29 Mar 26 - Paz 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Nasıl ABD Sever Olduk

Nasıl ABD Sever Olduk

Bugüne 3 günde gelmedik

1951 yılıydı.

Türkiye Amerikanın 1881’de geçirdiği Bern Telif Hakları Protokolünü imzaladı.

Protokole göre, yayın tarihinin üzerinden 10 yıl geçmiş kitaplar anlaşmayı imzalayan ülkelerde telif parası ödemeden basılabilirdi.

Demirtas Ceyhun o dönemi söyle anlatmaktadır:

‘DP Hükümetinin bu protokolü imzalamasının hemen ertesi gününden itibaren Amerikan elçilik görevlileri koltuklarının altlarında yayın tarihleri üzerinden 10 yıl geçmiş kitaplarla 

-“bu kitabı yayımlarlarsa tek kuruş telif ödemeyeceklerini,  söyleyerek, yayın evlerini dolaşmaya başladılar

– Ancak kimse yüz vermeyince bu kez kitapları kendileri Türkçe’ye çevirtip basmaları için yayın evlerini dolaşmaya başladılar.

– O da olmayınca bu sefer, “Eğer kitapları basarsanız ne telif ücreti ne tercüme ücreti ödeyeceksiniz üstelik Amerika Hükümeti basılan her kitaptan 1000 adet satın alacak” diyerek yayınevi yayınevi dolaşmaya başlayınca sözcüğün tam anlamıyla Amerika ile ilgili kitap yayımlamamış yayınevi kalmadı.

Demirtaş Ceyhun, Amerikalıların satın aldıkları biner adet kitabın üzerine “Amerikan halkından Türk halkına armağandır” diye yazıp Türk ordusuna verdiklerini, Genelkurmay’ın buyruğuyla bütün birliklerde akşam dinlenme saatinde askerlere bu kitapların okutulduğunu da söylemektedir.

Dönemin Cumhuriyet gazetesinin bir haberinde de Amerikan Haberler Servisi’nin 1025 İngilizce kitabı, Heybeliada’daki Deniz Harp Okulu’na “takdim ettiği” bildirilmektedir.

1959 yılında döviz sıkıntısı nedeniyle Kambiyo Müdürlüğü tarafından kitapçılara bir tezkere gönderilerek gazete, kitap ve mecmua ithalinin durdurulduğunun bildirilmesine karşın, Amerikan yayınları bu kapsamın dışında bırakılmıştır.” Acar, s. 166. 

Cangül Örnek, 1950’li Yıllarda ABD ile Buluşma, s:55

Üç günde böylesine Amerikancı olmadık. Uzun süredir çalışıyorlar.

Türkiye’deki AMERİKAN severliğinin, İRAN düşmanlığı üzerinden NATO ve İSrail savunuculuğunun kökenleri 1950’li yıllara dayanır, diyor haber sanki.

Bu Gerçekten Garip, hala İŞ görüyor…

Cumhuriyet aydınının işlevi RESMİ bir ideoloji üretmek ve savunmaktı.

BU amaçla yakın tarih tahrif edilmiş, Kürt kimliği inkar edilmiş, Milli Mücadelenin gerçek dışı bir versiyonu tedavüle sokulmuş, son tahlilde Emperyalizmle uzlaşma içinde olan bir “Milli Mücadele”, mazlum halklara kurtuluş yolunu gösteren ilk anti-emperyalist hareket olarak gösterilmek istenmiştir.

Oysa Cumhuriyet iktidarları “Büyük Devlet” kompleksinden hiç kurtulamadılar. Mazlum halkların değil her zaman onları ezen emperyalist devletlerin safında yer aldılar…

Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, s:25

Cumhuriyet kurulduğu günden beri kendisinin BÜYÜK DEVLET olduğunu iddia eder; halkına, yedi düvele ve Emperyalizme karşı savaştığına dair hikayeler anlatır.

Ancak sürekli Emperyalizmle birlikte ve onun uşağı imiş gibi hareket eder.

Şimdi düşünün hangi büyük DEVLETİN toprakları üzerinde onlarca başka bir DEVLETİN ÜSSÜ var?

Üzerinde emperyalistlerin üsler kurduğu BÜYÜK Bir devlet olabilir mi?

Hangi BÜYÜK devlet savaştığını iddia ettiği, mücadele ettiğini iddia ettiği, boğuştuğunu iddia ettiği ülkenin DİLİNİ okullarının dili haline getirir?

Hangi büyük devlet bir SÖMÜRGECİNİN kültürünü, dinini, ideolojisini, ahlakını kadının kurtarılması, güçlü kadın bilmem ne bıoyasını ile boyayıp kendi halkına dayatır.

Hangi büyük Devlet TARAFSIZ kaldığını iddia ettiği bir anda Üslerini emperyalistlerin hizmetinde kullandırır?

Sorun Devletin RESMİ bir hikaye, sahte bir ideoloji, YALANLARDAN  bir hamaset edebiyatı üretip halkını KANDIRMAYA çalışıyor olması değil. BU yalanların ve manipülasyonun 100 sene sonra bile hala İŞ görüyor olması, halkın buna kanmaya hevesli olmasıdır diyor sanırım.

Yenilmiş ve kültürel olarak işgale uğramış ülkelerin zihinsel olarak teslim olmuş aydınları, Avrupalı emsalleri, daha da önemlisi Avrupalılaşmış benlikleri karşısında utanç duymasına sebep oluyordu.

Aslında bu meselede onların yazdıklarının çoğu, bu yazarların maruz kaldıkları derin narsistik yaraların işaretiydi. Bu yazarlar Batılılaşmış, Avrupalılaşmış Arap ve Müslümanlar olarak modernleşme zamanlarında büyümüşlerdi ve Modernitenin temel amacı olarak Avrupalılaşma ideolojileri peşinde koşmuşlardı.

Şimdi İslamcılık formunda “İslam’ın geri dönüşü”nün bir sonucu olarak Avrupalılaşma projesinin fiyaskoya uğradığı bir dönemle yüzleşmeleri gerekiyordu.

Joseph A Massad, Liberalizmde İslam, s:338

İslamcılık hareketi her ne kadar kendi içinde bir modernlik talebini barındırıyor olsa da aslında Yenilmiş ülkelerde uygulanan BAtıcılık, Avrupacılık, Amerikancılık ideolojilerinin BAŞARISıZLIĞININ ve fiyaskosunun işaretiydi.

Yıllarca BATICILIĞIN, Amerikancılığın, Modernitenin papağanlığını, taşıyıcılığını, propagandasını yapan YENİLMİŞ Aydınların bu soğuk gerçekle yüzleşmeleri gerekliydi, diyor sanırım.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir