16 Oca 26 - Cum 9:09:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Tefsirlerde İsrâ ve Mirac Hadisesi

Tefsirlerde İsrâ ve Mirac Hadisesi

İsrâ ve Mirac hadisesi, İslâm düşüncesinde çoğu zaman tek bir bütün olarak ele alınmış olsa da, bu iki konunun aynı şekilde kabul edilmediği görülmektedir. Kur’an’da açık bir nass ile sabit olan İsrâ (İsrâ 17/1), erken dönemden itibaren tartışmasız biçimde kabul edilirken; Mirac, rivayet temelli yapısı sebebiyle yorum, tartışma ve doktrinleşme süreçlerinden geçerek yerleşmiştir. 

Sahabe döneminde İsrâ hadisesinin kabulü konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. Buna karşılık Mirac hakkında erken dönemde yorum çeşitliliği mevcuttur. İbn Abbâs (ö. 687) ve Enes b. Mâlik (ö. 712), Mirac’ı kabul eden rivayetlerin temel aktarıcılarıdır. Buna mukabil Hz. Âişe’ye (ö. 678) nispet edilen rivayetlerde, Hz. Peygamber’in bedeniyle semaya yükselmediği, hadisenin rüya veya ruhsal bir tecrübe olarak anlaşılması gerektiği ifade edilir. Bu durum, Mirac’ın erken dönemde zorunlu bir inanç unsuru olmadığına işaret edebilir.

Hicrî ikinci ve üçüncü yüzyıllarda Mirac anlatısı tefsirlerde daha sistematik biçimde yer almaya başlar. Mukâtil b. Süleyman (ö. 767), Mirac’ı bedensel bir mucize olarak kabul ederken; Taberî (ö. 923), Mirac’a dair rivayetleri geniş biçimde aktarır, ancak rivayetler arasında kesin bir tercihte bulunmaktan özellikle kaçınır. Bu yaklaşım, Mirac’ın kabul edilmekle birlikte tartışmalı bir alan olarak görüldüğünü göstermektedir.

Mu‘tezilî düşünceyle birlikte Mirac’a yönelik aklî eleştiriler sistematik hâle gelir. Nazzâm (ö. 845), Câhız (ö. 869) ve Kādî Abdülcebbâr (ö. 1025), İsrâ’yı Kur’an nassı sebebiyle kabul etmekle birlikte Mirac’ın bedensel olarak gerçekleştiği fikrine karşı çıkarlar. Bu çizginin tefsirdeki en güçlü temsilcisi Zemahşerî’dir (ö. 1144). Zemahşerî, el-Keşşâf’ta İsrâ’yı açık biçimde kabul eder; Mirac konusunda ise bedensel yükselişi merkeze alan anlatıyı benimsemez.

Hicrî dördüncü yüzyıldan itibaren Mirac, Sünnî itikadın sistemleşmesiyle birlikte nübüvvet mucizeleri arasında yerleşik bir konum kazanır. Mâverdî (ö. 1058), Mirac’ı kabul eder ve onu peygamberliğin delilleri arasında zikreder. Beydâvî (ö. 1286), Zemahşerî’den yoğun biçimde yararlanmakla birlikte Mu‘tezilî tereddütleri büyük ölçüde ayıklayarak Mirac’ı ruh ve bedenle gerçekleşmiş bir mucize olarak Sünnî çerçeveye dâhil eder.

Fahreddin Râzî (ö. 1210), Mirac’a yöneltilen felsefî ve aklî itirazları ayrıntılı biçimde ele alır; ancak bu itirazları Mirac’ı reddetmek için değil, onun imkânını temellendirmek amacıyla tartışır. İbn Kesîr (ö. 1373) ve Kurtubî (ö. 1273) gibi hadis merkezli müfessirlerde ise Mirac artık tarihsel ve itikadî açıdan kabul edilmiş bir hadise olarak sunulur.

Modern dönemde Mirac tartışmaları yeniden canlanmıştır. Muhammed Abduh (ö. 1905) ve Reşîd Rızâ (ö. 1935), İsrâ’yı kabul ederken Mirac’ı sembolik veya ruhsal bir tecrübe olarak yorumlama eğilimindedir. Fazlur Rahman (ö. 1988) da benzer biçimde Mirac’ı metafizik bir yükseliş anlatısı olarak değerlendirir.

Buna karşılık Mevdûdî (ö. 1979) ve Seyyid Kutub (ö. 1966), Mirac’ı Sünnî geleneğin kabul ettiği biçimde gerçek bir hadise olarak kabul eder; ancak ayrıntıların itikadî zorunluluk hâline getirilmesine mesafeli durur. Mustafa Sabri Efendi (ö. 1954) ve Said Halim Paşa (ö. 1921) gibi geç Osmanlı–erken Cumhuriyet dönemi isimleri, Mirac’ı reddetmeden, onu aklî itirazlara karşı savunulması gereken bir iman meselesi olarak ele almışlardır. Elmalılı Hamdi Yazır (ö. 1942), Mirac’ı klasik Sünnî çerçevede kabul ederken anlatının mahiyetine dair ayrıntılarda temkinli bir üslup kullanır. Hayrettin Karaman ise Mirac’ı İslâm geleneğinde kabul edilmiş bir mucize olarak görmekle birlikte, olayın keyfiyetine dair ayrıntıcı tartışmaların itikadi zorunluluk hâline getirilmemesi gerektiğini vurgular.

Şiî tefsir geleneğinde Mirac, İsrâ’nın Kur’an nassıyla sabitliği karşısında daha ihtiyatlı ve yoruma açık bir alan olarak ele alınır. Erken rivayet döneminden itibaren Mirac genel olarak reddedilmemiştir; ancak itikadi bir zorunluluk hâline de getirilmemiştir. İmam Ca‘fer es-Sâdık rivayetleri böyledir. (ö. 765) Klasik İmâmiyye tefsirlerinden Şeyh Tûsî( ö. 1067), et-Tibyân fî Tefsîri’l-Kur’an’da İsrâ’yı kesin bir olay olarak kabul ederken Mirac’ın Kur’an’da açık bir delili bulunmadığını belirtir ve onu sahih rivayetlerle bilinen mümkün bir hadise olarak sınırlandırır;

Tabersî (ö.1153), Mecmaʿu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’an’da Mirac’ı inkâr etmez fakat ayrıntılı kozmolojik tasvirlerden özellikle kaçınır. Modern dönemde Allâme Tabâtabâî,( ö. 1981) el-Mîzân fî Tefsîri’l-Kur’an’da Necm suresindeki ayetlerin Mirac’a kesin delil teşkil edip etmediği konusunda temkinli davranır; Mirac’ın bedensel veya ruhsal mahiyeti hususunda bağlayıcı bir hüküm vermekten kaçınır. Bu bütünlük içinde Şiî tefsirler, Mirac’ı genel olarak mümkün ve vuku bulmuş bir olay olarak kabul etmekle birlikte, onu imanın merkezî bir rüknü değil, yoruma açık bir peygamberlik tecrübesi şeklinde kabullenirler.

 Sonuç

Tefsirlerin kronolojik seyri göstermektedir ki, İsrâ hadisesi başından itibaren Kur’an merkezli ve tartışmasız bir kabule sahipken, Mirac hadisesi rivayet temelli yapısı sebebiyle farklı yorumlara konu olmuş, zamanla Sünnîlik içinde güçlü bir kabule dönüşmüştür. Buna rağmen rasyonel, sembolik ve temkinli yaklaşımlar da farklı dönemlerde varlığını sürdürmüştür; bu nedenle Mirac konusu, İslâm düşüncesinde mutlak bir kabul ya da mutlak bir reddiyeden ziyade, farklı yorum düzeylerinin meşruiyet sınırları içinde birlikte var olduğu çok katmanlı bir değerlendirme alanı olarak ele alınmalıdır.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir