İmam Şâtıbî’nin el-Muvâfakāt adlı eserinde, fıkıh usulünün en derin konularından biri olan Azimet (asli yükümlülük) ile Ruhsat (özür sebebiyle tanınan kolaylık) arasındaki ilişki tartışılmaktadır. Metin, usul terminolojisi nedeniyle ilk bakışta karmaşık görünse de özünde çok net bir mantık üzerine kuruludur.
Önceki Konularla Bağlantı:
Şâtıbî, azimet ve ruhsat konusunu işlerken önceki meselelerde Şâri’in (Cenâb-ı Hakk’ın) hükümleri koymadaki asli kastı ile ikinci derecedeki (tâbi) kastı arasındaki farkı ortaya koymuştu. Dinî yükümlülüklerde (azimetlerde) temel amaç, kulun maslahatını gözeten asli hükmün eksiksiz yerine getirilmesidir. Ancak insan doğası gereği hastalık, yolculuk veya zorunluluk gibi arızî durumlar ortaya çıktığında din, kullara darlık vermemek adına ruhsatları (kolaylıkları) devreye sokmuştur. Şâtıbî, önceki konularda ruhsatların meşru kılınmasının dinin ana hedefi değil, asli hükümlere bağlı ikinci dereceden bir kolaylaştırma olduğunu vurgulamıştı. Bu onuncu meselede ise, ruhsatın “mübah” oluşunun mahiyetini ve kişinin azimet ile ruhsat karşısındaki hukuki konumunu inceleyerek önceki teorik çerçevenin pratik sonucunu bağlamaktadır.
Onuncu Mesele
1. Ruhsat “Mübah” Derken Ne Anlıyoruz? (Tanım Farkı)
Şâtıbî, ruhsatın mübah kılınmasını iki farklı açıdan ele alır ve yanlış olan birinci görüşü çürüterek kendi tercihini sunar:
- Yanlış Anlayış (Seçimlik Vacip Anlayışı): Eğer ruhsatı “İster azimeti yap ister ruhsatı seç, ikisi de eşittir” şeklinde bir serbestlik (muhayyerlik) olarak görürsek, azimet ile ruhsat birer “seçimlik vacip” haline gelir (yemin kefaretinde giydirmek, doyurmak veya azat etmekten birini seçmek gibi). Bu takdirde azimet, kendisiyle amel edilmesi şart olan “asıl hüküm” olma özelliğini kaybeder.
- Doğru Anlayış (Günahın Kaldırılması Anlayışı): Şâtıbî’ye göre ruhsatın mübah olması, “özür nedeniyle kişinin üzerindeki günahın ve darlığın kaldırılması” demektir. Günahın kaldırılması, iki seçeneğin birbirine eşit olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla azimet, Şâri’in bizzat istediği ve belirlediği asli vacip olarak yerinde durur. Kişi zorluğa rağmen azimeti yaparsa asli görevi ifa etmiş olur; ruhsatı kullanırsa sadece üzerindeki günah kalkmış olur.
Hâkim ve Şahit Örneği: Bir hâkimin önüne biri adil, diğeri adil olmayan iki şahit gelse; hâkim adil olanın şahitliğiyle hüküm verirse azil (asıl) hükmü uygulamış ve iki sevap almış olur. Eğer durumunu bilemediği için adil olmayan şahitlerin beyanıyla hüküm verirse, içtihat ettiği için günaha girmez (günah kalkar) ve bir sevap alır; hükmü de geçerlidir. Ancak buradan “Hâkim adil olanla olmayan arasında dilediğini seçmekte serbesttir” sonucu çıkarılamayacağı gibi, “Mükellef azimet ile ruhsat arasında mutlak serbesttir” de denilemez.
2. Muhtemel İtiraz ve Cevabı
Gelen İtiraz:
“Nasıl olur da ruhsatlar ikinci dereceden bir maksattır dersiniz? Kuran’da ‘Allah dinde üzerinize hiçbir güçlük kılmadı’ (Hacc, 78) ve ‘Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez’ (Bakara, 185) buyurularak zorluğun kaldırılması doğrudan ve asli bir hedef olarak gösterilmiştir.”
Şâtıbî’nin Cevabı:
- Evlilik Örneği: Evliliğin asli kasdı (birinci hedefi) insan neslinin devamıdır. Ayetlerde geçen eşlerin birbirinde huzur bulması, sevgi ve merhamet ise bu asli hedefe bağlı ikinci dereceden kasıtlardır. Ruhsatlar da böyledir.
- Azimetin Kendi Kolaylığı: Dinin koyduğu asli hükümler (azimetler) zaten doğası gereği insanın gücünün yeteceği külli kolaylıktır. Örneğin ramazan orucu aylarca değil, sadece “sayılı günler” olarak farz kılınmıştır. Yani azimetin kendisinde zaten güçlüğü kaldırma amacı vardır.
- Külli (Genel) ve Cüz’i (İstisnai) Farkı: Din, genel ilkeler (külliyyat) seviyesinde zorluğu kesin olarak kaldırmıştır. Hiçbir İslami yükümlülük geneli kapsayan bir imkansızlık içermez. Ancak bazı özel ve istisnai durumlarda (cüz’iyyat) bireysel zorluklar yaşanabilir. İşte ruhsatlar, bu istisnai ve cüz’i durumlarda arız olan zorluğu gidermek için ikinci dereceden bir düzenleme olarak meşru kılınmıştır.
