“Allah’ın razı olacağı o tek ve hakiki İslam”ı arama iddiası, tarih boyunca paradoksal bir şekilde hem en samimi ihya hareketlerinin hem de en yıkıcı sapmaların ortak kalkış noktası olmuştur. Bu arayıştaki teolojik körlük sadece kendi yorumunu dinleştirip topluma dikte eden radikal dogmatizmden ibaret değildir; günümüzde bunun kadar yaygın ve tehlikeli bir diğer sapma da dini akıp giden hayata ve konfor alanlarına uydurmak adına ılımanlaştırıp buharlaştırmaktır. Bu herkesi müslüman sayma gayret ve ferahlığında bariz bir şekilde kendisini gösterir.
İnsan, ya kendi sınırlı zihni dogmalarını ilahi iradenin yerine koyarak dini katılaştırır ya da “merhamet ve hoşgörü” söyleminin arkasına sığınarak veya genel kabulün akışı istikametinde durma arzusuyla dinin değişmez hakikatlerini ve sınırlarını silikleştirir. İki tutum da insanı gerçek İslam’ın, hakikatin peşinde koşan bir müntesip olmaktan çıkarıp dini kendi nefsani veya dönemsel ihtiyaçlarına göre araçsallaştıran bir özneye dönüştürür.
Bu tuzakları aşmanın yegâne yolu ise ne muhafazakâr bir bağnazlığa ne de her şeyi kapsama adına herkesi her şekilde müslüman sayma hiçbir şey ifade etmeyen bir kimliksizleşmeye düşmeyen, sağlam bir metodolojik çıpa inşa etmektir.
Bu metodolojik çıpanın ilk sütunu epistemolojik bir alçakgönüllülüktür; ancak bu alçakgönüllülük, hakikat krizine veya rölativizme (göreceliliğe) varacak bir belirsizlik demek değildir. Kur’an ve Sünnet ilahi kaynağı gereği masum ve mutlaktır; insanoğlunun o metinlerden çıkardığı içtihatlar ise insani ve zannidir. Ancak burada hayati bir sınır vardır: Tevhid başta olmak üzere dinin temel esaslarını belirleyen itikadi meseleler ve özelliği gereği açık (sarih) olan hususlar içtihat alanının tamamen dışındadır. Bu sabitelere şüphe götürmez bir kesinlikle inanmak, bunların aksini iddia eden veya niteleyen hiçbir söz, eylem ve işe geçit vermemek imani bir zorunluluktur. Dolayısıyla zanni olan, dinin bu değişmez omurgası değil; o omurga üzerine bina edilen fer’i ve içtihadi yorumlardır.
İmam Şâfiî’nin “Benim görüşüm doğrudur ama yanlış olma ihtimali vardır” ilkesi, insanı kendi içtihadını kutsamaktan korur. Ancak bu ilke, “herkesin yorumu eşittir, o halde hakikat yoktur” gevşekliğine de kapı aralayamaz. Zanni bilgi, “bilgisizlik” veya “sınırsız esneklik” anlamına gelmez. Zihni dogmatizm kendi yorumunu dinleştirirken; ılımanlaştırıcı sapma, nassın açık (sarih) hükümlerini dahi görelileştirerek İslam’ın zeminini kaydırır. Dini arayan zihin, yorumun insani olduğunu kabul ederken, metnin kendine ait değişmez bir özü ve omurgası olduğunu da unutmamalıdır.
İkinci olarak, gayeci (makâsıdı) okuma biçimi hem lafızcılığın darlığından hem de “merhamet” adı altında dinin sınırlarını eriten bir hümanizm tuzağından korunmalıdır. Şeriatın nihai amacı adaleti, merhameti ve kamu yararını tesis etmektir. Fakat günümüzde sıkça düşülen sapma, “İslam merhamet dinidir” ve-veya “Müslümanlar birleşmelidir” söylemini sınırları belirsiz bir evrenselciliğe dönüştürerek kimseyi dışarıda bırakmama, dolayısıyla İslam’ın ne olduğunu tamamen muğlaklaştırma eğilimidir. Herkesi, tüm inanç ve yaşantı biçimlerini “zaten bir şekilde Müslüman ve imanlı” sayan bu postmodern kapsayıcılık; merhamet değil, teolojik bir kimliksizleşmedir.
İslam’ın merhameti, kendi imâni ve ameli sınırlarını, yani “küfür ile imanın”, “hak ile batılın” farkını yok etmek demek değildir. Merhamet adına dinin kurucu ilkelerini ve sınırlarını eriten yaklaşım, dini hayata rehberlik eden bir nizam olmaktan çıkarıp vicdanları rahatlatan etkisiz bir terapiye dönüştürür.
Din, hayata uyum sağlamak çatışma üretmemek adına her dönemin seküler değerlerine göre yeniden biçimlendirilecek esnek bir hamur değildir. Asıl olan, çatışma pahasına değişmeyen ilahi ilkelerin rehberliğinde zamanı ve hayatı inşa etmektir; zamanın rüzgârına göre dinin temel ilke ve omurgasını ılımanlaştırıp eğip bükmek değil.
Toplumsal ve kamusal alandaki yansımaya gelince; “hoşgörü ve çoğulculuk” adına dinin kamusal ve ahlaki iddialarını itikadi ilkelerini tamamen geriye çekip onu sadece bireyin iç dünyasına hapsetmek ve salt bir iddiadan ibaret saymak da dini nesnesizleştiren bir başka sapmadır. Hakiki yaklaşım, dinin net ve şeffaf duruşunu korumak hak ve batılın ne olduğunu net olarak söylemek, farklılıklarla adalet ve hukuk zemininde ilişki ahlakını geliştirmektir.
Özetle, “Allah’ın razı olduğu dini” ararken düşebileceğimiz iki temel hata vardır: Biri, kendi dar yorumunu dinleştirip topluma dikte eden aşırıcı radikalizm; diğeri ise dini hayatın akışına uydurma adına sınırları silikleştirip herkesi kapsama gayretiyle kimliksizleştiren ılımanlaştırıcı gevşekliktir. Hakiki metodolojik çıpa; dinin omurgasını, sınırlarını ve değişmezlerini tavizsiz bir netlikle korurken, onu ne bir baskı ve ötekileştirme aracına dönüştüren ne de zamana yenik düşürüp buharlaştıran dengeli, adil ve basiretli bir tutumdur.
