1. Şapsığ Sancağından Hacı Hasan Köyüne
Zahid Efendi, 1879 sonbaharında Kuzeybatı Anadolu’nun huzurlu bir köşesinde, Düzce yakınlarındaki Hacı Hasan köyünde dünyaya gözlerini açtı. Bu köy, adını sıradan bir yerel figürden değil; 1864 Büyük Çerkes Sürgünü’nde Kafkasya’nın Şapsığ sancağından binbir zorlukla gelip buraya sığınan babası Hasan Hilmi Efendi’den alıyordu.
Evlerinde ana dil olarak Batı Çerkesçesi (Adıgece) konuşulurdu. Zahid Efendi, bu kimliği hayatı boyunca onurla taşıdı; hatta Mısır’da bulunduğu yıllarda dahi oradaki Çerkeslere yardım etmek için özel bir çaba sarf etti. Cumhuriyet döneminde köyünün adı Çalıcuma olarak değiştirilse de, o zihninde hep babasının kurduğu o eğitim yuvasıyla hatırladı memleketini.
2. İstanbul’un Medrese Koridorları ve Siyasi Fırtınalar
Genç Zahid, Fatih Camii medreselerinde tam donanımlı bir alim olarak yetişti. Ancak devir fırtınalıydı. İttihat ve Terakki (İTC) hükümetiyle yıldızı hiç barışmadı. Neden mi? Çünkü o dönemde Arapça derslerini azaltıp dini eğitimi daraltmak isteyen reformist komitelere karşı, tabiri caizse “gövdesini siper etti.”
Siyasetin en ateşli günlerinde Mustafa Sabri Efendi’nin Şeyhülislamlığı döneminde Ders Vekilliği (eğitimden sorumlu en üst makamlardan biri) yaptı. Fakat 1922 sonlarında Ankara hükümetinin İstanbul’a hakim olmasıyla, özgürlüğünün sona ereceğini anladı. Bir tanıdığının “tutuklanacaksın” uyarısıyla, evine bile uğrayıp vedalaşamadan limana koştu ve İskenderiye’ye giden ilk gemiye atladı.
3. Mısır: Sürgünde Bir İlim Çiçeği ve İhvan ile Dayanışma
Mısır’da ilk yılları oldukça yoksul ve istikrarsız geçti. Ancak o, bu durumu bir fırsata çevirdi. Kahire’deki Darü’l-Kütüb kütüphanesinde adeta bir dedektif gibi çalışarak unutulmuş yazma eserleri gün yüzüne çıkardı.
Bu dönemde Mısır’daki İslami uyanışın kalbi olan Müslüman Kardeşler (İhvan) çevresiyle de yolları kesişti. Kevseri’nin makaleleri, İhvan’ın yayın organlarında (özellikle el-Nadhīr dergisinde) ilgiyle takip ediliyordu. İhvan’dan kopan Şebab-ı Seyyidna Muhammed gibi grupların yayıncılarıyla yakın ilişkiler kurdu. Hasan el-Benna ve çevresi, onun geleneksel ilimlerdeki otoritesine büyük saygı duyuyordu. Mısır’daki öğrencileri ve dostları (özellikle meşhur muhaddis Abdülfettah Ebu Gudde), onun bu mirasını devralacak ve onu “asrin en büyük alimi” olarak anacaklardı.
4. Kaderle İmtihan: Aile Trajedileri
Kevseri’nin özel hayatı maalesef büyük acılarla örülüydü. İstanbul’dan kaçarken geride bıraktığı dört çocuğundan ikisi o dönmeden vefat etmişti. Mısır’a yanına gelen kızları Seniha ve Meliha’yı da genç yaşta tifo ve diyabet komplikasyonlarından kaybetti.
Hüzünlü Bir Not: Kendisi 1952’de Kahire’de vefat ettikten sonra, öğrencisi Ahmed Hayri’nin “örnek bir dindar kadın” olarak tanımladığı eşi, tek başına Düzce’deki köyüne geri döndü. Zahid Efendi’nin gurbette biten hikayesi, eşinin memleket toprağına kavuşmasıyla hazin bir final yaptı.
5. “Lâ-mezhebilik” Barikatı
Kevseri için en büyük tehlike, dini geleneği hiçe sayan “mezhepsizlik” akımıydı. O, bunu “dinsizliğe giden köprü” olarak görüyordu. Ömrünü; Hanefîlik, Maturidîlik gibi Sünni omurgayı korumaya vakfetti. Yakın dostu Mustafa Sabri ile “özgür irade” üzerine girdiği meşhur tartışma bile aslında bu “geleneği koruma” kaygısının bir parçasıydı.
Zahid Kevseri daha “derinden” gitmeyi seçti. O, gürültülü tartışmaların değil, titiz araştırmaların adamıydı. Çerkes nezaketiyle yoğrulmuş mizacı, onu kütüphanelerin tozlu koridorlarına, yazma eserlerin dünyasına itti. Kevseri, düşmanın dışarıda değil, içeride olduğunu düşünüyordu. Ona göre asıl tehlike, İslam’ın bin yıllık hukuk ve düşünce mirasını (Hanefîliği ve Maturidîliği) hiçe sayan köksüz akımlardı.
Zâhid el-Kevserî, 11 Ağustos 1952 tarihinde, Kahire’de vefat etti. Cenazesi, sağlığında büyük hürmet gördüğü el-Ezher Camii’nde kılınan kalabalık bir namazın ardından Kahire’deki Karakafa Mezarlığı’nda (Mukattam Dağı etekleri), dostu Mustafa Sabri Efendi’nin de medfun bulunduğu Şafii bölgesinde defnedildi. Vefat haberi ilim dünyasında büyük bir boşluk yaratırken, talebesi Abdülfettah Ebû Gudde onun gidişini “bir kütüphanenin yanması”na benzetmiştir.
