Andrew Hammond’ın “Late Ottomans’ Impact on Modern Islamic Thought” adlı eserinin ikinci bölümü, İstanbul’un entelektüel merkez olmaktan çıkışını ve ulemanın Kahire’ye “hicret” ederek burada kurdukları entelektüel direniş hattını, çok daha derin sosyolojik ve biyografik detaylarla merkezine alır. Bu bölüm, sadece bir göç hikâyesi değil, Osmanlı ilim geleneğinin “Modern- ulus-devlet” kıskacından kaçarak “evrensel bir ideolojiye” dönüşme sürecinin anatomisidir.
2. Bölüm:
Osmanlı Sürgünleri: İstanbul’dan Kahire’ye
Kitap 2. bölümünde; Akif, Sabri ve Kevseri’nin biyografileri üzerinden Geç Osmanlı tarihçiliğindeki bireyi ihmal eden eğilimi eleştirerek devam eder. Bu üç figürün hayatına dair otobiyografik eser az olsa da; mektuplar, vaazlar, fotoğraflar ve takipçilerinin hatıralarından oluşan geniş bir kaynak havuzu mevcuttur. Ancak bu belgeler incelenirken menkıbevi anlatılara ve olası otosansürlere karşı dikkatli olunmalıdır.
Mehmet Akif :
İstanbul Fatih doğumlu olan Akif, babasından Arapça ve dini ilimleri öğrenirken, resmi eğitimini devlet okullarında ve Mülkiye Baytar Mektebi’nde tamamlamıştır. Veteriner müfettişi olarak imparatorluğu gezmesi ona geniş bir gözlem gücü kazandırmıştır. Doğu klasiklerinin (Sadi, Hafız, Mevlana) yanı sıra Fransız realist yazarlarını (Hugo, Zola) okuyarak sentez bir kültür oluşturmuştur. Düşünce dünyasının merkezinde, İslam dünyasının “ataletini” kırmak isteyen Mısırlı reformcular Abduh ve Afgani yer alır.
Tasavvuf ve Din Anlayışı
Akif, geleneksel tarikat yapılarının Müslümanları zayıflatan “çok sesli” ve rasyonaliteden uzak halini eleştirmiştir. Kur’an merkezli (skriptüralist) bir din anlayışını savunmuş, tasavvufu ancak felsefi/teosofik bir sistem (vahdet-i vücud) olarak, Batı modernitesine karşı entelektüel bir değer taşıdığı ölçüde benimsemiştir.
Edebi Devrim: Safahat ve Halkın Sesi
Şiiri toplumun iyileştirilmesi için bir araç gören Akif, “sanat sanat içindir” anlayışını reddetmiştir. İstanbul halkının dilini aruz vezniyle birleştirerek toplumun vicdanı olmuş; Safahat külliyatında toplumsal gerçekleri adeta bir “sinema şeridi” canlılığıyla tasvir etmiştir.
Siyasi Rol ve Teşkilat-ı Mahsusa Görevleri
1908 sonrası İttihat ve Terakki’ye katılan Akif, Birinci Dünya Savaşı’nda gizli servis (Teşkilat-ı Mahsusa) bünyesinde Berlin ve Necid çöllerinde propaganda görevleri yürütmüştür. Bu görevler sırasında İslam birliği için çalışmış, Çanakkale zaferi haberini Necid yolculuğunda almıştır. Milli Mücadele döneminde ise Ankara hükümetinin yanında yer alarak vaazlarıyla halkı direnişe çağırmış ve İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Kitap, Akif’in hayatının sadece edebi değil, aynı zamanda istihbarat ve diplomasiyle ne kadar iç içe olduğunu devletle ve Teşkilat-ı Mahsusa ile olan bağını akademik kaynaklarla sabitler.
Mısır Sürgünü ve Kur’an Meali Trajedisi
Cumhuriyet sonrası siyasi iklimin değişmesi (laik reformlar, şapka kanunu, Sebilürreşad’ın kapatılması) ve üzerindeki polis takibi nedeniyle 1925’te Mısır’a gitmiştir. Abbas Halim Paşa’nın himayesinde geçen bu yıllarda en lirik şiirlerini (Gölgeler) yazmıştır. Hayatının en büyük içsel çatışmasını ise Ankara’nın talebiyle başladığı Kur’an meali hazırlığı sırasında yaşamıştır; bu çalışmanın siyasi bir modernleşme projesine (ibadetin Türkçeleştirilmesi) alet edileceğinden korkarak meali teslim etmemiştir. 1936’da ağır hasta olarak döndüğü İstanbul’da vefat etmiştir.
Mustafa Sabri:
Mustafa Sabri Efendi’nin hayatı ve düşünce dünyası, modernist reformlara karşı geleneksel İslam epistemolojisini savunan ödünsüz bir âlimin portresini çizmektedir. 1869’da Tokat’ta doğan Sabri, küçük yaşta hafız olmuş ve Kayseri ile İstanbul’daki seçkin medreselerde mantık, fıkıh ve akaid eğitimi alarak dahi bir çocuk olarak öne çıkmıştır. Kariyerine II. Abdülhamid’in kütüphanecisi ve Huzur Dersleri’nin bir üyesi olarak başlayan Sabri, ulema bürokrasisinde hızla yükselmiştir. Ancak onu asıl farklı kılan, 1908 Devrimi sonrası girdiği siyasi arenada şeriat hukukuna dayalı bir “İslami demokrasi” savunuculuğu yapmasıdır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) merkezileşme ve sekülerleşme hamlelerine karşı duran Sabri, 1913’te bir hükümet darbesinden kaçarak Avrupa’ya iltica etmiş, savaş yıllarını Romanya’da sürgün ve öğretmenlik yaparak geçirmiştir.
İmparatorluğun son yıllarında İstanbul’a dönen Sabri, Şeyhülislamlık makamına kadar yükselmiş ve Damad Ferid Paşa kabinelerinde dört kez görev almıştır. Bu dönemde Kuva-yı Milliye ve Mustafa Kemal’e karşı İngiliz işgal yetkilileriyle iş birliği yaparak, Ankara hareketini İTC’nin yıkıcı bir devamı olarak görmüş ve etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Sevr Antlaşması’nın şartlarını kabul eden heyette yer alması ve Ankara’dakilere yönelik sert tutumu, onu Milli Mücadele’nin zaferi sonrası 1922’de ülkeyi terk etmeye mecbur bırakmıştır. Yunanistan’da çıkardığı Yarın gazetesiyle muhalefetine devam etse de, bölgedeki siyasi dengeler nedeniyle 1932’de nihai durağı olan Mısır’a yerleşmiştir.
Mısır dönemi, Sabri için siyasi mücadelenin yerini “ilmi cihada” bıraktığı bir olgunluk evresidir. Kahire’nin en seçkin âlimleri ve entelektüelleri tarafından hürmetle karşılanmış, Ezher çevresinde büyük itibar görmüştür. Bu yıllarda kaleme aldığı Mevkıfu’l-Akl gibi devasa eserlerinde; Kur’an tercümesi, kadın hakları, kader ve özgür irade gibi konuları Eş’ari kelâmı perspektifinden inceleyerek Avrupa felsefesi ve modernist Müslüman düşünürlerin iddialarını çürütmeye çalışmıştır. Özellikle Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna ile olan yakın dostluğu ve ona danışmanlık yapması, Mısır’daki İslami uyanış üzerindeki etkisini göstermektedir. 1954’teki vefatına kadar klasik İslam ilimlerini modernitenin “epistemik şiddetine” karşı savunan Sabri Efendi, geleneksel ulemanın son büyük temsilcilerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır yıllarında Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) ve onun lider kadrosuyla kurduğu ilişki, sadece bir misafirlik değil, karşılıklı bir entelektüel beslenme sürecidir
Mustafa Sabri, Mısır’a geldiğinde geleneksel Ezher uleması ile aktivist gençler arasında köprü kuran bir “üst akıl” figürüne dönüşmüştür. Hasan el-Benna, modern dünyaya karşı aksiyoner bir hareket başlatmış olsa da ilmi derinlik ve fıkhi meşruiyet noktasında Sabri Efendi gibi devasa bir kariyere sahip olan eski bir Şeyhülislam’ın otoritesinden yararlanmıştır. El-Benna, Sabri Efendi’yi evinde düzenli olarak ziyaret etmiş, ona “danışman” muamelesi yapmış ve hareketin yayınlarında onun görüşlerine geniş yer vermiştir. Hatta Sabri’nin başyapıtı olan el-Kavlü’l-Fasl’ın yazılmasını el-Benna teşvik etmiş ve basım masraflarını İhvan aracılığıyla üstlenmiştir.
Mustafa Sabri Efendi ile Hasan el-Benna arasındaki ilişki, her ne kadar derin bir saygıya dayansa da, el-Kavlü’l-Fasl kitabının isimlendirilmesi aşamasında ortaya çıkan “imanın tanımı” ve “modernlerin konumu” üzerindeki fikir ayrılığı, Sabri Efendi’nin ne kadar tavizsiz bir çizgide durduğunu gösterir.
El-Kavlü’l-Fasl Kitabı ve İsim İhtilafı
Hasan el-Benna, modernizm ve liberalizm dalgasına karşı duracak güçlü bir akademik eser ortaya koyması için Mustafa Sabri’yi teşvik etmiş ve kitabın finansmanını üstlenmiştir. Ancak kitabın başlığı konusunda aralarında çok ince fakat teolojik açıdan hayati bir tartışma yaşanmıştır. El-Benna, kitabın isminin “al-Qawl al-Faṣl bayn Īmānayn: Īmān Alladhīna Yu’minūn bi-l-Ghayb wa-Īmān Alladhīna Lā Yu’minūn” (İki İman Arasındaki Kesin Söz: Gayba İnananların İmanı ve İnanmayanların İmanı) olmasını önermiştir.Sabri Efendi, bu başlıkta geçen “İnanmayanların İmanı” (İmanü’llezine la yu’minun) ifadesine şiddetle karşı çıkmıştır. Ona göre modernlerin, rasyonalistlerin veya ampirik yöntemle dini yorumlayanların durumunu “bir tür iman” olarak tanımlamak mümkün değildir. Düzeltme ve Radikalleşme: Sabri Efendi, el-Benna’nın başlığındaki “modernlerin hala bir imana sahip olduğu” imasından büyük bir huzursuzluk duymuştur. Ona göre bu kişilerin ampirik dönüşleri, onları İslam sınırlarının tamamen dışına çıkarmıştır. Bu yüzden başlığı şu şekilde değiştirmiştir: “al-Qawl al-Faṣl bayn Alladhīna Yu’minūn bi-l-Ghayb wa-Alladhīna Lā Yu’minūn” (Gayba İnananlar ile İnanmayanlar Arasındaki Kesin Söz).
Bu isim değişikliği, Sabri Efendi’nin Mısır’da belirginleştirdiği duruşunun bir göstergesidir. El-Benna daha ılıman bir dil kullanmaya çalışırken, Sabri Efendi “hak ile batıl” arasını kesin bir kılıçla ayırmanın gereğinde ısrar etmiştir.
Seyyid Kutub ile olan bağı ise daha çok teorik bir hayranlık ve fikirsel öncülük düzeyindedir. Kutub’un özellikle “hakimiyet” ve “cahiliye” kavramları etrafında şekillendireceği sistem eleştirisinin öncü sinyalleri, Sabri Efendi’nin eserlerinde mevcuttur. Sabri, ampirik Batı düşüncesinin Müslüman zihnini “işgal” ettiğini ve modern devletin dini dışlamasının bir “inkar” olduğunu Kutub’dan çok daha önce, kelâm ilmi üzerinden temellendirmiştir. Kutub da Sabri’nin bu ödünsüz duruşunu ve moderniteye yönelik epistemolojik saldırısını takdirle takip etmiştir.
Akif: İslam dünyasının geri kalışını “atalet” ve “donukluk” (cumûd) olarak görür. Çözümü Abduh ve Afgani çizgisinde bir reformda, yani “asra uygun bir din dili” geliştirmekte bulur. Sabri: Modernistlerin “yenilenme” (tecdid) dediği şeyi, Batı düşüncesine verilmiş bir taviz ve “gizli taklitçilik” olarak niteler. Ona göre klasik kelâm ve fıkıh sistemi kusursuzdur; sorun sistemde değil, ona bağlılıktadır.
Akif: Kur’an’ın anlaşılması için ana dilde meal ve tefsirlerin gerekliliğine inanır, ancak bunun siyasi bir “ibadeti Türkçeleştirme” projesine alet edilmesinden korkar. Sabri: Kur’an’ın başka bir dile tam olarak tercüme edilemeyeceğini savunur. Özellikle Akif’in Mısır’da yürüttüğü meal projesini, dini temelleri sarsabilecek tehlikeli bir kapı olarak görür ve meallerin asıl metnin yerine konulmasına şiddetle karşı çıkar.
Akif: Milli Mücadele’nin içinde yer almış, vatanın kurtuluşunu İslami bir görev saymıştır. Bir bakıma İslamcılığı milli bir çerçeveyle sentezlemiştir. Sabri: Milliyetçiliğin her türünü (seküler veya dindar fark etmeksizin) ümmeti parçalayan bir “epistemik şiddet” olarak görür. Ankara hükümetine karşı keskin bir “hilafet ve şeriat devleti” savunucusudur.
Zahid Kevseri
Zahid Kevseri, Mustafa Sabri Efendi’nin yakın meslektaşı ve sürgün arkadaşı olarak, modernleşme sancıları içindeki İslam dünyasında “geç dönem Sünni gelenekçiliği” savunma görevini üstlenmiş dev bir ilim adamıdır. 1879’da Düzce’de Çerkes bir ailenin çocuğu olarak doğan Kevseri, babası Hasan Hilmi Efendi’den aldığı tasavvufi ve ilmi mirası İstanbul’un köklü medreselerinde kemale erdirmiştir. Akif’in Batı edebiyatına olan ilgisinin aksine, Kevseri tamamen geleneksel bilgi sistemlerine sadık kalmış; Hanefi fıkhı, Maturidi kelâmı ve hadis usulü konusunda derinleşmiştir.
Kevseri’nin İstanbul’daki kariyeri, İttihat ve Terakki (İTC) yönetimiyle girdiği mücadelerle şekillenmiştir. İTC’nin eğitim sistemindeki Arapça ve din derslerini kısıtlama hamlelerine direnmiş, bu muhalif duruşu nedeniyle baskı görmüştür. Damad Ferid hükümeti döneminde ders vekilliği gibi üst düzey makamlara getirilse de, Cumhuriyet’in ilanına giden süreçte tutuklanma tehlikesiyle karşılaşınca, 1922 sonunda bir gemiyle gizlice İskenderiye’ye kaçmıştır.
Mısır yılları, Kevseri’nin ilmi açıdan “çiçek açtığı” ve İslam dünyasının hafızasını koruma altına aldığı bir dönemdir. Kahire’deki devlet arşivlerinde Osmanlıca belgeleri Arapçaya çevirme göreviyle geçimini sağlarken, vaktinin çoğunu kütüphanelerdeki el yazmalarını gün yüzüne çıkarmaya adamıştır. Onun Mısır’daki asıl mücadelesi iki cephelidir: Bir yanda Avrupa kaynaklı pozitivizm, diğer yanda ise geleneksel mezhep yapısını ve tasavvufu hedef alan “Selefi” akımlar. Kevseri, “lâ-mezhebilik” (mezhepsizlik) akımını sekülerizme giden bir köprü olarak niteleyerek; İbn Teymiyye çizgisindeki yaklaşımlara karşı Hanefi-Maturidi geleneği savunan 100’den fazla makale ve onlarca eser kaleme almıştır. Hayatını sessiz bir ilmi cihadla geçiren, Çerkes kimliğini ve geleneksel ilmi vakarı her zaman koruyan Kevseri, 1952’de Kahire’de vefat ettiğinde arkasında İslam dünyasındaki modernist ve Selefi dalgalara karşı örülmüş devasa bir entelektüel baraj bırakmıştır.
Litreratür
Akif hakkında Türkiye’de muazzam bir külliyat oluşmuştur. 1936’daki ölümü sonrası Eşref Edip tarafından başlatılan “menkıbeleşme” süreci, onu Kemalist ideolojiye karşı alternatif ve daha otantik bir milli figür haline getirmiştir. İstiklal Marşı’nın yazarı olduğu için resmi ideoloji tarafından tamamen dışlanamamış; ancak seküler yazarlarca “halkın zihnini bulandıran bir mürteci” olarak eleştirilmiştir.
Niyazi Berkes gibi tarihçiler onu “Türk projesini baltalayan biri” olarak görse de, 1980’lerden itibaren İsmail Kara’nın çalışmalarıyla daha nesnel bir bakış açısı kazanmıştır. Meal Tartışması: 1990’larda Kur’an mealinin bazı kısımlarının keşfi, onu “direnen bir şair” olarak yeniden popüler kılmıştır. Mısır’da yaşadığı dönemde belli bir tanınırlığı olsa da, genel İslami düşünce literatüründe büyük oranda sessiz kalınan bir isim olarak kalmıştır.
Sabri Efendi hakkındaki literatür keskin bir kutuplaşma içindedir. Seküler tarihçiler tarafından “Afganistan benzeri bir zihniyete sahip baş fanatik” olarak sunulurken; İslamcı çevrelerce hilafetin ve geleneğin kahramanı olarak görülür. Türkiye’de hatırası oldukça hassas bir meseledir; nitekim 2017’de adının verildiği bir okulun isminin milliyetçi tepkilerle değiştirilmesi buna örnektir. Arap Dünyasındaki Yeri: Mısır ve Suudi Arabistan’da eserleri yeniden basılmış, Batı ideolojilerine karşı imanın rasyonalist temellerini savunan bir “ışık” olarak nitelendirilmiştir.
Kevseri literatürü, uzun süre “İslami İlimler” parantezinde kalarak genel Ortadoğu çalışmalarının dışında tutulmuştur. Neredeyse tüm eserlerini Arapça yazması, Türkiye’deki akademik dünyaca geç keşfedilmesine neden olmuştur. Son yıllarda Türkiye’de hem dini hem de seküler milliyetçiler tarafından “milli bir İslam anlayışının” (Hanefilik-Maturidilik) kanıtı olarak yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Ancak Kevseri’nin asıl odağı yerel bir milliyetçilikten ziyade evrensel İslam ilimleridir.
Bu üç isim; Türkiye’de seküler-İslamcı, Arap dünyasında ise modernist-gelenekçi tartışmalarının merkezinde yer alan sembolik figürlerdir. Akif bir “vicdan”, Sabri bir “siyasi kılıç”, Kevseri ise geleneği koruyan bir “ilmi kalkan” olarak literatürde yer edinmiştir.
Kahire: Sürgünlerin ve Muhalefetin Merkezi
Kahire, 1908 öncesinde Jön Türkler için olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de rejim muhalifleri için ana merkez olmuştur. İngiliz denetimindeki Mısır, Türk yayıncılığının ve muhalif fikirlerin çiçek açtığı bir alan sağlamıştır. İstihbarat Takibi: Ankara, özellikle Mehmet Akif’i “hilafet propagandası yaptığı” ve “rejim aleyhtarı olduğu” gerekçesiyle Türk diplomatlar ve konsolosluklar aracılığıyla yakından takip etmiştir. Sansür Korkusu: Akif’in Mısır’dan yazdığı mektupların siyasi açıdan oldukça temkinli olduğu; bunun sebebinin ise mektupların sansüre takılıp Türkiye’ye dönüşünün tamamen engellenmesinden korkması olduğu belirtilir.
Mustafa Sabri ve Mehmet Akif: “Beni Yalnız Bıraktınız”
Sabri Efendi, Milli Mücadele döneminde Ankara’ya katıldıkları için Akif ve diğer entelektüellere sitem etmiş, onları kendisini Kemalistlerle mücadelede yalnız bırakmakla suçlamıştır. Akif ise Anadolu’nun işgali sırasında “tercih yapacak zaman olmadığını” savunarak milli duruşunu gerekçelendirmiştir. Psikolojik Çöküş: Akif, Türkiye’deki radikal değişimlerden duyduğu üzüntüyü, “secde-i sehivsiz namaz kılamayacak kadar zihninin perişan olduğunu” söyleyerek dile getirmiştir. Sabri’nin oğlu İbrahim’in “Neden muhalefeti harekete geçirmiyorsun?” sorusuna, mecalinin kalmadığını belirterek cevap vermiştir.
Akif’in Kur’an meali meselesi sürgün hayatının en gizemli konusudur. Akif, mealini İhsan Efendi’ye (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babası) emanet etmiştir. Türk Büyükelçiliği yıllarca bu mealin peşine düşmüş, hatta 1949’da Kevseri’ye danışmışlardır. Kevseri’nin İhsan Efendi’nin dürüstlüğüne vurgu yaparak “Yaktım dediyse yakmıştır” şeklinde elçiliği geri çevirdiği rivayet edilir.
Müslüman Kardeşler (İhvan) ve Türk Entelektüeller Mısır’daki Türk sürgünlerin yerel hareketlerle teması sanılandan daha derindir. Mustafa Sabri, İhvan’ın kurucusu Hasan el-Benna için bir “teorisyen” ve manevi rehber konumundaydı. Ali Yakub Cenkçiler’e göre el-Benna aksiyonun, Sabri ise bu aksiyonun ilmi temelinin temsilcisiydi.Akif’in de el-Benna ile en az bir kez görüştüğü, hatta Abdülvehhab Azzâm aracılığıyla Ezher çevresiyle sınırlı da olsa temas kurduğu belirtilir. Kevseri’nin Etkisi: Kevseri’nin öğrencisi Abdülfettah Ebû Gudde, daha sonra Suriye Müslüman Kardeşleri’nin liderliğini yapacak kadar hareketin içine girmiştir.
Diğer Sürgünler ve Dönem Sonu
Mısır’daki bu sürgün muhiti sadece bu üç isimle sınırlı değildir: Musa Carullah Bigiyef: Modernist Tatar düşünür Bigiyef de Mısır’a sığınmış, ancak Sabri tarafından “modernleşmeci yanılgının timsali” olarak eleştirilmiştir. Ömrünün son yıllarını Mısır’da yoksulluk içinde geçirmiş ve orada ölmüştür. Eşref Sencer Kuşçubaşı: Teşkilat-ı Mahsusa’nın ünlü ismi de İskenderiye’ye yerleşmiş, ancak Demokrat Parti iktidarına kadar aktif siyasetten uzak durmuştur.
Kahire; Akif’in hüzünlü sessizliğine, Sabri Efendi’nin teorik direnişine ve Kevseri’nin ilmi muhafazasına ev sahipliği yapmıştır. Bu isimler, Türkiye’de kaybedilen bir dünyanın bayrağını Kahire’nin medreselerinde ve İhvan’ın halkalarında dalgalandırmaya devam etmişlerdir.
Dilin İmhası ve “Harf İnkılâbı”na Bakış
1928’deki harf inkılâbı ve ardından gelen özleştirme hareketleri, bu üç düşünür için sadece bir alfabe değişikliği değil, bin yıllık bir medeniyet birikiminden kopuş anlamına geliyordu.
Mustafa Sabri: Reformları “içgüdüsel bir reddedişle” karşılamıştır. Yeni Türkçeyi “çirkin, kısır ve uyumsuz” olarak niteleyen Sabri, bu sürecin geçmişe erişimi olmayan, köksüz bir nesil yaratmak için tasarlandığını savunmuştur.
Mehmet Akif: Osmanlıca yazmaya olan bağlılığını hayatı boyunca sürdürmüştür. Safahat’ın son cildi Gölgeler‘i Kahire’de Arap alfabesiyle bastırmış, ancak bu kitaplar Türkiye’ye sokulduğunda “irticai propaganda” denilerek imha edilmiştir.
Zahid Kevseri: Dil devrimine dair doğrudan polemiklere girmese de, Mustafa Kemal’i “ateizmin tağutu” olarak niteleyerek bu süreci kökten reddetmiştir.
Sabri ve Kevseri: Mısır’da tamamen Arapça yazmaya yönelmiş, eserlerini Arap yayınevlerinde yayınlamışlardır. Sabri, İslam dünyasının birliği için Türklerin gerekirse Arapçaya geçmesini bile savunacak kadar ileri gitmiş; Arapçayı “tüm dillerin en üstünü” olarak nitelemiştir.
Akif: Hiçbir zaman Arapça yayın yapmamıştır. O, Arapça ve Farsça unsurları bünyesinde barındıran ancak işlevsel olarak Türkçe olan “modern bir Osmanlıca” estetiği yaratmaya çalışmıştır. Akif için dil, milliyetçiliğin radikal unsurlarına karşı bir direnç sahasıydı.
Bu üç düşünür için Arap alfabesi sadece bir iletişim aracı değil, kozmik düzeni, adaleti ve ilahi vahyi yansıtan “ihtişamlı bir maddesellik”ti. Batı dünyasında gelişen ve Türkiye’de uygulanan “Latinleştirme” hareketi, yazıyı kutsallığından arındırıp sadece anlam ileten mekanik bir araca (pozitivist amaçlara) indirgemeyi hedefliyordu. Sabri ve Kevseri, kelâm ve fıkıh disiplinlerinin dilini popüler tartışmalara ustalıkla uyarlarken; Akif, aruz vezni ve zengin kelime dağarcığıyla Osmanlı Türkçesinin sanatsal zirvesini temsil etmiştir.
Akif, Sabri ve Kevseri; dilin ulus-devlet sınırlarına hapsedilmeye çalışıldığı bir çağda ulusötesi bir İslami estetiği savunan son büyük temsilcilerdir. Onlar için dil devrimi, sadece kelimelerin değişmesi değil, İslam dünyasının ortak zihin dünyasının (lingua franca) parçalanmasıydı. Akif bu savaşı edebiyatla, Sabri siyasi ve teolojik çıkışlarla, Kevseri ise ilmi derinliğiyle yürütmüştür.
