لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلَاكَ
(Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri [felekleri] yaratmazdım)
Bu ifade İslam kültür dünyasında, bilhassa tasavvuf edebiyatında, mevlit merasimlerinde ve sohbet halkalarında en çok yankılanan ifadelerden biridir. “Levlâke levlâk lemâ halaktu’l-eflâk”. Türkçeye “Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri (âlemleri) yaratmazdım” şeklinde tercüme edilen bu cümle, asırlar boyunca kulaktan kulağa aktarılarak adeta inanç esaslarının sarsılmaz bir parçası gibi kabul görmüştür. Hazreti Peygamber’e (s.a.v.) duyulan derin ve coşkulu sevginin bir nişanesi olarak görülen bu ifade, acaba ilmi süzgeçten, hadis metodolojisinden ve Kur’an’ın tevhid ilkesinden geçtiğinde nasıl bir manzara sunmaktadır? Sevginin coşkusu, hakikatin berraklığını gölgelemeli midir? Bu yazıda, bu meşhur söylemin tarihsel serüvenini, senet ve metin yapısını ve İslam inanç esasları açısından doğurduğu temel problemleri mercek altına alacağız.
İlk Dönem Eserlerinin Sükûtu ve Bir Sözün Tarihî Serüveni
Meseleye ilmi bir ciddiyetle yaklaşabilmek için öncelikle tablonun tarihî resmini doğru çizmek gerekir. İslam ilim tarihinin “altın çağı” sayılan ve temel hadis kaynaklarının derlendiği ilk üç asırda —yani Kütüb-i Sitte’de, İmam Mâlik’in (ö. 179/795) *Muvatta’*ında, Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855) devasa *Müsned’*inde— “Levlâke…” lafzı hiçbir şekilde yer almamaktadır.
Bu ifadenin manasına yakın ilk kurgularla ancak 4. ve 5. asırlarda karşılaşılmaya başlanır. Süreci kronolojik bir dizilimle ele aldığımızda şu tablo ortaya çıkar:
Sürecin ilk basamağında Hâkim en-Nîsâbûrî (ö. 405/1014) karşımıza çıkar. Hâkim, el-Müstedrek adlı eserinde, Hz. Âdem’in cennetten çıkarıldıktan sonra affedilmek için Hz. Muhammed’in ismiyle tevbe ettiğini aktaran bir rivayete yer verir. Bu rivayette Cenâb-ı Hakk’ın Âdem’e “O olmasaydı seni yaratmazdım” buyurduğu nakledilir. Hâkim bu rivayetin “sahih” olduğunu iddia etse de, bu hüküm sonraki hadis münekkitlerince büyük bir tepkiyle karşılanmıştır.
Nitekim hadis tenkidinde sert tavrıyla tanınan İbn el-Cevzî (ö. 597/1201), kaleme aldığı uydurma hadisler kataloğu olan el-Mevzû‘ât isimli eserinde Hâkim’in aktardığı bu kanalları mercek altına almış; zincirdeki ravilerin zayıflığı, meçhullüğü ve uydurmacılığı sebebiyle bu ifadelerin Asr-ı Saadet’e dayandırılamayacak birer uydurma (mevzu) olduğunu tescillemiştir.
Büyük âlim İbn Teymiyye (ö. 728/1328) de Mecmû‘u’l-Fetâvâ eserinde, “Levlâke…” lafzıyla nakledilen merfu ve sahih hiçbir hadisin ve senedin bulunmadığını açıkça belirtmiştir. İbn Teymiyye, her ne kadar lafzın manasının “Hz. Peygamber’in yaratılışın en şerefli gayesi olduğu” şeklinde yorumlanabileceğini söylese de, metnin hadis usulü açısından asılsız olduğunu ilan etmiştir.
15. yüzyıla gelindiğinde Ez-Zebîdî (ö. 806/1403) ve dönemin büyük hafızı İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1449) bu konudaki ilmi duruşu sürdürmüşlerdir. İbn Hacer, Lisânü’l-Mîzân eserinde rivayetlerin senetlerindeki ravileri tekzip etmiş ve bu tür nakillerin dinen delil sayılamayacağını vurgulamıştır. Çağdaşı es-Sahâvî (ö. 902/1497) ise meşhur el-Makâsıdü’l-Hasene eserinde noktayı koymuştur: “Levlâke… lafzının bu haliyle ne bir aslı ne de bir senedi vardır.”
Osmanlı coğrafyasının ve kelam/hadis dünyasının yetkin ismi Ali el-Kārî (ö. 1014/1606), uydurma hadislere dair yazdığı el-Masnû‘ fî Ma‘rifeti’l-Hadîsi’l-Mevzû‘ eserinde konuyu netleştirir. Ali el-Kārî, ifadenin lafız itibarıyla kesinlikle uydurma (mevzu) olduğunu söyler. Her ne kadar tasavvufi neşeyle “manası doğrudur” diyerek mutasavvıfların gönlünü almaya çalışsa da, bir hadisçi olarak metnin uydurmalığını saklayamamıştır.
Halk arasında yaygınlaşan asılsız rivayetleri toplayan Aclûnî (ö. 1162/1749), Keşfü’l-Hafâ adlı eserinde sözün şöhretine rağmen Hz. Peygamber’den gelen sabit bir senedinin olmadığını kaydeder. Şevkânî (ö. 1250/1834) ise el-Fevâidü’l-Mecmû‘a adlı uydurma hadisler kitabında lafzın sened bakımından hiçbir esası bulunmadığını, katıksız bir uydurma olduğunu sert bir dille beyan etmiştir.
Şevkânî’den Günümüze Süren İlmi İtirazlar
Şevkânî’den sonra, bilhassa 19. ve 20. yüzyılda İslam dünyasında başlayan “öze dönüş” ve kaynaklara inme hareketleriyle birlikte bu ifadenin reddi ivme kazanmıştır:
Hint altkıtası hadis âlimlerinden Sıddîk Hasan Han (ö. 1307/1890), Şevkânî çizgisini sürdürerek bu ifadenin dine sonradan sokuşturulmuş bir tasavvuf kurgusu veya israiliyat kalıntısı olduğunu belirtmiştir.
Kazanlı mütefekkir Musa Cârullah Bigiyev (ö. 1369/1949) ise Kitâbü’s-Sünne eserinde uydurma literatürünü eleştirirken bu tür sahih olmayan mantıkların ümmetin akaid yapısını sakatladığını savunmuştur.
Günümüz hadis araştırmalarının en meşhur isimlerinden M. Nâsıruddin el-Elbânî (ö. 1420/1999), devasa anıt eseri Silsiletü’l-Ehâdîsi’d-Da’îfe ve’l-Mevzû’a‘da (Hadis No: 282) rivayeti kahr-ı rical süzgecinden geçirmiş ve tereddütsüz bir şekilde “Mevzu” hükmünü vermiştir.
İslam dünyasının saygın ilim adamlarından Abdülfettâh el-Gudde (ö. 1417/1997) tahkiklerinde, ilmi ahlakın bir gereği olarak Resûlullah’a ait olmayan sözlerin ona nispet edilmesinin büyük bir vebal olduğunu vurgulamıştır.
Ülkemiz akademisinde de durum farksızdır. Hadis ulemasından Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir (d. 1939 – …), Mevzû Hadisler isimli eserinde ve TDV İslam Ansiklopedisi maddelerinde bu sözün teknik açıdan hiçbir temeli olmadığını belgelemiştir.
Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu (d. 1954 – …), Alternatif Hadis Metodolojisi çalışmasında rivayeti hem senet hem de Kur’an’ın gayelik (teleoloji) ilkesi açısından ağır bir dille eleştirmiş; metnin bütüncül Kur’an anlayışıyla bağdaşmadığını ifade etmiştir.
Prof. Dr. İbrahim Hatiboğlu (d. 1966 – …) da hadis tarihi araştırmalarında ifadenin geç dönem sufî çevrelerince kurgulanıp literatüre sokulduğunu somut delillerle ortaya koymuştur.
Senet ve Metin Usulü Açısından Bir Değerlendirme
Hadis usulü kurallarına göre bir metnin Peygamber Sözü (merfu hadis) sayılabilmesi için adalet ve zabt sahibi ravilerin oluşturduğu kesintisiz (muttasıl) bir zincirle aktarılması şarttır. “Levlâke…” ifadesinin başında veya ortasında böyle bir zincir yoktur. Senedi bulunmayan veya senedinde yalancı (kezzâb) ve meçhul raviler barındıran metinler teknik olarak “Mevzu” (Uydurma) kabul edilir.
Metin tenkidi açısından bakıldığında ise cümle, Kur’an-ı Kerim’in mantık örgüsüne ve Hazreti Peygamber’in sahih sünnetteki konuşma üslubuna yabancıdır. Kur’an, varoluşun amacını şahıslara değil; ilahi marifete ve ibadete bağlar. Metindeki abartılı ve ajite edilmiş edebi retorik, peygamberlik vakarından ziyade geç dönem duygusal kurgularının bir ürünüdür.
Düşünsel, Akaidî ve Ontolojik Çıkmazlar
Bu ifadenin sadece bir hadis usulü problemi olmadığını, esasen İslam düşüncesinin üç temel sütununda derin yaralar açtığını görmek zorundayız:
Nübüvvet Tasavvuru Açısından: İslam düşüncesi, Hz. Peygamber’in şahsiyetini “kul-resul” dengesi üzerine oturtmuştur. Kur’an-ı Kerim pek çok ayette “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım…” (Kehf, 18/110) vurgusu yapar. Söz konusu ifade ise Peygamberi insanüstüleştirme, onu varoluşun fiziki sebebi kılma riski taşır. Bu yaklaşım, Hristiyanlıkta Hz. İsa için kullanılan “Logos” (evrenin onun aracılığıyla yaratılması) anlayışına tehlikeli biçimde yakınlaşmaktadır.
Akaid (İnanç) Açısından: Akaid ilminde yaratmanın asıl illeti Allah’ın ilahi iradesi, cömertliği ve esma-i hüsnasının tecellisidir. Kur’an-ı Kerim’de yaratılışın gayesi net bir şekilde açıklanmıştır: “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56). Yaratılışı tek bir şahsın yaratılmasına bağlamak, Kur’an’ın ilan ettiği evrensel kulluk gayesiyle doğrudan çelişir ve ilahi hikmeti tek bir nedene indirger.
Varlık Anlayışı (Ontoloji) Açısından: İslam ontolojisinde Yaratıcı “Vâcibü’l-Vücûd” (Varlığı Zorunlu), yarattıkları ise “Mümkinü’l-Vücûd”dur (Varlığı Zorunlu Olmayan). Bütün yaratılmışlar varlıklarında tamamen Allah’a muhtaçtır. “Levlâke” ifadesi ise kâinatın yaratılışını bir başka yaratılmışın (mümkinin) varlığına şart koşarak ontolojik hiyerarşide bulanıklık yaratır. Allah’ın yaratma iradesi hiçbir yaratılmışın varlığına bağımlı kılınamaz.
Son söz olarak, insanoğlu, sevdiğini yüceltmek isterken farkında olmadan sınırları aşmaya meyillidir; en çok da peygamber sevgisinde… Oysa Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) büyüklüğü, göklerin ve yerin onun yüzü suyu hürmetine yaratılmış olmasında değil; göklerin ve yerin Yaratıcısına kul olabilmesindeki o eşsiz ve samimi duruşundadır. Onu “kâinatın varlık sebebi” kılarak yüceltmeye çalışmak, aslında onun ömrünü adadığı tevhid davasının yalın, berrak ve insanı özgürleştiren hakikatine ihtiyaç duymayan bir aşırılıktır.
Yetim bir beşer olarak Mekke sokaklarında yürüyen, ayakları şişene kadar ibadet eden ve “Ben de sizin gibi bir insanım” diyen bir Peygamber’i sevmek; onu kâinatın ontolojik bir şartı yapmaktan değil, insanlığa bıraktığı adalet, merhamet ve kulluk mirasına tutunmaktan geçer. O, alemler onun için yaratıldığı için değil; alemlere rahmet olarak gönderildiği için yücedir.
