşıya kalınabilecek böyle bir teklifi ama fakat demeden derhal kabul ediyor. Çünkü Hz. Ali ‘ Peygamberin canı mü’minlerin canlarından daha önde gelir’ ilkesine bütün kalbiyle teslim olmuştu. Düşünebiliyor musunuz! ?Siz; sizi öldürmeye gelen hainlerin hem mallarının koruyuculuğunu yapıyorsunuz hem de mallarının kendilerine iade edilmesini istiyorsunuz… Bu ne büyük bir ahlaki erdemlilik… Evin etrafı gece vakti hainler tarafından sarılmış , Peygamberimiz evin içinde, Hz. Ali de Peygamberimizin yatağında… İşte korkunç manzara bu… Sevgili Peygamberimiz Yasin suresini okuyarak evden ayrılıyor, hainler bunun farkına bile varamıyorlar. Peygamberimiz doğrudan Hz. Ebu Bekir’in evine gidiyor. Bu arada uygun bir zamanı bulduklarını sanan suikastçılar eve giriyorlar. Bir de ne görsünler  yataktaki kişi Hz. Ali . Şaşırdılar, çünkü Peygamberimizin eve girişini bizzat görmüşlerdi. Kadir- i mutlak Rabbimiz , Peygamberini korumuştu.

             Peygamberimiz kendi evinden ayrıldıktan sonra hemen Hz. Ebu Bekir’in evine gidiyor ve beraber yolculuk planı yapıyorlar. Düşmanı şaşırtmak için güney istikametine gidip Sevr mağarasına varıyorlar.  Mağarada üç gün kalıyorlar. Hz. Ebu Bekir , henüz on yaşlarında olan oğlu Abdullah’ı müşriklerin yanlarında oynamasını ve gece mağaraya gelerek kendilerini bilgilendirmesini , kızı Esma’yı akşamları gizlice gelip yiyecek getirmesini ve azatlı kölesi olan Amr b. Füheyre’ye de çobanlığını yaptığı koyun sürüsünü mağara yakınlarına getirerek gelen giden izlerin kaybolmasını sağlıyor.  Buna ilaveten kızı Esma’yı daha önceden ücretle tuttuğu Abdullah b. Uraykıt’a gönderiyor ve Esma ona,  bakımı ile mükellef olduğu iki deveyi üç gün sonra mağara yakınlarına getirmesini söylüyor. Bizim burdan çıkaracağımız sonuç şudur: Önce fiili dua sora kavli dua yani tedbir – Takdir- tevekkül- samimiyet- azim ve kararlılık…Şüphesiz buradaki sıralama çok önemlidir. Bu vesileyle Abdullah b. Uraykıt  üzerinde kısaca durmak istiyorum : Abdullah b. Uraykıt her şeyden önce müşrik bir kişidir . Fakat işinin ehli bir kişidir , yani liyakat  sahibidir . Demek ki kişide aranılacak ilk vasıf liyakat sahibi olmaktır . Ondan sonra diğer gerekli özellikler araştırılmalıdır. Abdullah b. Uraykıt  Medine’ye giden tâli yolları çok iyi bilmektedir. Ebu Bekir’in kendisini yakinen tanıdığı ,dürüstlüğüne itimat ettiği , güvendiği bir kimsedir.

 İşin bir başka yönü de develerin dikkat çekilmeden mağaranın yakınına götürülmesidir. Bunu bir müslüman yapsa dikkat çekebilirdi. Her şey en ince noktasına kadar düşünülmüş, görev taksimi yapılmış, herkes görevini tam olarak ifa ediyor. İşte yukarda bahsettiğimiz fiili dua budur

            Müşrikler iz sürücüleri ile birlikte mağaranın yakınına hatta mağaraya kadar geliyorlar. Hz. Ebu Bekir çok endişeleniyor ve şöyle diyor: Ya Rasûlullah ! Ayaklarının ucuna baksalar bizi görecekler. Peygamberimiz “ Korkma ! Allah bizimledir.  üçüncüleri Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki “ diyor.

 Kaynaklarımızda mağaranın ağzının örümcek ağı ile örtüldüğü ya da güvercin yuvasının olduğu şeklinde rivayetler de vardır. Fakat şunu hemen  ilave etmek isterim ki Kadir- i Mutlak Rabbimiz gerektiğinde evlerin en zayıfı olan örümcek yuvasıyla da olsa Peygamberini korumaya muktedir. Şüphesiz Rabbimiz en doğrusunu bilir. Anladığım kadarıyla Allah onların sadece kalblerini değil aynı zamanda idraklerini de kör etmişti. Çünkü hiç birisinin aklına eğilip mağaraya bakmak düşüncesi gelmedi. Böylece müşrikler ümitsiz bir şekilde Sevr mağarasından ayrıldılar. Daha sonra üç günlük süre dolduğunda Abdullah b. Uraykıt  da  iki devesi ile dağın dibine gelmişti. Aslında buradaki üç günlük süre müşriklerin buradan uzaklaşmaları için çok önemlidir. Çünkü burda hiç bir sonuç elde edemeyen müşrikler tamamen bu muhitten çekilmiş oldular. Böylece yola devam için uygun ortam oluşmuş oldu.

Peygamberimiz( as), Hz.Ebu Bekir, Abdullah b. Uyarkıt rehberliğinde sahil yolunu takip ederek Medine’ye doğru yola koyuldular. Dikkat çekmemek için gündüzleri dinlenip geceleri yollarına devam ediyorlardı. Mekke müşrikleri Rasûlullah ( as) ile arkadaşı Ebu Bekir’i bulup getirene yüz deve vermeyi vaat etmişlerdi. 

            Bir gün Mudlicoğullarından  bir grup aralarında Süraka b. Malik olduğu halde otururken kendilerinden bir adam gelerek ben biraz önce, sahilde birkaç karartı gördüm diyor. Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Süraka, dikkat çekmeden hemen atına binip o istikamete doğru atını hızlıca sürüyor. Tam Peygamberimize yaklaşacağı sırada atı tökezliyor ve Süraka attan düşüyor ve bu durum üç defa tekerrür ediyor. Süraka başına gelenin bir kaza olmadığını ve bunları yakalayamayacağını anlıyor. Resûlullah’a( as) seslenip kendisiyle konuşmak istediğini söylüyor. Rasûlullah( as) duruyor ve Süraka ile bir süre konuşuyor. Süraka’nın kalbi yumuşuyor. Rasûlullah’tan özür diliyor. Sonra onlara yol azığı ve kıymetli eşya teklif ediyor.  Resulullah( as) ve Hz. Ebu Bekir bunlara ihtiyacımız yok fakat bu olaydan kimsenin haberi olmasın, diyorlar. Süraka, Resûlullah’a( as) durumlarını kimseye söylemeyeceğini, yolculuklarına güven içinde devam etmelerini söylüyor.Kendisi de atına binerek geri dönüyor. Dönüş yolunda karşılaştığı ödül avcılarına, ben bu taraflara baktım buralarda yok diyerek onları başka istikametlere yönlendiriyor. Allah’ın hikmetine, takdirine bakın ki, sabahleyin Resûlullah’a ( as) ve arkadaşını öldürmek için yola çıkan Süraka, akşamleyin onları korumak maksadıyla yola çıkanları geri çeviriyor. Allah Azze ve Celle yolunda gidenlerin yollarını açıyor . Elhamdülillah… Rasûlullah( as) ve arkadaşı uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Küba’ya ulaşıyorlar.  Bu arada Hz. Ali de Küba’da onlara kavuşuyor. Rasûlullah( as) hemen orada Küba Mescidini inşa ediyor sonra da Medine’ye ulaşıyorlar.

Buradan anlıyoruz ki, mescid İslâm tarihinde son derece önemlidir. Çünkü o zaman mescid, günümüzde olduğu gibi sadece namaz kılınan bir yer değil tüm devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı bir yerdi.

           Son Söz

           Bazı olaylar vardır ki insanlık tarihi için büyük etkiler bırakarak tarih içinde önemli bir yer alırlar. İşte hicret de, Müslümanlar için İslâm tarihinde bunlardan birisi olarak hak ettiği yeri almıştır. Hz. Ömer de kendi halifeliği döneminde, tarih sayfaları arasında unutulup kalmaması için, önemine binaen büyük bir ferasetle Hicri takvimin başlangıç tarihi olarak Peygamberimizin hicret tarihi olan 622 tarihini esas almıştır. Gerçekten bu olay öyle büyük bir olaydır ki , bakıyorsunuz; bir yanda malını – mülkünü hatta eşini , çocuklarını bırakıp göç eden bir grup ( Muhacir); diğer yanda daha önce kendilerini hiç görmedikleri halde onlara kucak açmış, tüm imkanlarını onlarla paylaşmaya hazır bir başka grup( Ensar) …Onları tasvir eden şu ayete bir bakar mısınız:

          “ Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri bir zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir “ ( 59/9).

        İşte hicret böyle bir cemaatin oluşmasına vesile olmuştur. Sadece bu mu? Hayır ; belki de en önemli sonuçlarından birisi böyle bir cemaatin ‘devlet’ le taçlanmasıdır. Yani Medine’de bir İslâm devletinin kurulmasıdır.

        Selâm ve muhabbetle,

           

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir