“Modern İslamcı söylemin konu edindiği tüm meselelerin, neredeyse İslam’ın Batıya uymayan tarafları olduğu ve tüm sorunları Batı’nın hoşuna gidebilecek şekilde çözmeyi teklif ettiği” sizin de dikkatinizden kaçmamıştır sanırım.
Dikkat çekici müthiş bir tespit.
Bağlama ve arka plana bakalım: Referans ne? Batı.
Sorun ne? Batıya uymayan, modern yaşamla çelişen islam; islamın öngörüleri.
Cevap ne? Sorunlar, çelişkiler İslamdan kaynaklı, batıya uyacak şekilde yeniden anlaşılacak ve sorunlar çözülecek..
Tercümesi ne?
Batılılaşmak için reformlar yapmak. Dinden başlayarak her alanda: Devlette, idari yapıda, askeriyede, hukukta, ekonomide, sosyal hayatta.. Bunları yapmak için zorunlu olarak eğitimde..
Toplumsal kültür, geçmişten gelen alışkanlıklar, eski eğitimin kazandırdığı bilgi, aile yapısı, insan anlayışı, değerler sistemi yeniliğe geçişte sorun oluşturuyor çünkü. Müslümanca bir yaşam düzenlenemeyince batılıca yeniye uyum sağlanmalı!
Çözüm ne? Eski ne varsa bi şekilde tasfiye edilecek; devlet kadroları, ekonomik alan, hukuk sistemi, kültür ve sanat etkinlikleri, insan tanımı vs yenilerin eline geçecek; yeni eğitimlilere bırakılacak. Eskiler, eski dönemin mensupları işsiz, yoksul, itibarsız kalacak ve öfke artacak.
Kemalistler bu işi 2. Mahmut gibi devlet zorbalığıyla yaptı; fazla başarılı olamadı. “Mektepli-alaylı” çatışması alttan alta sürdü.
Sağcılar ve dindarlar Abdülhamid gibi yaptı, dini yedekleyerek yol aldı; köylü nüfusu kente çekti; modern kent köylüyü dönüştürdü. Yeni kentli ve Anadolu esnafının desteğiyle batılılaşma ikmal edildi. Sağcılar ve dindarlar Kemalist/batıcı elitle rekabeti “dava” yaptı. 1950’den bu yana bu dava sürüyor.
Asıl dava/kavga ne? Sanayileşmenin ve modern kentleşmenin getirdiği rantın, refahın paylaşımı. Devlet kadrolarını ele geçirme. Devlet imkanlarını kullanma.
Kim kazandı? Batı.
İslamcılar iktidar olduğu ülkelerde ne yapacaklarını bilmiyordu. İktidara gelmenin yeteceğini, her şeyi bu sayede çözeceğini sanıyordu. İktidar olduklarındaysa gerçekle yüzleştiler: Mecburen çark ettiler, batılılaşmayı ve batılı kurumlarla yol almayı gönüllü kabul ettiler..
Başka bir dünya kurabilirler miydi? Teorik olarak evet. Kuramsal ve referansa olarak evet. Ama iki neden buna engeldi:
1: Yeni kurulan dünyayı tanımıyordular, burda ne yapacağını düşünmemiştiler.
2: Öfkeliydiler. 200 yıldır dışlanmanın, yoksulluğun, işsizliğin ve itibarsızlığın öfkesi bardı: Yerine geçtiklerini taklit ettiler.
Kim kazandı? Devlet. Parçalanan Osmanlı cumhuriyetle yeniden doğdu. Devlet kuyruğu kurtardı. Ya halk? Yahut millet? Söz konusu olan devletse gerisi teferruattı. Bunu halka kabul ettirmenin yolu dini vatan millet aşkıyla tevil etmekten geçti.
Söz konusu olan dinse, devlet dahil gerisi teferruattır prensibi
1, Hem bizde bilinmez, çünkü siyasal ce toplumsal kültür bunu üretmedi;
2, Hem din diyenler devlete kapağı atmak ve yükselmek isteyenlerdi, çünkü aslolan devletti.
Batıda devlet
İki sınıfsal yapının çatışması sonunda el değiştirdi:
Birinci grup “kral, aristokrasi, kilise.” Kral soyluluğu, aristokrasi mülkiyeti/topraktan gelen kazancı, kilise tanrısal bağı temsil ediyordu. Bu üçlü ittifak halindeydi.
İkinci grup “cumhuriyetçi, tüccar, üniversite.” Cumhuriyetçi seçilmiş başkanı, tüccar mülkiyeti/fabrikadan gelen kazancı, üniversite seküler bilgiyi temsil ediyordu. Bu üçlü de ittifak halindeydi.
İki grup çatıştı; ilk grup yenildi ve çekildi. İkinci grup galip geldi ve devleti ele geçirdiler. Ama dünyayı yeniden inşa ettiler.
Yenilenler yok olmadı ama etkisizleşti. Devletin dışında kaldı. Zayıfladı. Bu çatışma sadece batıda olmadı, batıda başladı tüm dünyada devam etti..
Bu değişim bazı ülkelerde çok kanlı oldu, bazılarında az kanlı oldu. Batı dışındaki ikinci grup tümüyle milliyetçiydi istisnasız; vatanseverdi istisnasız, çünkü milliyetçilik ve vatanseverlik yeni bir şeydi; bu olmazsa başka türlüsüne yaşam hakkı tanınmıyordu.
Hepsinde askerler ve kendileri gibi modern eğitimden geçen aydınlar liderlik etti. Buralarda tüccar ve üniversite geriden geldi……
Türkiye cumhuriyeti Osmanlı devlet kültürü ve kurumsal yapısının tıpkısıdır: Burdaki değişim, devleti yönetenlerin değişimiyle sınırlıdır.
Burda devlet hem “tek iktidardır” hem de “her şeyin tek belirleyicisidir.” Yani kim zengin olacak, kim yukarı çıkacak, kim itibarlı olacak, kim korunacak.. buna devlet karar verir. Yani hiç kimse şahsi becerisi, uzmanlığı, bilgisiyle bir şey olamaz; olsa olsa karnını doyuran vasat biri olur.
Şimdi soru şu: İslamcı bu devleti ele geçirirse; darbe veya seçimle iktidar olursa ne olacak? Hiç bir şey değişmeyecek; iktidar sınıfı, zengin sınıf, itibarlı sınıf, yasayla korunan sınıf değişecek. çünkü başka türlü bir yönetim sistemi bilmiyor. Başka türlü zengin olmayı bilmiyor. Başka türlü itibarlı olmayı bilmiyor. başka bir dünya kurma fikri yok. Solcularun bu ütopyosana sahip çıktı ama sloganikti ve arkası boştu..
Devlet her yerde aynıdır: Yapı olarak, kurumsallık olarak, şekil olarak aynıdır.
Değişen şey devleti işletim sistemi, yönetim tarzıdır.. biz buraya kafa yormadık.. o nedenle başka tür bir yönetim tarzımız, modelimiz, referansınız yok. sünnetin bu yanı bizde bilinmez. O nedenle
İslamcının adalet söyleminin içi boştur; adaletten anladığı şeyse kendisinin yukarı çıkmasıdır.
Eskisi yenisi fark etmez devletin her türünde zulmün en büyüğü vergi sistemiyle alakalıdır.
Eski alimler şeri hukukun önerdiği üç vergi dışında alınan vergileri hırsızlık/zülüm olarak açıkladı.
Bu günün Türkiyesinde onlarca çeşit vergi var; acayip devlet soygunu var; haksız yere birilerine aktarılan zenginlik var.. ve bunu islamcı zülüm olarak görmüyor, göremiyor.
Bu kadar vergi alamazsın diyemiyor; bu kadar vergiyi nereye harcıyorsun diye soramıyor. çünkü adalet anlayışı buraya yetmiyor. dolayısıyla en büyük zulmü tanımıyor.
Elin gavuru bu kadar vergi toplamıyor. topladığı vergiyi ise halkına harcıyor.
İkisi arasındaki fark şu: gavur güvenliğe, huzura, refaha harcıyor. bizdekiler güvenliği devlet içi ve dışı çetelere bırakıyor, huzuru maneviyata yolluyor, refahı belli zümreye has kılıyor.
Avrupa dış sömürge rejimiyle zenginleşti, sanayicilik ve faizcilikle refah üretti.. bizimkiler iç sömürge rejimi kurdu; batı markalarının fason üreticisi olarak sanayileşti, batılı faizcilere çalıştı.
Bizimkilerde devlet yönetmek bırakın treni uçağı (affola) eşşek sürmekten de kolaydır!
Bizimkilerin yönetimden anladığı şey hazineyi yağmalamak, herkese ait ortak mülkleri yağmalamak, yetmediği yerde faizcilere borçlanarak hayatı pahalılandırmaktan ibaret.. eleştireni, hesap soranı vatan haini, din düşmanı diye cezalandırmak..
Güzel değil mi?
Han-ı yağma şiiri 1912’de yazılmış. Şimdi 2026’dayız. bi şey değişmedi.. bu gidişle değişmeyecekte.. Çünkü Burdaki kavga, yağmayı kimin yapacağıyla ilgili kavgadır.
Din de, milliyetçilikte, kemalistlikte, sosyalistlikte burda ambalajdır; maskedir.
İslamcıda İslam’ın ahlakı yok; diğerlerinde kurumsal ve mesleki etik yok
vesselam.
Yazılanları test etmek isteyen iktidarda kimin olduğuna değil olup bitenlere baksın; olacakları görsün! Ocak ayında hazine piyasaya 500 milyardan fazla borçlanmış.. bu ne demek;
Ocak ayında beklenen vergi ve hizmet ve ceza geliri iki kat fazla olmuş ama yetmiyor.
Maliye geçen yıl 250 milyar ekstre vergi cezası toplamış. Bu beyan edilmemiş gelirlerden alınan. yetmiyor..
Demirel ve Özal’ın yaptığı iki boğaz köprüsü satışa çıkartılıyormuş; yetmeyecek. köprüleri alacak olanlar geçiş ücretlerini üçe beşe katlayacak; yetmeyecek!!
Ejderha doymaz!
Demek ki daha çok “din”, “vatan”, “millet”, “terörsüz Türkiye” sloganı duyacağız! Savunma sanayii hikayesi duyacağız! Dağlardan fışkırmış petrol, denizlerden çıkartılmış doğal gaz hikayeleri duyacağız! Tekno-fast gösterileri göreceğiz! Filistin’de barış komitesi hikayesi duyacağız!
Eee İstanbulda Sisi, Ankarada Esed belediyeyi kazanırsa bu halkın ağzına biber sürmeli!;
Tavsiye odur ki adalet denen şey üzerine kafa patlatmalı? Kavram ve konu bu kadar basite indirgenmemeli!
