Sizin hiç çocuğunuz öldü mü? Bir evladın yokluğunun insanın içine nasıl çöktüğünü bilir misiniz? Gazze’li babaların, Gazze’li anaların yüreğinde büyüyen bu acıyı hayal edebiliyor musunuz?
Ya siz“Garantör” olduk diye caka satan İslam ülkeleri liderleri bu fotoğrafa bakabiliyor musunuz, gözünüz yaşarmadan?
Gazze bugün yalnızca bombalar altında değil; dünya vicdanının enkazı altında eziliyor.
Sözde “insan hakları” çağında, çocukların tedavi için sınırdan geçemediği, hastanelerin hedef olduğu, açlığın bir silah gibi kullanıldığı bir coğrafya var. Ve bu tablo karşısında dünya, bilinçli bir suskunluğu tercih ediyor.
Bu sessizlik cehaletten değil.
Bu sessizlik bilgisizliğin değil, bu çıkarın ve korkunun sessizliği.
Bir çocuk öldüğünde adı bilinsin ya da bilinmesin, mesele artık istatistik değil, medeniyet iddiasının iflasıdır.
“Garantörlük” denilen şey bugün kâğıt üstünde bir kelime, pratikte ise İsrail politikalarının diplomatik kalkanıdır.
Ateşkeslerin garantörü değiller
Sivillerin garantörü değiller
Çocukların garantörü değiller
Kadınların garantörü değiller
Hukukun garantörü hiç değiller
Oldukları şey şudur:
Zaman kazandıranlar. Oyalayanlar. Unutturanlar.
Garantör ülkeler bugün İsrail’i durdurmuyor;
İsrail’e zaman satın alıyor.
Bu haliyle garantörlük, barışın değil, cezasızlığın sigortasıdır.
Batı’nın ahlak dersi verme yetkisi çoktan bitmiştir.
Epstein dosyaları sadece bireysel sapkınlıkları değil, sistemsel çürümeyi ortaya dökmüştür.
Medya susuyor
Yargı ağırdan alıyor
Siyaset koruyor
Çünkü mesele birkaç “suçlu” değil;
birbirini kollayan bir elitler ağıdır.
Bugün Gazze’ye sessiz kalan yönetimler, dün Epstein suçlularıdır.
Çocuk bedenleri söz konusu olduğunda susan bir sistem, hiçbir konuda meşru değildir.
Bugün dünya halkları ile onları yönetenler arasında ahlaki bir kopuş var.
Sokaklar Gazze diyor, saraylar susuyor.
Halklar “dur” diyor, yönetimler “denge” diyor.
Bu bir temsil krizi değil, meşruiyet krizidir.
Gazze bugün dünyanın aynasıdır.
Bu aynaya bakıp hâlâ kendini “medenî” görebilen herkes,
ya kördür
ya da suç ortağı.
Bu bir taraf meselesi değil.
Bu bir insanlık sınavıdır.
Ahlaki meşruiyetini kaybeden hiçbir düzen sonsuza kadar ayakta kalmaz.
Ama bu iddia:
Hamasi sloganla değil
Kör öfkeyle değil
Kabile refleksiyle hiç değil
Ahlaki üstünlük, tutarlılık ve açık bir adalet diliyle dillendirilmelidir. Anlam bunalımındaki batılı insanlar Müslümanlardan tam da bunu bekliyor.
Bugün zamanın ruhu açıktır.
Çünkü mevcut dünya düzeni artık kendini savunamaz hâle gelmiştir.
Batı, özgürlük dedi; Filistin’de sustu.
Hukuk dedi; güçlüyü akladı.
İnsan hakları dedi; çocukları, kadınları sivilleri sayıya indirgedi.
Bu çöküş, Müslümanlar için hem bir “fırsat”, hem de çok büyük bir sorumluluktur.
İslam, tarihte hiçbir zaman yalnızca bireysel ibadetler dini olmadı.
O, adaletin kamusal bir ilke, merhametin siyasi bir ölçü, ahlakın devlet işlerinin merkezinde olan bir dindir.
Bugün dünya tamda bunu arıyor.
Daha iyi bir dünya için mücadele etmek;
Daha çok güç istemek değil
Başkasının zulmünü taklit etmek hiç değil
Zulmün kendisini reddetmektir!
Müslümanların motivasyonu burada yatmalıdır.
Her Müslüman bilir ki
Güç varsa, sorumluluk da vardır
Hukuk varsa, istisna yoktur
Bugün Müslümanlara düşen bu iddiaları hayatın tam ortasında savunmak ve yaşamlaştırmaktır.
Daha adil bir dünya istemek “romantizm” değildir.
Asıl romantizm, bu çürümüş düzenin düzeleceğine hâlâ inanmaktır. Bu aşağılık düzenin işlediği ahlaksızlık, hukuksuzluk ve yağmaya sessiz kalarak destek olmaktır.
Müslümanlar için umut:
Kör iyimserlik değil
Tarih bilinciyle yoğrulmuş bir kararlılıktır
Çünkü Müslümanlar bilir ki:
Hiçbir zulüm ebedî değildir.
Hiçbir iktidar hesap vermeden kalmaz.
Bu bilinç, korkuyu değil sabırlı direnci doğurur.
Çünkü korku acele eder, hata yapar ve tükenir.
Sabır ise beklemez; hazırlanır.
Sabır, zulme razı olmak değildir.
Sabır, aşağılık ve adaletsiz bir düzenin seni öfkene mahkûm etmesine izin vermemektir.
Çünkü bu düzen, en çok öfkeyi sever;
öfkeyi kontrol eder, yönlendirir ve sonunda boşa düşürür. Avare kasnağa dönüştürür, AKP’nin rüzgarına kapılan İslamcıları birazda buradan bakarak değerlendirin
Direnç, bağırmakla değil;
geri çekilmeyi reddetmekle başlar. Bugün AKP’nin yada AKP’nin rüzgarına kapılan ne kadar yazar, çizer, akademisyen varsa hepsinin geri çekilmediği tek bir nokta kaldı mı?
Bu dünyanın çarpık düzeni;
silahla değil yalnızca,
hukuk kılıfıyla, medya diliyle, normalleştirilmiş ikiyüzlülükle ayakta duruyor.
Onu ayakta tutan şey zorbalığı kadar,
insanların “başka türlüsü mümkün değil” yalanına inanmasıdır.
Direnmek,
Hafızayı canlı tutar
Unutmayı reddeder
İnsanı uyanık tutar
Normalleşmeye karşı savaşır
Çünkü zulmün en büyük zaferi, alışkanlığa dönüşmesidir.
Sabır; her gün yeniden doğruda ısrar etmektir.
Her bedel hatırlatıldığında geri adım atmamak,
her tehdit gösterildiğinde inançtan, ahlaktan vazgeçmemektir.
Bu, bir günde devrim yapmak değil;
bir çağın yalanlarını sabırla çökertmektir.
Adaletsiz düzenler, karşılarında öfkeli kalabalıklar gördüklerinde değil;
kararlı, tutarlı ve vazgeçmeyen insanlar gördüklerinde çatırdar.
Çünkü onlar şunu bilir:
Bu insanlar satın alınmaz.
Bu insanlar korkutulamaz.
Bu insanlar unutmaz.
Bu insanlar inançlarından asla taviz vermez
Sabırlı direnç, insanın içindeki teslimiyeti öldürür.
Ve teslimiyet öldüğünde,
en güçlü imparatorluklar bile yalnızca gürültüden ibaret kalır.
Bu yüzden sabır, beklemek değil;
daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna dair iddiayı her gün diri tutmaktır.
Ve bu iddia bir kez kök saldığında,
hiçbir aşağılık düzen,
kendi ağırlığı altında ezilmekten kurtulamaz.
Siyonist-emperyal düzeni çürüten şey yalnızca karşıtlık değil;
onun yerine ne koyduğunuzdur.
İşte bunun için hazırlanmalıyız, yapıp ettiğimiz her şeyi bu bilinç ve kararlılıkla yapmalıyız.
Not: Resimdeki Gazzeli çocuk, Enver el-Aşi, hastaydı ve tedavi olması için Rafah sınır kapısından çıkması gerekiyordu fakat İsrail ordusu çıkışını engellediği için tedavisizlikten dolayı hayatını kaybetti..!! Barış kurulunda ki İslam ülkeleri liderleri, görmezden gelip sustular, tıpkı binlerce Gazzeli çocuklar, kadınlar ve siviller öldürülürken sustukları gibi..
