Ne kadar da kötülüklerle dolu bir dünyada yaşıyoruz değil mi? İnsanın yaşananlar karşısında ümit var olması çok zor. Depremler, savaşlar, işkenceler, soykırımlar, tecavüz edilip kanı içilen çocuklar, terör saldırıları, katliamlar, ölümcül hastalıklar… İnsanoğlu yeryüzünde fesat çıkarmaya öylesine meraklı ki…(Böylesi yaşananlar karşısında korku ve endişe duyuyorsak çok şükür ki hala “insani” duygularımız var demektir.)
Arama motorları vasıtasıyla herkesin her şeyi bildiğini(!)iddia ettiği, her konuyu masaya yatırıp analiz edebildiği(!) böylesi bir çağda, herkes “sözde” bir çözüm getirebiliyor öyle değil mi? Sorunları, sadece konuşarak kritize etmek, çay muhabbetlerimize malzeme oluşturmaktan başka ne anlama gelir ki? Bir “tık”la bu yaşananlara şahit olup bir “tık”la da başkalarını şahit kılmak gerçek ve fiili bir çözüm mü acaba? Yaşananlar karşısında serzenişte bulunup iki dua, bir beddua edip sonra hiç bir şey olmamış gibi kaldığımız yerden hayatımıza devam etmekle iş biter mi? Sanal medyada aslan kesilip gerçek hayatta fiili çözümler karşısında korkak fare misali kuyruğu kıstırıp kaçmak işimize mi geliyor? Peki şimdi ne yapmalı?
Şu insanoğlu var ya kısacık ömrü hayatında ne kitaplar ne bilgiler yuttu, sosyal medya paylaşımlarında okumadığı kalmadı da bir gerçek çözümler içeren hak ve evrensel kitap olan Kur’an’ı okuyup anlamaya yanaşmadı. Halbuki her şeyin penceresi, çözümü onda vardı. Sağlam duruşun nasıl olduğu oğretisi onda vardı. Sorunlarla nasıl mücadele edilir, ne gibi çözümler üretilir onda vardı. İnsan hayatının, muhteşem düzen ve işleyişle kurulu evrene nasıl eklemlenirin öğretisi onda mevcuttu. Yeryüzünün ıslahının projesi ondaydı. Oysaki insanoğlu Kur’an’dan başka her şeye yönelince korkuları büyüdü, eli ayağına dolandı, hayatı kördüğüm olup sorunları çözümsüzlüğe mahkum oldu.
Halbuki asırlar öncesi evrensellik ilkesi ile gelen Kur’an, insanı her açıdan uyarmıştı. Kötüyü tanımlayıp özelliklerini sıralamış, bunlarla baş etmenin yollarını öğretmişti. İyiliği tanımlayıp, bunu benimsemenin yollarını da göstermişti.
Daha insanoğlunun yeryüzüne gelmeden önce fesat çıkartıp kan dökeceği belliydi. (Bakara,30)
“…Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.” (İbrahim,34)
“…Bu dünya hayatı ise aldatma metaından başka bir şey değildir.” (Ali İmran,185)
“İnsan Rabbine karşı gerçekten pek nankördür. Buna kendisi de tanıktır. Ve insan mala çok düşkündür.” (Adiyat,6-8)
“…İnsan gerçekten pek cimridir.” (İsra,100)
“İnsan iyiliği istercesine, kötülüğü ister. İnsan gerçekten çok acelecidir.” (İsra,11)
“İnsana iyilikte bulunduğumuz zaman yüz çevirir ve yan çizer. Ona bir kötülük dokununca da umutsuz kesilir.” (İsra,83)
“O, insanı bir damla sudan yarattı ama o apaçık bir hasım olup çıktı.” (Nahl,4)
“…İnsan gerçekten pek inkarcıdır.” (Hacc,66)
“Karada ve denizde bozgun, insanların bizzat kendi elleriyle işledikleri yüzünden çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırır.” (Rum,41)
“İnkarcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın. Azıcık bir menfaattir o…” (Ali İmran, 196-197)
“İnsan için yalnız kendi çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm,39)
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed,7)
Zannediyoruz ki geçmişte her şey güllük gülistanlıktı. Her şey saftı, iyiydi, bu kadar kötülük yoktu. Şimdi ise her şey çok kötü. Neden böyle düşünüyoruz peki? Çünkü “geçmiş” dediğimiz yaşanmışlıklar, bize dokunup etki etmedi ama “şimdiki” denen yaşananlar, tam da içimizde. Bu yüzden veryansın ediyoruz. Oysaki geçmişte benzer ve belki de çok daha fazla acılar yaşanmadı mı? Bugün on yaşındaki bir çocuk, sırf Filistinli olduğu için idama götürülürken, aynı şeyi ırkçılık politikasıyla Firavun İsrailoğullarına yapmadı mı? Bugün Çin’de, Ortadoğu’da pek çok insan hapishanelerde işkence görürken, benzer bir durum Bizans’ta, sırf eğlence amaçlı köle ve mahkumlar, vahşi hayvanlara arenalarda yem edilmedi mi? Ashab, Mekke’de çektikleri sıkıntılardan dolayı Hz. Peygambere serzenişte bulunup Allah’ın yardımı ne zaman diye sorarken, o Nebi demedi mi ki, “Sizden önceki ümmetler içinde mü’min bir adam tutuklanır, onun için bir çukur kazılır ve o çukurun içine konulurdu. Sonra bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti ve kemiği demir tarak ile taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi.”
Kur’an’ın da dediği gibi Rabbine karşı nankör olan insan, kullara karşı nasıl acımasız olmaz ki! O insan ki alemlerin Rabbini tanımamakla O’na kafa tutuyor, kullara neler etmez ki? Demem o ki, dünyada şahit olunan bu kötülüklere şaşırmamak lazım. Burası fani dünya çünkü. Hakla batılın, iyiyle kötünün, doğruyla yanlışın çatıştığı yer… “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (Araf,179)
Burada sormamız gereken soru şudur? Böylesi bir dünyada biz nerede durmalıyız ve nasıl bir duruş sergilemeliyiz? Önemli olan kısım burası. Rabbimiz bizden ne istiyor, hangi sorumlulukları yüklüyor buna bakmak lazım. Yaşananlar karşısında hiç bir şey olmamış gibi davranmakla, “bananeci” olmakla, üç maymunu oynamakla ne dünyada ne de ahirette kurtuluş sağlanıyor.
Baştan şunu söylememiz gerekir ki, Rabbimiz bizden kahramanlık yapıp gövde gösterisinde bulunarak dünyayı değiştirmemizi istemedi. Ki, bu eğer böyle olsaydı, geçmişte gelen her peygamber dünyayı, en azından kendi bulundukları coğrafyayı ıslah eder, hiç bir kötülük bırakmazlardı. Peki ne istedi Rabbimiz? Yalnızca Kendisine “teslim olmamız”ı ve her şart ve durumda “O’nun metoduna uygun kulluk yapmamız”ı emretti. Dünya yansa ve o dünyanın ateşi bizim eteklerimize de sıçrasa yine de Kendi yol ve metodundan taviz vermememizi istedi. Tüm insanlık bir tarafa savrulup tek bir yola girse de yine de Kendi yolundan milim sapmamayı emretti. Tavizsiz bir duruş emretti. Kalabalık olma, çoğalma zorunluluğunu emretmedi; tek başına da olsa “doğru duruş”u ve “doğru ve tavizsiz teslimiyet”i emretti. İşte böyle olunca o kul, yalnız da olsa “dünyaya meydan okuyabilir”di. Çünkü O Rabbin davası ki, o evrenseldir, tüm dünyaya meydan okumaktır.
O Allah’ın dini İslam ki, o din, kurtların kuşların, çiçeklerin böceklerin, yerlerin ve göklerin, meleklerin ve peygamberlerin, cinlerin ve insanların dinidir. İnsanlar böyle bir dine tabi olmamakla kaybeden ve zarara uğrayan taraf olur. Ancak Allah, insanlar Kendi dinine tabi olmadı diye, karada ve denizde onların zulümleriyle fesat çıktı diye zarara ve kayba uğrayan taraf olmaz. Meselenin burasını iyi düşünmemiz lazım. Çoğunluğun yanıltıcı idrakine kanmamak lazım. İnsanların acele edip koştuğu noktada Allah “dur” diyorsa durmak, “sus” diyorsa susmak lazım. Allah’ın davasının yanına “…ama şöyle…”, “ancak burada da bu böyle…” dememek lazım. Düzen, metod, yol ve yöntem Allah’tansa kim O’nun sözünün üzerine söz söyleyebilir? Kim buna cüret eder? Bu dinin tarafı Allah ise o din ve dava nasıl zelil olabilir ki? Zelil olan, O’nun davasını dava edinmeyen bu zavallı insanlıktır. O’nun karşısında olan her zaman kaybetmeye mahkumdur. O yüzden, “Müslümanlar uyuyor, birlik yok, yürüyün ayaklanalım!…” nidaları bizi iyi niyet yanılgısıyla aldatıp Allah’ın metodundan taviz verditmesin.
Peki ne yapmalı? Allah, peygamberine nereden başlamayı emrettiyse, oradan başlanmalıdır, Resulünün örnekliğinde sahabeyi nasıl eğitti ise öyle bir eğitime tabi olunmalıdır. Yani öncelikle “Allah ve O’nun dini doğru tanınmalı”dır. Mekke müşrikleri Hz. Peygamberi nasıl öz oğullarını tanıyor gibi tanıyorlarsa biz de Allah’ın dinini ve peygamberini aynı şekilde öz çocuklarımızı tanıdığımız gibi tanımalıyız. Ancak şu farkla ki, doğru yetiştirmek için emek verdiğimiz öz çocuğumuz bile ahirette bizi kurtaramayacakken, onun gibi doğru tanıdığımız İslam dinine tabi olmak (Allah’ın da merhametiyle) bizim ahiretteki kurtuluş ümidimizi arttıracaktır.
Allah’ın davasını tanımak çok ama çok elzem bir durumdur. Tebliğci, Allah’ın metoduyla yıllarca insanlara bu dini anlatsa ve bir tek kişi İslam olmasa bile yine de Allah’ın davası ve metodu en doğru dava ve en doğru metoddur. Çünkü bu davanın haklılığını, Müslümanların varlığı ya da çokluğu belirlemez. İnsanlar bu davaya taraf olmuyor diye, bu dava kıymetsizleşmez. Ancak bu davaya kim taraf oluyor, kim karşı çıkıyor bunu bilmek zorundayız. Yoksa bu davanın kökü olan “La ilahe illallah” şiarını anlamak mümkün değildir. Bu davaya karşı çıkıp başka sahte ilahlara yeltenen ya da ilahlık iddiasında bulunanlara karşı durup yalnızca O’na kulluk ve teslimiyet göstermek gerekir. Bunun için her kul, yaşadığı çağdaki sahte ilahları ve yapılan sahte kullukları çok iyi tanımalıdır ki doğru duruş sergileyip doğru teslimiyet göstersin. Yoksa ki tarih sayfalarında kalan kötülüklere ve kötülere “kötü” demek, onları reddetmek çok kolaydır. Peygamberin davasını doğru anlamadan ona düşmanlık edenleri yaftalamak da çok kolaydır. Ancak eskinin batıllarıyla birlikte zamanımızdaki batılları da tanıyıp onlara dik duruş sergilemek, bu dini doğru anlamadan asla mümkün değildir.
Alemlerin Rabbi, “çoğunluk olma”, “devlet kurma”, “kötülüklerin kökünü kırma” zorunluluğunu omuzlara yüklemiyor. Ki öyle olsa, Mekke’de Yasir ailesi şehid edilirken bu yükün vebaliyle can vermiş olurlardı. Allah’ın istediği, kullarının, evrensel olan İslam davasına tabi olup, Müslümanca duruş sergileyip yalnızca O’na kul olmaktır; akıl ve kalplere bu teslimiyeti yerleştirmektir. Bu lezzeti de iman etmiş bir kalpten başkası anlatamaz. Bu öylesi bir iman ateşidir ki dünya güllük-gülistanlık da olsa Allah’ın emirleri hakim kılınmıyorsa o kulun o iman ateşiyle bu dünyada kendini insanlar arasında yalnız ancak sadece Allah’a kul olmakla kendini huzur dolu bir kalple birlikte olduğunu hissetmesidir.
Sözün özü, kalabalıkların çığırtkanlığı, marjinallerin haklılık iddiaları, bir şeye taraf olma meyilliliği bizi Allah’ın yolundan milim sapmaya neden oluyorsa, varsın onlar kendi çarklarında dönüp dursun. Onlar ne derlerse desinler doğru iman eden bir muvahhidin kalbine ne etki edebilirler ki…

Faruk Yeşil 12 May 2026
Şimdi Ne Yapmalı?
Dünya yanıyor.
Savaş var, açlık var, zulüm var, çocuklar ölüyor.
Ama biz ne yapıyoruz?
Bir iki cümle kuruyoruz.
Bir paylaşım yapıyoruz.
Bir “çok üzgünüz” bırakıp geçiyoruz.
Sonra hayat devam ediyor.
Bu çağın en büyük hastalığı bilgi eksikliği değil.
Vicdanın dağılması.
İradenin çürümesi.
Tepkinin eyleme dönüşmemesi.
Herkes konuşuyor, kimse yük almıyor.
Herkes yorum yapıyor, kimse bedel ödemiyor.
Ve en acısı şu:
Acıya alışıyoruz.
Felaketi sıradanlaştırıyoruz.
“Şimdi ne yapmalı?” sorusu aslında şunu soruyor:
Biz hâlâ insan mıyız?
Bu düzeni değiştirecek şey daha fazla analiz değil.
Daha fazla tartışma değil.
Daha fazla gündem takibi hiç değil.
Bu düzeni değiştirecek şey;
yeniden iman gibi sağlam bir duruş,
ahlak gibi sert bir omurga,
hakikat gibi sarsılmaz bir yön bulmaktır.
Çünkü mesele sadece dünya değil.
Mesele biziz.
Şimdi ne yapmalı?
Önce uyanmalı.
Sonra susmamalı.
Ve en önemlisi:
Sadece konuşarak değil, yaşayarak taraf olmalı.
Yazar reçeteyi çok net şekilde vermiş “Allah, peygamberine nereden başlamayı emrettiyse, oradan başlanmalıdır” Resul neyi ne şekilde yaptıysa bizde o şekilde yapmalıyız demiş. Okuyucusu bol olsun.