Şeriatta bir fiilin emredilmesi ya da yasaklanması, doğrudan onun doğurabileceği yan sonuçlar (dolaylı neticeler) için değil, “asli amacı” (ilk ve temel hedefi) sebebiyledir. Meşru kılınan fiiller, esas olarak “maslahatları gerçekleştirmek” (faydayı sağlamak) için; yasaklanan fiiller ise “mefsedetleri önlemek” (zararı engellemek) için konulmuştur. Meşru bir fiilden bazen zarar (mefsedet) doğması ya da yasak bir fiilden kimi faydalar (maslahatlar) ortaya çıkması, o fiillerin asıl konuluş sebebi (şer‘î gerekçesi) değildir.
Örneğin iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak (emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker), dinin ayakta tutulması (ikamesi) ve batılın ortadan kaldırılması (izalesi) için emredilmiştir. Bu süreçte cana veya mala zarar gelmesi (nefsin ya da malın itlafı) mümkün olsa da, bu zararlar emrin asli hedefi (maksudu) değildir. Aynı şekilde cihadın amacı, insanların öldürülmesi değil, Allah’ın dininin yüceltilmesi (i‘lâ-yı kelimetullah)dır. Had ve kısas cezaları da kan dökmek (katl) için değil, toplumsal fesadı önlemek (bozgunculuğu engellemek) için meşru kılınmıştır. Hakimin verdiği hükmün bağlayıcı olması (ilzam edici olması) da hatalı kararları sürdürmek için değil, toplumsal anlaşmazlıkları sona erdirmek (nizayı izale etmek) içindir.
Benzer şekilde, yasaklanan fiiller de bizzat içerdikleri mefsedet (zarar) sebebiyle yasaklanmıştır. Fasid nikâhlar (geçersiz evlilikler) yasaktır; ancak bu nikâhlardan doğan çocukların nesebinin sabit olması (soy bağının tanınması) gibi bazı sonuçlar maslahat (fayda) içerebilir. Bu maslahatlar, nikâhın fasid oluşundan (geçersizliğinden) değil, daha sonra ortaya çıkan ve başka gerekçelere dayanan hükümlerden (arızî sebeplerden) kaynaklanır. Gasb (başkasının malını zorla alma) da yasaktır; fakat gasbedilen malda meydana gelen değişiklikler (tagayyür) ve gasıbın tazmin sorumluluğu (zararı ödeme yükümlülüğü) sebebiyle, bazı durumlarda gasıb lehine sonuçlar (mülkiyet şüphesi gibi) doğabilir. Bunlar da gasbın kendinden değil, ona eklenen arızî sebeplerden (sonradan ortaya çıkan durumlar) kaynaklanır.
Buradan çıkan temel ilke şudur: “Meşru fiiller, mefsedet için; gayrimeşru fiiller de maslahat için konulmuş değildir.” Bir fiilden doğan yan sonuçlar (tâbi neticeler), o fiilin şer‘î hükmünün gerekçesi (illet-i şer‘iyyesi) sayılmaz. Şeriat abesle iştigal etmez (anlamsız ve amaçsız işle uğraşmaz); emir ve yasaklar, ya maslahatı gerçekleştirmek ya da mefsedeti önlemek için vazedilmiştir.
Bu ilke dikkate alındığında mezheplerdeki birçok ihtilaflı mesele (görüş ayrılığı bulunan konular) daha anlaşılır hale gelir. Örneğin Maliki mezhebinde, borcunu belirli bir tarihe kadar ödemeye talakla yemin eden (boşama şartına bağlayarak söz veren) bir kimsenin, süre dolmadan eşiyle hulû (bedel karşılığı ayrılık / muhalaa) yapması durumunda, talak fiilen gerçekleşmez (vuku bulmaz). Bu davranış ahlaken hoş karşılanmasa da (mekruh görülse de), talakın vaki olmamasının sebebi hulû değil, talakın isabet edeceği bir evlilik bağının (mahallin) o anda bulunmamasıdır. Aynı şekilde Ramazan’da oruç tutmamak için yolculuğa çıkan kimsenin durumu da böyledir: Sefer kastı mekruh (niyet hoş görülmeyen) olsa bile, oruç tutmama ruhsatı (izin) yolculuğun kendisinden değil, yolculuğun doğurduğu meşakkatten (zorluktan) kaynaklanır.
Ancak bazı durumlarda iki farklı ilke çatışabilir. Bir yandan fiilin sebebini işleyen kişinin (failin) sonuçtan sorumlu tutulması, diğer yandan şer‘î hükümlerin sebep–sonuç ilişkisine göre değerlendirilmesi söz konusu olur. Bu tür durumlar ictihada açık alanlar (kesin hükmü olmayan meseleler) oluşturur ve müctehidler, hangi ilkenin daha ağır bastığını düşünüyorsa ona göre hüküm vermişlerdir.
Son olarak, burada söz konusu edilen maslahat ve mefsedet anlayışı, “şeriatın nazarındaki” (şer‘î ölçülere göre) maslahat ve mefsedettir. İnsanların nefsî arzularına (kişisel isteklerine), psikolojik rahatlıklarına veya kişisel çıkarlarına göre gördükleri fayda ve zararlar bu çerçevenin dışındadır. Bir kimsenin günah işleyerek rahatlamayı amaçlaması ya da farzları terk ederek zahmeti azaltmak istemesi, şer‘î anlamda maslahat (meşru fayda) sayılmaz.
