30 Haz 26 - Sal 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > “İstiklal Marşı Derneği”ne Dair

“İstiklal Marşı Derneği”ne Dair

İnsan denen varlığın bütün etkinlikleri, yaşamsal zorunlu fiilleri/eylemleri ve ilişkileri; Allah’tan, doğadan, toplumdan ve kendinden kopuk değildir. O eylem ve etkinliklerin tümü birbiriyle bağlantılıdır; çünkü bir bütünün parçaları olarak yapılıp ediliyor.

Bütün, bir dünya görüşü temelli kavrayışı ve irtibatı, buradan hareketle de yapılıp edilen her şeyi anlamlı ve değerli kılar. Bu nedenle bütünün kavrayışı önemlidir. Evlilik, komşuluk, ticaret, siyaset, sanat, gelenek, sulh, harp, dostluk, düşmanlık, örgütlülük, toplu yaşam, mücadele vb. hepsi birbiriyle irtibatlıdır. Bunlar İslami inanç unsurlarına göre düzenleniyor ve yapılıyorsa (buna sünnete uygunluk deniyor), kişi şirkten kopuyor, “Mümin-Müslim-Muhsin” oluyor. Yapılıp edilen etkinlikler İslami inanç unsurlarından kopuk, bu inancın çizdiği sınırlardan bağımsız veya başka inanç unsurlarına göre yapılıp ediliyorsa, kişinin yaratılış maksadına uyumsuzluğu, kendine yabancılaşması ve bozulması kaçınılmaz oluyor. Bu durumda şirk avdet ediyor.

Bu hali tümdengelem ve tümevarım yöntemi olarak da adlandırabiliriz. Tüm, bütünü temsil eder ve anlamlandırır. Buradan parçalar yerli yerine konur, bağlantı kurulur. Parça, tüme göre anlamlandırılır. Diğerinde ise parça esas alınır, buradan başlayarak bütün yeniden oluşturulur. Günümüzdeki uzmanlık anlayışı böyle bir kavrayışı icbar ediyor; çünkü uzmanlık genelden kopuyor, genel ise uzmanlığa göre yeniden anlamlandırılıyor.

İnsanlar olumlu ve olumsuz özelliklerle donatılmış bir varlık olarak yaratılıyor: Takva ve fücur yüklü olarak… İnsan, hayvanlar gibi tek başına yaşayamıyor. Bidayetten beri bir topluluk içinde yaratılıyor, burada kendini geliştiriyor ve gerçekleştiriyor.

Topluluk hayatı bir düzen gerektiriyor, düzen kurallar gerektiriyor, kurallar ise infaz gücüne haiz bir otoriteyi/iktidarı zorunlu kılıyor. Yani insan, yapısındaki/doğasındaki/fıtratındaki hangi özellikleri tercih edeceğini kendinden çok, bu düzenle irtibatlı olarak belirliyor. Çünkü düzen insanın hangi yanını teşvik ediyorsa o yanı öne çıkıyor; kültürleme denen şey gerçekleşiyor. Bu nedenle İslam, tek ilahlı bir hükümranlık ve düzen istiyor.

Hükümranlık, örgütlü bir siyasal toplum ister. Bu toplum devlet olamasa da cemaat haliyle dini ve mümini muhafaza eden ön şartı zorunlu kılar. Adalet ve zulüm bundan sonra gelecektir. Siyasal toplumu siyasallaştıran gerekçe neyse; cemaat, zümre, grup veya millet o neden için var oluyor ve ona bağlı kalıyor. O da onların işlerini ve ilişkilerini düzenleyecek kuralları gösteriyor.

Türkiye’de vatancılık, milliyetçilik, devletçilik yapanlar, İslam dışı başka bir dünya görüşüne uygun olarak etkinlikler yapıyor. Arada İslam’ı bir din olarak terk etmiyor ama hayatı/etkinlikleri başka dinleri de önceleyerek düzenliyor; bir bakıma parçalı yaşayarak imanına şirk karıştırıyor. Buna bakılırsa devletsiz ve vatansız İslam olmuyor! Oysa imanın şartlarında bu ikisi yok.

Tevhid iki temele oturuyor: İlki ve önceliklisi şer’i hukuk sistemi, diğeri ise bunu icra edecek veya gerçekleştirecek bir cemaat yaşamı… İslam dini bu iki şartla muhafaza ve müdafaa ediliyor.

Türkeli, Türk ili, Türk meydanı, Türk vatanı veya Arap, Kürt, Fars ili/eli/meydanı/vatanı… Bunlar başka dünya görüşünün iman unsurlarındandır. Ahmed Cevdet Paşa bu inancın Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıktığını; imanın yerine vatanın, iman kardeşliği yerine vatandaşlığın geldiğini söyler. Dolayısıyla “bunlar bunlarsız olmaz” diye bakılır; bu nedenle bunlar uğruna var olunur ve ölünür. İslam bu “el-il-meydan-vatan” unsurlarına, buradaki hâkimiyete göre değer biçer. İslam yoksa bunları umursamaz.

İslami siyaset hususunda yazan âlimlerin tümü, bu işe hükümranlık bazında bakıyor: Şehir-devlet (örgütlü siyasal toplum) fazıl değilse, sen oralı değilsin. Olması için çabalarsın çünkü o seni dönüştürecektir. Çaba sonuç vermezse hicret edersin ve gittiğin yerde kendi şehrini, devletini kurarsın. Bu amacı bir kez terk edersen artık sen, sen olmaktan çıkarsın: Başka şeylerin mücahidi olursun.

Türkiye’de Fransız İhtilali’nin ilkeleri o kadar kabul gördü ki dindarların kendini avuttuğu yerde durdu: Burası neresi? Genel kabul; burası şehit kanlarıyla sulanmış, atalarımızın yadigarı, ezanın ve bayrağın yere düşürülmediği kutsal vatan! Camiler açık, ibadetler serbest! Kısmen doğru ama esasen yanlış! Şayet hepsi doğru olsaydı, Hz. Muhammed’in İbrahim’in yadigarı olan Mekke’yi, Kâbe’nin olduğu yeri terk etmemesi gerekiyordu. Orası mukaddesti, haramdı; dolayısıyla oranın uğrunda çarpışıp ölmesi gerekecekti.

Türk ili bir zamanlar Müslümanların ili olabilir; ama artık değil, “başkalarının” ili olmuş. İli, buradaki hükümranlığa ve hükümranlığın kaynağına göre ayırıyorum. Burada yöneticilerin dindar olması bir şey değiştirmeyecek çünkü başka bir dünya görüşüne/inancına göre hükmediliyor. Bu esas burada konu edilmiyor. Zaten “biz başka bir düzen için varız” diyen de çıkmıyor. Konu buraya gelmiyor yani.

İstiklal Marşı Derneği’nin kuruluş gayesi, “Bizi oyuna getirdiler, bunu yemedik, bu vatan bizim, imkan ve fırsat bulursak sizi alaşağı edeceğiz…” tarzı bir manifestoyla yayınlandı. Bu izahı ben yapıyorum; şayet devlet böyle anlasaydı dernek üyelerinin malını gasp eder, çoluk çocuk içeri atar, vatan-devlet haini etiketiyle terörle iltisaklı yapıp cezalandırırdı! Demek ki bunlar da Fetullah Hoca Hareketi kadar ciddiye alınmıyorlar! Diğerlerinden bahsetmiyorum çünkü zaten “yoklar!”

Ölçü bu mu? Elbette. Tevhid dediğimiz başka ne ki? “La” derken neye başkaldırdığınla irtibatlı değil mi her şey! “Kâfirle cihad edene Türk denir” diyerek ara gazı vermek pek hoş değil! Şair kelimelerle oynaşıyor, kelimelerle ifade edileni atlıyor. Kelime cümle içinde, cümle ayet içinde, ayet sure içinde, sure sureler içinde ve bütün dahilinde anlamlıdır. Bütüne bağlanmayan kelime ve kelime kaynaklı tefsir bütünden kopacak, istihdam edilen manayı içerecektir.

Hep derim; şu arkadaşlar “Dünyalıyız, ümmetçiyiz” diyenleri yerli, ayağı yere basmayan uçuk kaçıklar olarak görmediklerine kıyasen, biraz da Kurancılığa karşı hadisçilik yapacağına “sünnetçilik” yapsaydı; Türk tarihine gösterdiği ilgiyi peygamber tarihine ve (sonradan dahil olduğu için) Türk’ün olmadığı İslam tarihine gösterseydi!

Derneğin tarih felsefesini severim ama eksik bulurum; çünkü oradan İslami tarihe varılmaz, parçada kalır. Türk’le başlar Türk’le bitirir, Türk olmayanları Türkleştirir! Veya İslami tarih içinde bir Türk tarihi okumaz, Türk’ü ait olduğu yere koymaz. Türk’ten kastım derneğin tanımladığı “Türk”tür.

Kurancılık veya ümmetçilik akımının karşıtı hadisçilik (veya gelenek) değildir; burada yanlış bir konumlanma var. Kurancılık ne zaman tâğut karşıtlığına konumlanırsa o zaman Ehl-i Sünnetçilik varit olacak. Aksi halde Kuran tarikatçılığında boğulacak. İstiklal Marşı Derneği de Kurancılar gibi, hadisçiler gibi özel bir tarikatçılık icat etti: Türk ve vatan tarikatçılığında konumlandı.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir