Modern İslam Düşüncesinin Geç Osmanlı Dönemindeki Kökenleri:
(Türk ve Mısırlı Düşünürlerin İslami Bilginin Kesintiye Uğramasına Dair Görüşleri)
İslam düşüncesi, 1924’te bir boşluğa mı düştü yoksa Kahire’nin tozlu sokaklarında yeniden mi doğdu? Andrew Hammond, “Late Ottomans’ Impact on Modern Islamic Thought” (Modern İslam Düşüncesinin Geç Osmanlı Dönemindeki Kökenleri) adlı eserinde, bugüne kadar ezberlenmiş tüm tarih anlatılarını sarsıyor.
Kitap, Osmanlı’nın son Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi ile çağdaş İslamcılığın en tartışmalı ismi Seyyid Kutub arasındaki o gizemli ve derin bağı ilk kez bu kadar net bir mercek altına alıyor. Sanılanın aksine, bu ilişki sadece bir tesadüf değil; Osmanlı’nın geleneksel teolojik otoritesinin, Kahire sürgününde bir siyasal duruşa evrilmesinin hikâyesidir.
Mustafa Sabri’nin Abduh karşıtı radikal reddiyesinin, Seyyid Kutub’un “Cahiliye” teorisine nasıl ruh üflediğini, Kahire’deki Türk öğrencilerin, Osmanlı ulemasının bilgisini İhvan-ı Müslimin saflarına nasıl taşıdığını, İstanbul’un son medreselerinden çıkan o sert rüzgârın, modern İslamcı hareketleri nasıl şekillendirdiğini.
Sadece bir biyografi değil; İslam dünyasının son yüzyıldaki en kritik entelektüel devriminin, Geç Osmanlılar üzerinden yeniden irdelenişi
Toplam 6 bölüm olan kitabın 1. Bölümünün özeti:
Andrew Hammond’ın çalışmasının birinci bölümü, modern İslami düşüncenin köklerini Cumhuriyet sonrası bir tepkisellikten ziyade, Geç Osmanlı döneminin derin entelektüel krizlerinde arar. Yazar bu bölümde, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın başındaki İstanbul’u, Doğu ve Batı düşüncesinin çarpıştığı devasa bir laboratuvar olarak tasvir eder. İslamcılığın bir ideoloji olarak kristalleşmesi, bu dönemde Avrupa’dan sızan pozitivizm, materyalizm ve Sosyal Darwinizm gibi akımlara karşı verilen hayatta kalma mücadelesinin bir sonucudur. Osmanlı İlmiye sınıfı, bu yeni ve sarsıcı fikirlerle karşılaştığında sadece savunma yapmamış, aynı zamanda İslami kavramları modern çağın gereklerine göre yeniden müzakere etmeye başlamıştır.
Bölümün merkezinde, Tanzimat sonrası kurulan modern okullar ile geleneksel medreseler arasındaki ikili yapının yarattığı kültürel gerilim yer alır. Bu yapısal bölünme, ulema arasında da derin bir ayrışmaya yol açmıştır. Bir yanda dini gelenekleri olduğu gibi muhafaza etmek isteyen muhafazakâr kanat, diğer yanda ise İslam’ı modern bilim ve rasyonalizmle uzlaştırmaya çalışan modernist-İslamcı kanat belirmeye başlamıştır. Yazar, bu noktada Mısır Müftüsü Muhammed Abduh’un İstanbul üzerindeki sarsıcı etkisine geniş bir yer ayırır. Abduh’un “akılcı İslam” vurgusu, Mehmet Akif gibi entelektüeller üzerinde büyük bir hayranlık uyandırırken, Mustafa Sabri Efendi gibi isimlerde ise dinin özünün bozulacağına dair ciddi bir endişe ve teyakküz hali yaratmıştır. Bu iki damar arasındaki kavga, ileride Kahire sürgününde yaşanacak büyük kutuplaşmanın felsefi zeminini burada kurmuştur.
Birinci bölümün bir diğer kritik odak noktası ise “Yeni İlm-i Kelam” arayışlarıdır. İsmail Hakkı İzmirli gibi figürler üzerinden incelenen bu çaba, İslam’ı sadece bir inanç manzumesi olarak değil, Batı’nın “ilerleme” ve “medeniyet” iddiasına karşı durabilecek tutarlı bir sistem olarak yeniden inşa etme gayretidir. Bu dönemde “İslam ilerlemeye mani değildir” argümanı, bir savunma mekanizmasından ziyade bir medeniyet manifestosuna dönüşmüştür. Yazara göre bu süreç, İslam’ın saf bir teolojik disiplin olmaktan çıkıp kamusal ve siyasi bir duruşa evrilmesinin ilk aşamasıdır. II. Abdülhamid’in Pan-İslamist siyaseti ve hilafet makamının küresel bir siyasi sembol haline gelişi, bu entelektüel çabaların siyasi meşruiyet zeminini oluşturmuştur.
Bölümün sonunda yazar, 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildiğinde ve hilafet kaldırıldığında, aslında zihinsel bir devrimin çoktan tamamlanmış olduğunu vurgular. Mustafa Sabri’nin katı reddiyesi, Kevseri’nin gelenek savunusu ve Akif’in ıslahatçı vizyonu, Osmanlı’nın son elli yılındaki bu sancılı arayışın doğal sonuçlarıdır. Dolayısıyla 1924’teki kırılma, düşünce tarihinin akışında ani bir sapma değil; İstanbul’da başlayan, Kahire’de olgunlaşan ve nihayetinde modern Türkiye ile Arap dünyasındaki İslami hareketleri besleyen o büyük nehrin yatağındaki en sert dönemeçtir. Birinci bölüm, bu tarihsel sürekliliği inşa ederek, okuyucuyu ulemanın sürgün yolculuğuna ve fikirlerinin yeni merkezlerde nasıl serpildiğine hazırlamaktadır.
Birinci bölümün özeti, kitabın felsefi temelini ve “Büyük Kopukluk” tezine karşı “Büyük Süreklilik” iddiasını ortaya koyuyor. Bir sonrakinde, ulemanın sürgün yıllarını ve bu fikirlerin Mısır’daki ilk kurumsallaşma çabalarını anlatan ikinci bölüme geçeceğiz.
Not: Andrew Hammond tarafından kaleme alınan bu çalışma, 2022 yılında Edinburgh University Press tarafından “Late Ottomans’ Impact on Modern Islamic Thought” (Modern İslam Düşüncesinin Geç Osmanlı Dönemindeki Kökenleri) adıyla yayımlanmıştır. Dr. Andrew Hammond, Oxford Üniversitesi Doğu Bilimleri Enstitüsü’nde (Oriental Institute) doktorasını tamamlamış, modern Ortadoğu tarihi ve İslam düşüncesi alanında çalışmış bir akademisyen. Akademik kariyerinin yanı sıra uzun yıllar Reuters haber ajansının Kahire büro şefliği görevini yürütmüş, bölgedeki siyasi ve toplumsal dönüşümleri bizzat yerinde gözlemlemiştir. Hammond, özellikle Osmanlı mirasının modern Arap ve Türk siyasal düşüncesi üzerindeki sürekliliği, popüler kültür ve İslami reform hareketleri konularındaki nitelikli çalışmalarıyla tanınan, disiplinlerarası bir perspektife sahip araştırmacıdır.
