Venezuela’nın siyasal tarihi, petrol gelirlerine dayalı devletçi bir ekonomi, güçlü liderlik figürleri ve dış müdahalelere karşı yüksek hassasiyet etrafında şekillenmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ordu–siyaset ilişkisi, popülist söylem ve devletin refah dağıtıcı rolü, halkın siyasal beklentilerini belirlemiştir. Hugo Chávez’le birlikte bu yapı, “Bolivarcı” bir anti-emperyalist dil kazanmış; Nicolás Maduro döneminde ise ağır bir ekonomik ve toplumsal krizin gölgesinde devam etmiştir.
Venezuela’nın nüfusu yaklaşık 28,5 milyon civarındadır. Halkı etnik olarak büyük ölçüde mestizodur(ne tamamen Avrupalı ne de tamamen yerli, sömürge geçmişinin oluşturduğu melez bir toplum yapısı); Katoliklik kültürel bir aidiyet olarak yaygındır. Uzun yıllar petrol devletinin sağladığı imkânlarla devletten beklentisi yüksek, siyasetle ilişkisi duygusal ve lider merkezli bir toplum profili oluşmuştur. Kriz yılları ise bu profili yormuş; göç, yoksulluk ve gündelik hayatta hayatta kalma refleksi siyasî mobilizasyonun niteliğini değiştirmiştir. Hayatta kalma refleksi, Venezuela’da siyaseti ideallerin değil, zorunlulukların belirlediği bir alana çevirmiş; bu da halkın siyasî tepkisini yüksek sesli ama zayıf etkili hâle getirmiştir.
Bu arka plan, ABD ile ilişkilerde belirleyicidir. Venezuela toplumunda ABD müdahalesi fikri, ideolojik ayrışmaların ötesinde, geniş bir kesimde egemenlik ihlali olarak algılanacaktır. Bu nedenle ABD kaynaklı sert hamleler, kısa vadede iktidar çevrelerini konsolide eden, milliyetçi ve anti-emperyalist söylemi güçlendiren bir etki doğurur. Ancak aynı hamleler, uzun vadede, ekonomik gerçeklikler ve siyasal yorgunluk nedeniyle sürdürülebilir, yekpare bir toplumsal direnişe dönüşmekte zorlanır.
Özetle, Venezuela’da ABD’ye yönelik sert bir hamle—fiilî olsun ya da iddia düzeyinde kalsın—kısa vadede siyasî meşruiyet üretir, fakat uzun vadede toplumu dönüştüren bir kırılma yaratmaz. Halkın dış müdahaleye karşı refleksi güçlüdür; buna karşın ekonomik gerçeklikler, göç ve siyasal yorgunluk, bu refleksin sürekliliğini sınırlar. Venezuela örneği, dış baskının rejimleri zayıflatmaktan çok zaman zaman içeride tahkim edebildiğini, fakat kalıcı çözümler üretmediğini gösteren güncel bir laboratuvar olmaya devam etmektedir.
Bütün bu tablo, ABD açısından son derece riskli bir eşiğe işaret etmektedir. Venezuela gibi tarihsel olarak dış müdahaleye duyarlı, egemenlik söylemi güçlü ve Latin Amerika dengeleriyle iç içe geçmiş bir ülkede atılacak sert adımlar, kısa vadeli taktik kazançlar üretse bile orta ve uzun vadede ağır siyasî, diplomatik ve jeopolitik faturalar doğurabilir. Bölgesel istikrarsızlık, müttefiklerde tereddüt, küresel meşruiyet kaybı ve karşı blokların tahkimi bu faturanın ilk kalemleri olacaktır. Kısacası ABD, Venezuela sahasında yalnızca bir rejimle değil, bir tarihsel hafıza ve egemenlik refleksiyle karşı karşıyadır; bu da yapılan hamlenin sonuçlarının sanılandan çok daha pahalıya patlayabileceğini göstermektedir.
