“O dönemde Osmanlı’nın Avrupa sömürgeciliğinin himayesine girmemiş tek ülke olması çok önemliydi. Bu, Hint ve diğer Müslüman ülkelerin Osmanlı’yı ayakta tutmak için desteklemelerinin asıl sebebiydi. 2. Abdülhamid de bunun farkındaydı ve İngilizlerin bu konudaki çalışmalarının bilincindeydi.
O dönemde bir Osmanlı gazetesi şunları yazmıştı: “İngiltere’nin amacı hilafeti İstanbul’dan çıkarıp Arabistan’daki Cidde ya da Mısır’da bir yere taşımak ve böylece kontrol altına alınmış bir halife üzerinden tüm Müslümanları istediği gibi yönetmektir.”
Nitekim İngilizler hilafet tartışmalarına direkt müdahil olmuşlardır. Bu konuyu özellikle köpürtenler İngiliz Hindistan’ında İngiliz yönetiminden emekli olmuş memurlardı. Sürekli Osmanlı Halifesi hakkında olumsuz iddialar, Mekke emirinin halife olmasına dair çağrılar, halifenin Arap olması gerektiğine dair fetvaları içeren içtihatlar İngiliz gazetelerinde neşrediliyordu.
(Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s. 86)
Şuurunu yitirmiş toplumların kendi GÜNDEMLERİ yoktur. Onlara dayatılan gündemleri konuşurlar. Konuşurlarken bu konuyu NEDEN konuştuklarının farkında dahi değillerdir.
Tıpkı hararetle “İçtihat kapısı açık mı kapalı mı?” tartışmasını yapan Müslümanların; içtihat yapabilecekleri ŞERİATIN neredeyse 100 sene önce kaldırıldığını ve şeri hükümlerden Anayasa’da sadece “Öldürme yasak” emrinin kaldığını fark etmemiş olmaları gibi.
Osmanlı sultanları, Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı Osmanlı topraklarına kattığı 1517 yılından beri kendilerini halife olarak görüyorlardı. Ancak bütün Müslümanları kapsayan bir hilafet otoritesi iddiaları yoktu. Bu durum 2. Abdülhamid’le birlikte değişti.
Kendisi Avrupa saldırıları ile karşı karşıya olduğu bir dönemde, Avrupa’nın Osmanlı topraklarını sömürge haline getirme planlarına direnebilmek için —özellikle İngilizlerin Mısır’ı işgalinin ardından (1882)— bu ideale sarılacaktı.
İslam dünyasında ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Hristiyan dünyasının artan işgallerine karşı dünya genelindeki Müslümanları bir araya gelmeye zorlayan pan-İslamcı bir güç olarak 2. Abdülhamid tarafından beslenen İslami diriliş ve Hilafet meselesi, bu noktadan sonra Batılı oryantalistleri çok ilgilendiren bir konu olacaktı.
(Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s. 93)
Osmanlı, Batılı sömürgecilik faaliyetleri karşısında İslam ümmetinin hem kalkanı hem de BEYNİ konumundaydı. 100 yıllık süre sonunda Batılı ittifakın başından —Gazze katliamının Netanyahu’dan sonra en büyük sorumlusundan (Trump)— AFERİN alabilmek için çırpınan, toprakları üzerinde onlarca BATILI üs bulunan, kendi çocuklarını KENDİ evlatları olarak yetiştirmekten aciz, Avrupa Haçlı Birliği’ne katılabilmek için yıllardır kapısında UŞAK gibi bekleyen bir konuma düşüldü.
Ne yazık ki bu durum Türkler adına son yüzyılın şanlı bir tarih olarak adlandırılmaya layık olduğuna işaret etmiyor sanırım.
21. yüzyılda, günümüzdeki Amerika savaşları ve ABD’nin emperyalist planları bağlamında pek çok Arap ve Batılı muhafazakâr, liberal ve Marksist düşünür, İslam dünyasındaki DEMOKRASİ eksikliği ile mücadeleyi kendilerine iş edindiler.
Onlara göre mesele sadece İslam’ın içinden çıkan kültür meselesi değildi. Arap ve Müslüman dünyasında üstlenilmesi gereken şey, sömürgeci bir MEDENİLEŞTİRME görevi (mission civilisatrice) değil; bundan ziyade Avrupa tarzı bir sekülerleşmenin sağlanmasıydı.
Böylesi bir SEKÜLERLEŞTİRME İslam’ı özel bir alana hapsedilmiş Protestanlığa benzetmekle kalmayacak, aynı zamanda liberalizmin ve demokrasinin yolunu açacaktı.
(Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s. 96)
Müslüman toplumu YOK etsin diye SEKÜLER diktatörlükler kurup desteklediler.
Batı destekli bu SEKÜLER diktatörlükler DEMOKRATİK yönetimlerden çok MAFYATİK, diktatöryal yapılara dönüştüler.
Kontrolden çıkan bu seküler haydutlar sürekli kendi halkları ile savaş halinde olan; hırsız, sahtekâr, zalim ve Batı sömürgeciliğine yeterince hizmet edemeyen yapılar oldular.
Bu sefer de SÖMÜRGECİLER ve özellikle ABD, kurdukları Amerikancı Müslümantik ordular ile onları temizlemeye girişti: Irak, Libya, Yemen, Sudan, Somali, Mısır, Tunus, Suriye, Lübnan…
Türkiye ve Türki cumhuriyetlerdeki SEKÜLER sistemlere ise ayakta dursunlar, Müslüman nüfusu tasfiye ederek laik örnek toplumlar var etsinler; çağdaş, demokratik, özgür, gelişmiş ÖRNEK ülkeler olsunlar diye destek vermeye devam ediyorlar.
Acil olarak Avrupa sömürge stratejisi ile uyumlu bir İSLAM modeli üretmek gerekiyordu.
Cezayirli Müslüman yargıçları (kadıları) rasyonalist (akılcı, vahyi öncelemeyen) zihinlerde eğitmek için Fransızlar tarafından kurulan Tilimsan Medresesinin dekanı, aynı zamanda İslam hukuku uzmanı olan William Marçais yeni ve modern bir İslam tanımı yapma taraftarıydı. Fransızlar bu İslam’ı kendilerinin hâkim olduğu Kuzey Afrika’da yaymayı planlıyordu.
Bu İslam, kaderini sıkı bir şekilde Fransa’ya bağlamış olacaktı. Fransızlar tarafından modern eğitim verilen bu YENİ İSLAMCI LİDERLERE çok umut bağlanmıştı. Ancak Marçais, yetiştirilen bu elitlerin Müslüman topluma yabancı kaldıklarını, organik olmadıklarını düşünüyordu…
Ünlü İngiliz oryantalist Marwan Buheiri de bu yeni modern İslamcı âlimlerden pek ümitli değildi: “Bu yetiştirilen modern âlimler için MANİPÜLASYON, ilmi tarafsızlıktan çok daha önemli” diyordu.
Ona göre Müslümanları bölecek, birbirlerine düşürecek stratejiler geliştirmek çok daha önemliydi.
(Joseph A. Massad, Liberalizmde İslam, s. 96)
Siz bunları İslam’ı öğretmek için kurulmuş bir ilahiyat fakültesi veya bir medrese zannediyorsunuz. Çocuklarınızı dinlerini öğrensinler diye oralara gönderiyorsunuz.
Hâlbuki Müslümanları bölmek, parçalamak, birbirine düşman etmek, İslam’dan çıkarmak, yoz ve kullanışlı kişilikler yetiştirmek, Müslüman alıp deist iade etmek, sömürülebilir şahsiyetsiz kişiliklere dönüştürmek için kurulmuş, Müslüman çocuklarını AVLAYAN TUZAKHANELER inşa ettiler.
Sömürgecilik bu topraklara öyle kolayca, iki günde yerleşmedi.
