Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun 2026 yılı Koç Üniversitesi Mezuniyet Töreni’nde yaptığı konuşmanın özeti:
İçten tebrikleriniz ve nazik sözleriniz için öncelikle hepinize çok teşekkür ederim. Bugün burada, dünyanın en seçkin üniversitelerinden birinden mezun olan sizlerin bu büyük başarısını ve gururunu paylaşmaktan ötürü derin bir mutluluk ve onur duyuyorum. Ancak her zaman vurguladığım gibi, böylesine ayrıcalıklı bir eğitimi tamamlamış olmak, omuzlarınıza çok özel toplumsal sorumluluklar yükler. Bu sorumlulukların en başında da dünyada olup biten akımları doğru analiz etmek ve toplumumuzu daha adil, daha eşitlikçi bir geleceğe taşımak için çabalamak yer alıyor.
Bugün geriye dönüp baktığımızda dünyayı, dolayısıyla Türkiye’yi de en çok çalkalayan iki büyük fırtına görüyoruz. İlki, demokratik kurumların küresel ölçekte gerilemesi ve hatta çöküş riskiyle karşı karşıya kalması; ikincisi ise şüphesiz hayatımızın her alanına sızan yapay zekadır. Benim akademik çalışmalarımda da sıkça üzerinde durduğum üzere, teknolojinin ve küreselleşmenin bugünkü seyrini anlamadan demokrasinin krizini çözmemiz mümkün değil. Çünkü mevcut yapay zeka modeli, demokrasiyle ve toplumsal adaletle derin bir çatışma içerisindedir. Son on yılda yapay zekaya trilyonlarca dolarlık, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş yatırımlar yapıldı. Mikro düzeyde incelediğimizde yazılım, danışmanlık ya da müşteri hizmetleri gibi alanlarda bireysel verimliliği artırdığını araştırmalarla net bir şekilde görüyoruz. Fakat madalyonun diğer yüzünü çevirip makro düzeyde bir analiz yaptığımızda, ne ABD’de ne de Çin’de yapay zekanın genel ekonomik üretkenliğe somut bir katkı sağladığını henüz görebilmiş değiliz. Aksine, eğitimden iletişime kadar birçok alanda yeni toplumsal açmazlar doğuruyor.
Bu çelişkinin temel nedeni, günümüz yapay zeka sektörünün gücü merkezileştirme ve aşırı otomasyona odaklanma eğilimidir. Yapay zeka bugün ekonomik, sosyal ve siyasi gücü sadece birkaç dev şirketin ve devletin elinde topluyor. Bugün ABD’de sadece 7 teknoloji şirketi Nasdaq endeksinin yüzde 60’ını oluşturuyor ve bu şirketlerin enflasyondan arındırılmış yıllık gelirleri, 19. yüzyıl İngiliz İmparatorluğu’nun milli hasılasının tam iki katına tekabül ediyor. Bilginin ve gücün bu denli az elde toplanması, insan gücünün yerine algoritmaları ve makineleri koyan “otomasyonu” dominant hale getiriyor. Elbette otomasyon Sanayi Devrimi’nden beri var olan, tehlikeli işleri makinelerin yapmasını sağlayan kötü bir süreç değildir. Ancak tek strateji haline gelirse, gelir dağılımını felakete sürükler. Bizler gibi hayatını iş gücüyle kazanan kitlelerin payı azalırken, kapitalin payı artar. 1980’lerden 2015’e kadar ABD’de yaşanan eşitsizlik patlamasının ve mavi yakalıların çöküşünün arkasında da bu kontrolsüz otomasyon yatmaktadır. İşini kaybeden topluluklarda sadece ekonomik çöküş yaşanmıyor; uyuşturucu bağımlılığı, psikolojik rahatsızlıklar artıyor ve insanlar demokrasiden, oy vermekten uzaklaşıyor.
Peki piyasa ekonomisi neden kâr etmeden milyarlarca dolar kaybeden yüzlerce şirketi bu alanda fonlamaya devam ediyor? Çünkü Silikon Vadisi, Alan Turing’in “insan beyni ile bilgisayar aynıdır” felsefi tezinden beslenen Yapay Genel Zeka (AGI) ideolojisinin büyüsüne kapılmış durumda. Makinelerin her konuda insandan üstün olacağına dair bu inanç, piyasa tarafından körü körüne yönlendiriliyor. Oysa bir iktisatçı olarak açıkça söylemeliyim ki, piyasa sisteminin inovasyonun yönünü her zaman doğru belirleyeceğine dair hiçbir bilimsel gerçeklik yoktur. Piyasalar, teknolojinin yarattığı sosyal tahribatları ve gelir adaletsizliklerini hesaba katmazlar.
Oysa önümüzde çok daha verimli ve insani alternatif bir yol var. Yapay zeka ile insan zekası yapısal olarak birbirinden tamamen farklıdır. İnsanın öğrenme süreci; deneyime, örneklerden genelleme yapmaya ve en önemlisi sosyal etkileşime dayanır. Eğer yapay zekayı insanı yok etmek için değil, insan yeteneklerini tamamlayıcı bir unsur olarak kullanabilirsek, gerçek bir makroekonomik patlama yaratabiliriz. Tıpkı geçmişteki teknolojik dönüşümlerde olduğu gibi, yapay zekayı işçiye daha kaliteli bilgi sağlayan, yeni iş kolları ve yaratıcılık alanları açan bir araç haline getirmeliyiz. Bunun yolu da gücü merkezileştirmekten değil, tabandaki insanlara daha fazla özgürlük ve yetenek kazandırmaktan geçer.
Geleceğimizi doğru bir patikaya oturtmak için bilime, demokrasiye ve her şeyden önemlisi sorumluluk bilincine ihtiyacımız var. Bugün ne yazık ki akademik harcamaların yüzde 95’i dev şirketlerden geliyor, bu da bilimin ve üniversitelerin özerkliğini tehdit ediyor. Teknolojinin yönünü şirketlerin kâr hırsı veya devletlerin otoriter refleksleri değil, toplumun kendisi demokratik yollarla seçmelidir. Ancak dünyada 5 milyardan fazla insanın yapay zekanın geleceği üzerinde en ufak bir ses hakkı yokken küresel adaleti sağlamak çok zor görünüyor.
Son sözüm yine siz gençlere, yani geleceğin gerçek sahiplerine. Demokratik kurumlar da adaletli bir dünya da kendiliğinden inşa edilmeyecek. Eğer sizler, “Geleceğimizi bizden daha iyi OpenAI, Anthropic ya da Google bilir; piyasa nereye gidiyorsa biz de oraya gidelim, cüzdanımız dolsun da demokrasi batarsa batsın” derseniz, daha iyi bir dünya yaratmamız mümkün olmayacak. Bu seçkin üniversitenin mezunları olarak sizleri tekrar yürekten kutluyor, omuzlarınızdaki bu tarihi toplumsal sorumluluğu asla unutmamanızı rica ediyorum.
Konuşmanın tamamını izlemek için ilgili YouTube videosuna buradan ulaşabilirsiniz.
Değerlendirme:
Acemoğlu’nun konuşmasının önemli tarafı, yapay zekâ meselesine sadece “teknoloji ilerliyor, her şey düzelecek” diye bakmaması. Asıl meselenin teknolojinin kimlerin elinde olduğu, insanlara mı yoksa birkaç büyük şirkete mi fayda sağladığı olduğunu söylüyor. Geçmişte de her teknolojik gelişme herkesi aynı ölçüde zenginleştirmedi. Özellikle “insanın yerini alan teknoloji ile insanı güçlendiren teknoloji aynı şey değildir” tespiti mantıklı görünüyor. Bugün yapay zekâ bazı işleri hızlandırıyor ama bunun toplumun geneline ne kadar refah getireceği hâlâ net değil.
Ama konuşmanın tartışmalı tarafları da var. Acemoğlu bazen bugünkü tabloya bakıp geleceği fazla karamsar okuyor gibi duruyor. Tarihte elektrik, internet gibi büyük dönüşümler de ilk yıllarında beklenen etkiyi göstermemişti. Ayrıca teknoloji şirketlerinin yapay zekâ yatırımlarını biraz fazla ideolojik açıklıyor; oysa işin içinde rekabet ve ekonomik beklenti de var. Demokrasi ve toplumun teknolojiye yön vermesi fikri güçlü ama bunun nasıl yapılacağı kısmı çok açık değil. Yani konuşma önemli sorular soruyor ama bazı cevapları hâlâ tartışmaya açık bırakıyor.

Mehmet Haluk Basarici 5 Tem 2026
Yapay Zekâ Çağına Sanayi Çağının Gözlüğüyle Bakmak;
Yapay zekâ, otomasyon ve toplumsal dönüşüm üzerine bir değerlendirme;
Yapay zekâ, insanlık tarihinin en büyük teknolojik dönüşümlerinden biri olma yolunda ilerlemektedir. Buna rağmen günümüzde yapılan birçok değerlendirme, bu dönüşümü hâlâ sanayi çağının kavramlarıyla açıklamaya çalışmaktadır.
Bana göre asıl sorun yapay zekâ değildir.
Asıl sorun, yapay zekâ çağını eski ekonomik ve toplumsal modellerle anlamaya çalışmaktır.
Yapay zekâ ve otomasyon artık bir tercih değildir. Gerçekleşmekte olan küresel bir dönüşümdür. Bu dönüşümü başlatan biz olmayabiliriz; ancak dışında kalma şansımız da yoktur. Geliştirmezsek başkaları geliştirecek, kullanmazsak başkaları kullanacaktır.
Dolayısıyla tartışılması gereken konu teknolojiyi nasıl yavaşlatacağımız değil, bu büyük dönüşüme nasıl hazırlanacağımız olmalıdır.
Bugünkü makroekonomik veriler geleceği açıklamak için yeterli olmayabilir.
Çünkü yapay zekâ henüz gelişimin ilk aşamasındadır.
İnsan emeğinin doğal sınırları vardır.
Yapay zekâ ve otomasyon ise ölçeklenebilir bir üretim kapasitesine sahiptir.
Bugün sınırlı görünen etkiler, gelecekte üretim anlayışını tamamen değiştirebilir.
Bu nedenle geleceği bugünün istatistikleriyle değerlendirmek yanıltıcı olabilir.
Yapay zekâ ve otomasyonun bazı sektörlerde iş kayıplarına yol açması mümkündür.
Tarih boyunca her büyük teknolojik dönüşüm bunu yaşatmıştır.
Ancak buradan teknolojiyi suçlamak sonucu çıkmaz.
Bazı değerlendirmelerde otomasyonun gelir dağılımını bozduğu, mavi yakalı işçilerin işlerini kaybettiği, bunun da sosyal sorunlara, toplumsal huzursuzluğa ve siyasal katılımın azalmasına yol açtığı ileri sürülmektedir.
Bu tespitlerin belirli ölçüde doğruluk payı olabilir.
Ancak bana göre böylesine karmaşık toplumsal süreçleri tek bir nedene bağlamak eksik bir yaklaşımdır.
Küreselleşme…
Üretimin farklı ülkelere kayması…
Vergi politikaları…
Eğitim sistemlerinin değişime uyum sağlayamaması…
Sosyal devlet uygulamalarındaki farklılıklar…
Çalışma hayatındaki yapısal dönüşümler…
Bütün bunlar birlikte değerlendirilmeden yalnızca otomasyona odaklanmak doğru sonuçlar vermeyecektir.
Sorun teknoloji değildir.
Sorun, toplumların teknolojik dönüşüme hazırlanamamasıdır.
Tarih boyunca hiçbir büyük teknolojik dönüşüm durdurulamamıştır.
Buharlı makine…
Elektrik…
Traktör…
Bilgisayar…
İnternet…
Nasıl durdurulamadıysa, yapay zekâ da durdurulamayacaktır.
Traktör tarımda milyonlarca insanın yaptığı işi değiştirdi.
Çözüm traktör kullanımını azaltmak veya teknolojik gelişmeyi yavaşlatmak olmadı.
Çözüm; insanların yeni beceriler kazanmasını sağlamak, eğitim sistemlerini dönüştürmek ve ekonomiyi yeni üretim modeline uyarlamaktı.
Yapay zekâ çağında da aynı yaklaşım geçerli olacaktır.
İş planlanarak yaratılmaz.
İş, ekonomik ihtiyaçlardan doğar.
Yeni teknolojiler bazı meslekleri ortadan kaldırırken, bugün henüz adını bile bilmediğimiz yeni meslekler ve yeni sektörler ortaya çıkaracaktır.
Tarih bize göstermektedir ki büyük teknolojik dönüşümler yalnızca üretim biçimlerini değiştirmez.
Eğitim sistemlerini değiştirir.
Çalışma hayatını değiştirir.
Vergi sistemlerini değiştirir.
Sosyal devlet anlayışını değiştirir.
Hukuku değiştirir.
Ekonomiyi değiştirir.
Belki de siyasal kurumları bile yeniden şekillendirir.
Bunlar bir reform programı olduğu için değil, tarihin doğal akışı içinde gerçekleşir.
Yapay zekâ da aynı süreci başlatacaktır.
Dolayısıyla bugün tartışılması gereken konu, değişimin yaşanıp yaşanmayacağı değildir.
Asıl tartışılması gereken konu, toplumların bu değişime ne kadar hazırlıklı olduğudur.
Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde görülen yaşam boyu öğrenme anlayışı, yeniden beceri kazandırma programları ve sosyal devlet uygulamaları, teknolojik dönüşümlerin toplumsal etkilerini yönetmeye yönelik dikkat çekici örnekler sunmaktadır.
Yapay zekâ yatırımlarını yalnızca ideolojik nedenlerle açıklamak da bana göre yeterli değildir.
Şirketler ve devletler bu alana yalnızca bir inanç uğruna yatırım yapmıyor.
Yapay zekânın oluşturacağı ekonomik, bilimsel ve stratejik değeri gördükleri için yatırım yapıyorlar.
Bu yarış başlamıştır.
Bu yarışın dışında kalmak mümkün değildir.
Belki de artık sormamız gereken soru;
“Yapay zekâ insanın yerini alacak mı?”
değil,
“Yapay zekânın oluşturacağı yeni ekonomik ve toplumsal düzene insanlığı bugünden nasıl hazırlayacağız?”
Tarih bize teknolojik devrimlerin durdurulamayacağını göstermektedir.
Değişen yalnızca üretim değildir.
Toplumların kurumları da bu dönüşümün doğal akışı içinde yeniden şekillenir.
Yapay zekâ çağının asıl sorusu, bu değişimin yaşanıp yaşanmayacağı değil; insanlığın bu değişime ne kadar hazırlıklı olacağıdır.
— M.Haluk Başarıcı
FikirYorum 6 Tem 2026
Paylaştığınız derinlikli ve çok boyutlu değerlendirme için çok teşekkür ederiz. Teknolojik dönüşümleri sanayi çağının statik kalıplarıyla okumanın bizi yanıltacağı ve geleceğin makroekonomik dinamiklerinin bugünün istatistiklerine sığmayacağı yönündeki tespitlerinize kesinlikle katılıyorum. Traktör veya buharlı makine örneklerinde olduğu gibi, tarihsel süreç yapısal uyumu her zaman zorunlu kılmıştır.
Ancak burada Daron Acemoğlu’nun (ve aslında bu tartışmanın) odaklandığı kritik bir nüans var: Sorun teknolojiyi yavaşlatmak veya durdurmak değil, onun ‘yönünü yönlendirip yönlendiremeyeceğimiz’ meselesidir. Teknoloji kendiliğinden akan bir nehir değildir; arkasındaki teşvik sistemleri, vergi politikaları ve kurumsal yapılar onun rotasını çizer.
Eğer yapay zekâ sadece ‘mavi ve beyaz yakalı işçilerin yerine ikame edilecek bir maliyet kısma aracı’ (otomasyon) olarak tasarlanırsa, Kuzey Avrupa örneklerinde bahsettiğiniz o sosyal refah devletlerinin bile taşıyamayacağı büyüklükte bir kırılma yaratabilir. Acemoğlu’nun dikkat çektiği nokta, yapay zekâyı durdurmak değil; onu insanın üretkenliğini, yaratıcılığını ve dolayısıyla pastadaki payını artıracak bir doğrultuda teşvik etmektir.
Sonuç olarak vurguladığınız gibi: Soru değişimin olup olmayacağı değil; bizim bu değişimi sadece edilgen bir şekilde ‘bekleyip uyum mu sağlayacağımız’, yoksa kurumlarımızla onun toplumsal faydayı optimize edecek şekilde ‘yönünü mü şekillendireceğimizdir.’ Katkınız tartışmayı çok daha rafine bir noktaya taşıdı. tekrarr teşekkür…