10 Tem 26 - Cum 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Siyasi İslam: 40 Yıllık Bir Geriye Bakış

Siyasi İslam: 40 Yıllık Bir Geriye Bakış

Siyasi İslam: 40 Yıllık Bir Geriye Bakış

Makale Özeti:

Nader Hashemi tarafından kaleme alınan ve MDPI bünyesindeki Religions dergisinde yayımlanan “Political Islam: A 40 Year Retrospective” başlıklı makale, Siyasal İslam’ın dünya sahnesine çıktığı 1979 yılından 2020’ye kadar geçen 40 yıllık süreci iki temel tartışma ekseni üzerinden masaya yatırmaktadır.

Yazar; İran İslam Devrimi, Kabe Baskını, Sovyetler’in Afganistan’ı işgali ve Pakistan’daki İslamizasyon hamleleri gibi 1979’un dönüm noktası niteliğindeki olaylarını hatırlatarak, o dönem seküler düzene alternatif olarak “özgünlük” ve “adalet” vaadiyle yükselen İslamcı hareketlerin günümüzdeki durumunu analiz eder.

Çalışmada odaklanılan ilk büyük mesele, İslamcılığın muhalefetten çıkıp devlet gücünü ve iktidarı ele geçirmesinin toplumsal algısı ve geleceği üzerindeki etkisidir. Teoride kusursuz ve ahlaki olarak üstün görülen bu hareketlerin İran, Sudan, Mısır veya Tunus gibi farklı coğrafyalarda iktidarla tanışması, onları pratik siyasetin gerçekleriyle yüzleştirmiştir.

Yaşanan ekonomik başarısızlıklar, yolsuzluklar ve otoriterleşme eğilimleri, İslamcı aktörlerin kitleler nezdindeki ahlaki kredibilitesini ve büyüsünü ciddi şekilde zedelemiştir. İronik bir şekilde, bu yönetimsel başarısızlıklar Müslüman toplumlarda post-İslamcı eğilimlerin doğmasına ve din ile siyasetin ayrılması gerektiği düşüncesinin zemin kazanmasına yol açmıştır.

Makalenin yoğunlaştığı ikinci büyük mesele ise Batı akademisinde ve bazı otoriter rejimlerde sıkça dile getirilen, ana akım Siyasal İslam’ın bireyleri El-Kaide veya DEAŞ gibi radikal terör örgütlerine yönlendiren bir “geçiş kapısı” olduğu iddiasıdır. Hashemi, Müslüman Kardeşler veya En-Nahda gibi yasal sınırlar içinde kalmaya çalışan ana akım hareketlerin doğrudan şiddete zemin hazırladığı tezini sosyolojik ve ampirik verilerle reddeder.

Yazara göre radikalleşmenin asıl tetikleyicisi dinsel ideolojinin kendisi değil, bölgedeki diktatörlüklerin ve baskıcı rejimlerin yasal siyaset kanallarını tamamen tıkamasıdır. Bireyler demokratik ve barışçıl yollarla değişim yaratamayacaklarını anladıklarında marjinalleşmekte ve radikal unsurların ağına düşmektedir.

40 yıllık bu muhasebenin sonucunda Siyasal İslam’ın homojen veya tek bir kalıptan çıkmış monolitik bir tehdit olarak görülmemesi gerektiği vurgulanır. Devlet yönetimi tecrübesi İslamcılığın muhalif cazibesini yok edip onu sıradanlaştırırken, bu hareketlerin gelecekte alacağı şekil Müslüman coğrafyasındaki otoriter rejimlerin sivil alana ne kadar alan açacağı ile doğrudan bağlantılı görünmektedir.

Türkiye Bu Değerlendirmeye Uyuyor mu?

Türkiye’deki siyasal İslam tecrübesi de makalede ortaya konan bu 40 yıllık küresel muhasebe ve “iktidarın yıpratıcı gücü” teziyle büyük ölçüde paralellik göstermektedir. Milli Görüş geleneğinden koparak sistem içi ve reformist bir iddiayla 2000’lerin başında iktidara gelen AK Parti, başlangıçta demokratikleşme, AB vizyonu ve ekonomik kalkınma vaatleriyle küresel ölçekte “liberal ve demokratik bir İslamcılık” modeli olarak sunulmuştur.

Ancak geçen çeyrek asırlık süreç, Türkiye’deki İslamcı aktörleri de teorik vaatlerden pratik yönetimin realitelerine taşımış; zamanla yaşanan ekonomik krizler, kurumsal erozyon, liyakat sorunları ve artan otoriterleşme eğilimleri, tıpkı makalede bahsedilen diğer bölge örneklerinde olduğu gibi İslamcılığın o “kusursuz ve adil” muhalif imajını ciddi şekilde zedelemiştir.

Bu durumun toplumsal yansıması ise yine Hashemi’nin altını çizdiği gibi ironik bir şekilde bir “sekülerleşme” veya dinden soğuma dalgası yaratmıştır. Özellikle muhafazakar elitlerin lüks ve yolsuzluk iddialarıyla anılması, Türkiye’nin dindar yeni nesillerinde (Z ve Alfa kuşaklarında) deizm, agnostisizm ve post-İslamcı arayışların hız kazanmasına yol açmış; dinsel söylemlerin devlet eliyle kamusal alana fazlaca dayatılması, toplumun geniş kesimlerinde din ile siyasetin birbirinden ayrılması gerektiği inancını eskisinden çok daha güçlü bir şekilde tahkim etmiştir.

Yakın Gelecekte Ne Olabilir

Yakın gelecekte, Siyasal İslam’ın devlet merkezli büyük ideolojik iddialarından ziyade, daha parçalı ve tabana yayılan bir “kültür savaşı” ve kimlik siyasetine evrilmesi beklenmektedir. İktidar pratikleriyle yıpranan ve kitleler nezdindeki “büyüsünü” kaybeden geleneksel hareketlerin yerini, dijitalleşen dünyada yeni nesil dindar gençlerin şekillendirdiği, devlet yönetmekten ziyade sivil alanda ahlaki/kültürel korumacılığa odaklanan “post-İslamcı” arayışlar alabilir.

Küresel çapta yükselen otoriter ve sağ popülist dalgaya karşı Siyasal İslam da bir kitle mobilizasyon aracı olarak kendini güncelleyecek; ancak ekonomik krizler ve yönetimsel tıkanıklıklar sürdüğü müddetçe, toplumların tabanındaki sekülerleşme reaksiyonu ve kurumsal din söylemlerine karşı mesafeli duruş yakın geleceğin en belirgin sosyolojik gerilimi olmaya devam edecektir.

Makale erişim: https://www.mdpi.com/2077-1444/12/2/130?utm_source=chatgpt.com

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir