Kapitalist nitelikli sömürü/soygun/vurgun düzeni nasıl bir şeydir: Zulüm nasıl kanıksanır özetleyelim..
Önce anlaşılması gereken husus her hangi bir üretim sürecine katılan unsurlar ve maliyet hesabı.
Üretim unsurları 4 tane: Hammadde-girişimci-sermaye (makina-teknoloji vs için kullanılan kredi)-emek..
Bir birimlik üretimin maliyeti 4’e bölünür.
Dağılım şöyle: emek bir birim %25. Hammadde bir birim %25.
Girişimci bir birim %25. Sermaye/kullanılan kredi bir birim %25..
Teoride üretim unsurları eşit katılım ve paylaşım sağlar. Dolayısıyla üretim maliyetine uygulanacak kâr da eşit oranda dağıtılır.
Gerçekte nasıl oluyor?
Hammadde topraktan çıkartılan madenlerdir. Toprak bütün herkesin ortak malıdır. Fakat üretim sürecine girdiğinde müteşebbisin mülkü olur. Dolayısıyla müteşebbisin kendisi ve hammadde birlikte pay %50’e çıkar.
Kredi (bankacı) %25 pay alır.
Emek %25 pay alır. Toplamda %100 olur..
Burada gizlenen bir şey var: Emek olmadan üretim olmaz. Makine hammadde kendiliğinden bir şey ifade etmez. Bunların üretime dönüşmesi için muhakkak emek şarttır.
Ama iktisadi kuramda üretimde emeğin payı düşük kalır: %25.
Müteşebbis veya patron, üretimden elde ettiği karı yeniden üretime sokar. Karını katlar. Buna emeğin sömürüsü, artı değer deniyor.
Marksistler, emek “en yüce değerdir” prensibini buradan çıkartır. Marksist teoride en büyük payı emek almalıdır.
Kapitalizm, emeği metaa indirger; toprak makine sermaye gibi bir üretim unsuru yapar. Dolayısıyla emek, üretim sürecinde nesnelleşir. Satın alınan bir metaa dönüşür…
İktisat biliminin üretimle ilgili bu özetinden sonra gelelim yukardaki verilen örneğin izahına:
Herhangi bir şeyi (tarım-sanayi-hizmet sektörü fark etmez)
100 lira maliyetle ürettiğinizde,
100 liranın üstüne
üreticinin kullandığı kredi faizi (bu günkü şartlarda %60 oranla) 60 lira eklenir ve ikisinin toplamı 160 Lira olur.
160 liranın üstüne üretici karı eklenir (normalde %25’dir) 40 lira eklenir, üçünün toplamı 200 lira eder.
Devlet 200 lira üzerinden %20 KDV vergisi alır.
Dördünün toplamı toplam 240 lira eder…
İster gömlek üretim ister otomobil, ister elektrik süpürgesi üretim ister domates.. fark etmez; hesap böyle yapılır.
Bu bir birim üretimin maliyetini gösterir…
Gelelim ikinci aşamaya:
Bu ürünün market benzeri bir satıcı/dağıtıcı aşamasına.
Bunlar ürünü 240 liraya alır. Bunun işletme, lojistik, personel, depolama vs için kullandığı kredi faizi (%60 hesabıyla) 144 liradır: İkisinin toplamı 384 lira olur
Bunun üzerine (%25) satış karı 96 lira yüklenir: Buranın toplamı 480 lira olur.
Ve son olarak devlet bu toplam üzerinden (%20 KDV) 96 lira vergi alır: Buranın toplamı 576 lira olur. Yani satış fiyatı/etiket fiyatı olur.
Özetle: 100 liraya çıplak mal edilen bir ürün tüketiciye 576 liraya satılır.
*Karın %25’in üstünde olduğu mamüller bu hesapta yok..
*Bu hesapta
Üretici ne kar etti? 40 lira. Satıcı ne kar etti?
96 lira. Bankacı ne kar etti? 204 lira.
Devlet ne kar etti? 136 lira.
Yani, çalışandan çok çalışmayan, üretenden çok üretimden “haraç” alan iki kişi/kurum var (bankacı ve devlet). Hem üretici, hem tüketici bir güzel kazıklanıyor!..
*Bi şey daha: Devlet üretimden ve satıştan aldığı (KDV vergisi) vergilerden sonra, edilen kardan ayrıca “gelir ve kurumlar vergisi” de alacak.
*Bir şey daha: Üretici ve satıcı ödediği KDV’yi kendisi öder, devlet adına tahsilat yapar ama bunu satış fiyatına (tüketiciye) ekler. Yani gerçekte bu vergiyi ödemez, tüketiciye yükler.
*Bi şey daha: Bankacıya ödenen kredi faizleri gelir ve kurumlara vergisinden düşülür. Yani faizi de tüketici öder.
Kapitalist nitelikli serbest pazar ekonomisindeki sömürüye bakın sömürüye!
Bunu bir tüketici bilmez. Bunu bir ilahiyatçı bilmez. Bunu bir Müslüman bilmez. Ama bu işlemi herkes normal kabul eder.
Bunu kim bilir?
Müteşebbis, satıcı ve bankacı bilir. Ve devlet bilir…
Rakamlara boğduk ama kapitalist iktisat biliminden bir ders vermiş olduk!
Gazali yaşıyor olsaydı var ya; bundan büyük zülüm olmaz; vergi vermeyin ey ahali derdi! Şaka yapmıyorum: Geçmişte İslam alimleri bunu yaptı. Fazladan, keyfe keder vergi koyan sultanlara vergi ödemeyin diyen alimlerimiz oldu: Büyük fıkıhçı
İmam Serahsi bunlardan biriydi. Bu sebeple kuyuya atılarak cezalandırıldı; fetvayı geri çekmediği için…
Bu vesileyle gelelim devlet denen en büyük otoriteye; kural koyana!
Ahali, güvenliğimizi sağlıyor, düzen tesis ediyor diye devleti eleştirmez. Devlet bunu bilir ve vaz geçemediği şatafatı için vergiyi artırdıkça artırır. Yetmezse paranın değeriyle oynar yine vergi toplar…
İslam hukukuna göre devletin mülkü olmaz çünkü kendisi halkın mülküdür.. Keza devletin parasıda olmaz. Onun parası, kamu hizmetlerini görmek için topladığı vergidir.
Yani mülk, millet denenin ortak malıdır; para, milletten toplanan vergilerdir.
Devlet vergiyi niye toplar? Kamu hizmetlerini görmek için: ulaşım, iletişim, barınma, adalet, güvenlik, eğitim, sağlık, yol, kanalizasyon… vs işleri için.. Ve bu işleri yapan memurlarının maaşlarını ödemek için.
Yani devlet, yapacağı kamu hizmeti kadar vergi toplar..
Şimdi sömürü nün daha büyüğüne gelelim. Devlet yaptığı yoldan köprüden, ürettiği enerjiden, açtığı kanalizasyondan, iletişimden, eğitimden, sağlıktan, sudan vs. ayrıca para/vergi alır.. Oysa bu hizmetleri bedavaya vermesi gerekir. Çünkü bu hizmetler için yaptığı yatırımların parasını daha evvel vergi olarak almıştı. Yani bu hizmetleri bedavaya yapması gerekir.
Küresel ekonomik sömürü sistemi özelleştirme furyası denen sömürü aşamasına geçtiğinde, sömürü katlanır: Nasıl?
Halktan toplanan vergilerle yapılan yatırımları (okul sağlık iletişim ulaşım barınma vs kurumlar) devlet özel şirketlere satar. Bunu halka, adıl sahiplerine sormaz. Canı kime istiyorsa, kelepir fiyata devreder.. Oysa buna hakkı da yetkisi de yoktur.
Devlet bu satıştan elde ettiği parayı ne yapar Sahiplerine (halka) mı dağıtır?.. Hayır.. şatafata harcar.. birilerine kıyak geçer.
Satılan bir yatırımı alan şirket ne yapar? Bu yatırımın hizmetlerini kazık fiyata halka tekrar satar! Halk
bunları bilmez.. Çünkü anlamaz.. çünkü ikna edilir. Nasıl?
Herkesin ezberlediği şu sloganlara bakınız: İlerleme. Üretim. Yatırım. İstihdam. kalkınma. Büyüme. Zenginlik. Refah. Kişi başına düşen milli gelir.. vs
Buradan İslamcıların devlet anlayışına geçelim.
Modern bir devlet bunu yapıyorsa, İslamcıların devleti başka türlü mü yapıyor? Hayır. Aynısını yapıyor.
Ve İslamcı haktan, hukuktan, adaletten bahsederken buralara hiç uğramıyor! Nerde kaldı hak, hukuk, adalet?!
Çünkü islamcı İslami devletin varlık sebebini bilmiyor.. Bizimde bir devletimiz olsun deyip duruyor..
Bitirelim: İster sülaleden geçmiş olsun ister demokratik sistemden çıksın
tarih boyu diktatörler
Müslümanlardan asla hoşlanmadı: Hep bunlardan korktu. Neden?
Çünkü Müslümanlar, diktatörlere değil, diktatörlerinde üstünde olan bir otoriteye/Allaha itaat ettiler/ederler.
Şimdi, adı ne olursa olsun bu nitelikteki bir devlet, bir diktatör Müslümanlardan hoşlanır mı? Elbette hoşlanmaz O sebeple diktatörler sadece Müslümanlardan korkarlar. Korktular..
Müslümanların en bariz vasıfları neydi? Adil olmaları.
Adaletse, ayet/lafız tekrarı değil, hayal hülya değildi; gerçek olandı, gerçek hayatta görünendi..
Çok uzattın denmezse
yeri geldiği için söylemek vacip oldu!
Pakistan’da her İslami cemaatin bir partisi var. Bunlar seçimlere giriyor. Ve her biri %3-5 arası oy alıyor…
Pakistan “pak-islam” yurdu, ülkesidir. Yani İslami devlettir..
Burda laik partilerde var. Bunlarda seçimlere girer. Ve iktidarı hep bunlar oluşturur. Çünkü seçmen oyunun fazlasını bunlar alır.
Bu nasıl oluyor?
Burayı anlarsak yukarda anlattıklarım daha açık anlaşılacak.
İslami partiler, dini bir konuda, halka meydana çıkın dediğinde,
milyonlar sokağa çıkar. Protesto yapılır. Sebep muhakkak bir dini meseledir. Diyelim gavurlar Peygambere hakaret etti, içerde laikler açık bir farzı ihlal etti, İsrail Filistin’e saldırdı.. vs vs..
Ama seçim zamanı geldiğinde İslami partiler nal topluyor! İktidara gelemiyor? Bu nasıl oluyor? Seçim zamanı bizimkiler ayet konuşur, hadis konuşur, İslami tebliğ yapar!!!
Laik partiler, asgari ücretten bahseder, yatırımdan üretimden kalkınmadan bahseder: Evsizlere ev, arabasızlara araba verileceğinden bahseder: Yoksullara dağıtılacak yardımdan bahseder… Yani yönetim işlerinden bahseder. Yani adaletten, eşitlikten, özgürlükten bahseder.
Ve Pakistan’ın Müslüman seçmenleri, yaşadığı yoksulluk gerçekliğini, adaletsizliği düzelteceği umuduyla laik partileri destekler;
İslami partilerin bu işleri anlamadığını, düzeltemeyeceğini bilir.
Ez cümle, Pakistan örneği üzerinden Müslümanlar İslam’ın gerçek hayatla ilişkisini kuramıyor.. İslam’ı hayat nizamına dönüştüremiyor.. Adalet hak özgürlük işlerini dinin dışında görüyor!
Fakat bu arada bol döküm Kur’an konuşuyor, hadis konuşuyor, fıkıh konuşuyor; tebliğ yapıyor!! Ama
dinle hayatı bütünleştirmiyor! Dğni ahiret hayatına hastediyor! Dini gerçek hayattan, yaşanılan hayattan kopartıyor!! Dini salt bir inanca ve belli sayıda ibadetlere dönüştürüyor…
Şimdi iki yüzyıllık hikâyemizde hiç bir Müslüman toplum yöneticileri, İslamı bir hayat nizamı, adil ve özgür bir toplum sistemi yapmadı.. Din bir inanç olgusundan öteye geçmedi..
Dolayısıyla hangisi olursa olsun, devleti ele geçirdiyse, iktidara geldiyse
gavurlar nasıl yapıyorsa onları taklit ettiler..
Adalet, hakkaniyet, özgürlük buralara uzak kaldı! Dolayısıyla dünyanın en cahil bırakılmış, yoksullaştırılmış toplumları olduk..
Doğal olarak devletlerimiz iktidarlarımız oldu ama yoksulluk, sefalet, eşitsizlik, soygun, vurgun kaçınılmaz oldu:
Ve ayet “zalime destek olmayın yoksa ateş sizi bekliyor olacak” dese de! Burayı anlamadık!
Çünkü zalimi dini terimlere sıkıştırdık! Hayali örneklere dönüştürdük! Anlaşılmaz kıldık!
Ve kendi zalimimiz desteklemeyi cihat yaptık!