09 Eki 26 - Cum 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Farkı Fark Etmek: Teslimiyet Kavramı (1)

Farkı Fark Etmek: Teslimiyet Kavramı (1)

Bugünkü yazımda insan hayatını yakından ilgilendiren bir kavram üzerinde durmak istiyorum. Evet, “Teslimiyet Kavramı” ve bunun hayata yansımaları üzerinde durmak istiyorum. Bu öyle bir kavram ki birisine olan teslimiyet insanı cehenneme, diğerine olan teslimiyet ise insanı cennete götürür.

O halde teslimiyet nedir? Teslimiyet, bir kişinin kendi iradesini gönüllü olarak bir başka güce, iradeye (beşerî kaynaklı bir ideolojiye, bir sisteme, modaya ya da kayıtsız şartsız herhangi bir kişiye vs.) veya İlahî İrade’ye boyun eğmesi, ona bağlanması anlamına gelir. Maalesef günümüzde birincinin müntesipleri çok fazla olmasına rağmen ikincinin müntesipleri çok azdır.

Kaynaklarımızda şöyle bir rivayet vardır: Hz. Peygamber, kıyamet günü Allah’ın Hz. Âdem’e “Ey Âdem, cehennem heyetini (oraya girecekleri) ayır!” buyuracağını, Hz. Âdem’in “Rabbim, cehennem heyeti ne kadardır?” diye sorması üzerine Allah’ın “Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu cehenneme, bir kişi cennete” buyurduğunu nakletmiştir (Buhârî – Müslim). Gördüğümüz gibi cennete gitmek kolay değil. Peygamberimiz (a.s.), hiç kimsenin kendi amelinin karşılığı olarak cennete giremeyeceğini buyurmuştur. “Sen de mi ya Resûlallah?” dediklerinde, “Evet, ben de. Meğerki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun” buyurmuştur (Buhârî, Rikâk 18; Müslim, Münâfikûn 71-72). Ancak Allah’ın lütfuyla… Onun için muhasebe olunmadan önce sık sık kendimizi muhasebe edelim ki Rabbimizin lütfuna nail olalım.

Şimdi tekrar konumuza dönersek, demek ki iki türlü teslimiyet var. Birisi insanı özgürleştirir, diğeri ise köleleştirir. Allah’tan başkalarına teslimiyet insanı köleleştirir; her ne kadar kendilerini hür zannetseler bile… Evet, yalnız Allah’a teslim olmak insana onur, izzet ve şeref bahşeder; insan Allah’tan başkasının önünde eğilmez. Allah azze ve celle insana bir cüz’î irade vermiştir. İnsan bunu hayırda da kullanabilir, şerde de kullanabilir; tabii ki sonuçlarına katlanmak kaydıyla… Allah’a teslim olmak demek, işte bu cüz’î iradenin İlahî İrade’ye teslim olması demektir. Daha açık bir ifadeyle, Allah’ın takdirine ve emirlerine tam bir itaatle bağlanması, elinden geleni yaptıktan sonra sonucu O’na havale etmesi demektir.

Bunun için Allah’a olan derûnî bir muhabbet son derece önemlidir. Onun için Rabbini yakinen tanıyan ve O’na itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır, özgürdür. O’nu unutan ise sarayda dahi olsa zindandadır. Öyle değil mi? Şimdi soruyorum: Yusuf (a.s.) mu zindanda, yoksa Yusuf’u (a.s.) zindana atanlar mı? Elbette Yusuf’u (a.s.) zindana atanlar zindanda… Çünkü ne diyor Yusuf (a.s.): “Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden daha sevimlidir…”

Malumunuz teslimiyet; İslam ve selam ile aynı köktendir. Dolayısıyla teslimiyet aslında kalbin bir amelidir ve kalplere de sadece Allah azze ve celle hükmeder. Kişi zindanda dahi olsa Allah ile beraberdir; zahiren tutsak gibi görünse bile…

Şimdi bu girişten sonra önemli bir konu üzerinde durmak istiyorum: Bu cüz’î iradenin, İlahî İrade’nin şemsiyesi altında nasıl işleyeceği; daha açık bir ifadeyle misyonunun ve vizyonunun nasıl olması gerektiği konusu…

Öncelikle şunu ifade edelim ki Allah’a (c.c.) teslimiyetin doğal bir sonucu Peygamber’e teslimiyettir. Bakınız Rabbimiz ne buyuruyor:

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının…” (Haşr, 7)

“Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisâ, 80)

Yukarıda “şemsiye” tabirini kullandım. Çünkü Allah azze ve celle asla kullarına zulmedici değildir. Merhametlilerin en merhametlisidir. Kendi yolundan gidenlere kolaylaştırır ve onları huzura, hayra ulaştırır (Leyl, 7). Ama her şeyden önce kul da haddini bilip kulluk görevini Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde yerine getirmeye gayret etmelidir. Allah (c.c.), insanları sadece kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kulluk itaati gerektirir. Dolayısıyla Rabbimizin bize verdiği bu cüz’î iradeyi, bu maksadın tahakkuku için doğru yerde kullanmalıyız.

Fakat insanoğlu zayıftır; bazen nefsin arzularına yenik düşebilir, hata yapabilir. Bunu fark ettiğinde hatasını kabul edip derhal Rabbine yönelmeli ve tövbe etmelidir. Konuyu uzatmamak için bir örnek vermek istiyorum:

Kısaca Ka’b b. Mâlik (r.a.)’ten bahsetmek istiyorum. Ensardan olan Ka’b b. Mâlik, Bedir Savaşı dışında Peygamberimizle birlikte bütün harplere katılmış kahraman bir sahabiydi. Hâli vakti yerinde olan Ka’b b. Mâlik, Tebük Seferi’ne çıkılacağı haberini aldı. Mevsim sıcaktı ve meyveler olgunlaşmıştı. Herkes hazırlık yaparken “Hazırlığı ne zaman olsa yapabilirim” diyerek oyalandı. Öyle ki Peygamber (a.s.) yola çıktığında Ka’b’ın hiçbir hazırlığı yoktu. Hemen hazırlanmak üzere evinden ayrıldı ama hiçbir şey yapamadan geri döndü. Onlara yetişmeyi düşündü fakat bunu da başaramadı.

Sefer sona erip Müslümanlar Medine’ye doğru harekete geçince kendisini müthiş bir endişe ve telaş sardı. Resûlullah’a ne diyecekti! Kafasından birçok mazeret geçiyordu fakat o yalan söylemeyi nefsine yediremiyordu. Resûlullah (a.s.)’ın Medine’ye geldiği haberi kendisine ulaştığında Ka’b doğruca Resûlullah’ın huzuruna çıktı ve şöyle söyledi:

“Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki sizden başkası, yani ehl-i dünyadan birisinin yanında bulunsaydım, özür beyan ederek onu ikna edebilirdim. Zira söz söylemesini bilirim. Vallahi biliyorum ki bugün yalan söyleyip sizi memnun etsem de Allah sizi bana gücendirebilir! Eğer doğrusunu söylersem siz bana kızacaksınız; lakin ben doğruyu söylemekle Allah’tan hayırlı neticeler beklerim. Yemin ederim ki gazadan geri kalmamı gerektirecek hiçbir mazeretim yoktu.”

Resûlullah (a.s.) ona Allah’ın hükmü gelinceye kadar beklemesini söyledi. Resûlullah’ın direktifi üzerine sahabilerden hiç kimse onunla konuşmuyordu. Günler, haftalar birbirini takip ediyordu. Bu sıkıntılı süreç devam ederken Gassân Meliki’nden bir mektup aldı. Mektupta kendisine iyi muamele yapılmadığı, eğer kendilerine gelirse ona ikramda bulunacakları yazıyordu. Ka’b, “Bu da ikinci bela” diyerek mektubu yırtıp attı ve Resûlullah (a.s.)’ı tercih etti.

Bu esnada Ka’b’ın durumunu daha da zorlaştıran bir emir daha geldi. Bu emir, hanımından uzak kalmasını söylüyordu. Ka’b ile beraber doğru söyleyen iki sahabi daha vardı; aynı emir onlara da iletildi. Onların hanımları Resûlullah’a giderek eşlerinin bakım ihtiyaçlarını karşılamak için izin istediler. Resûlullah onlara izin verdi. Ka’b’a “Senin için de izin istesinler” dendiğinde, “Hayır, ben gencim” diyerek kabul etmedi. Özet olarak Ka’b, kendisine uygulanan cezai müeyyideleri hiçbir mazeret öne sürmeden yerine getirdi.

Çok kısa tutmaya çalıştım ama yine de uzadı. Ama bizim için çok önemli dersler var: Sabrın sonu selamet. Ka’b bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

“İnsanların bizimle konuşmalarının yasaklandığı ellinci gece sabah namazını kıldım. Ruhum çok sıkılmış ve bulunduğum yere sığamaz olmuştum. Adeta yerle gök arasında sıkışmış ve gidecek hiçbir yeri kalmamış gibiydim (bkz. Tevbe, 118). Tam bu esnada bir ses işittim: ‘Ey Mâlik’in oğlu Ka’b, müjdeler olsun!’ Kurtuluş günü gelmişti. Hemen secdeye kapandım.”

Peygamber Efendimiz (a.s.) sabah namazından sonra bu üç sahabinin tövbelerinin kabul edildiğini halka ilan etti. Bunun üzerine sahabiler bu müjdeyi kardeşlerine bildirmek için yarışırcasına koştular. Bir Müslümanın affedilmesine sevinç duymak, esasen kardeşlik hukukunun bir gereği değil midir! İşte o mümtaz sahabiler de bunu yaptılar. Kardeşlerinin bu sıkıntılı durumdan bir an önce kurtulması için kimi yaya, kimi atlı, kimileri de uzaktan çağırarak koşturdular. Haberi alan Ka’b hemen Resûlullah’ın yanına koştu. Yolda karşılaştığı sahabiler sevinç içinde onu tebrik ediyor, “Allah’ın affı sana mübarek olsun” diyorlardı. Peygamber’in yanına varıp selam verdiğinde Resûlullah, yüzü sevinçten pırıl pırıl parlayarak şöyle dedi: “Annen seni doğurduğundan beri üzerinden geçen günlerin en hayırlısıyla seni müjdelerim!”

Ka’b son söz olarak şöyle söyledi: “Allah beni ancak doğruyu söylemem sayesinde kurtardı. Hayatta kaldığım müddetçe doğruyu söylemek de tövbemin tamamıdır.” Bu söz bizim de kulağımıza küpe olsun…

Şimdi son olarak, İlahî İrade şemsiyesinin dışına çıkanlarla ilgili —daha açık bir ifadeyle, Allah azze ve celle kendisine emrettiği halde emre itaat etmediği gibi kendi görüşünün doğru olduğunu savunanlarla ilgili— görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Malumunuz, Allah (c.c.) meleklere Âdem için secde etmeleri emrini verdiğinde melekler derhal buna itaat ettikleri halde İblis diretti, secde etmedi. Allah (c.c.) “Sana emrettiğim halde seni secde etmekten alıkoyan nedir?” diye sorduğunda; “Beni ateşten yarattın, onu topraktan yarattın. Ateş topraktan üstün olduğu için ben ona secde etmem” dedi. O andan itibaren Kur’an’da İblis’in adı hep Şeytan diye geçer. Demek ki “şeytan” sözcüğü aslında bir isim değil, bir sıfattır; yani bir eylemi yapanın adıdır. Bütün alemleri ve seni yoktan yaratan Yüce Yaratıcı sana bir şey emrettiğinde, senin “ama, fakat” deme, yorum yapma hakkın olabilir mi? İşte bu haddi aşmaktır; İlahî şemsiyenin dışına çıkmaktır, yani kovulmaktır (bkz. A’râf, 18).

Yolun doğrusunu göstermek Allah’a ait iken (Nahl, 9) günümüzde başka yollara sapıp da o yolların doğruluğunu savunanlarla İblis’in mantalitesi arasında bir fark var mıdır? Maalesef durum gerçekten çok vahimdir…

Sözlerimi İbrahim (a.s.)’ın bir duasıyla bitirmek istiyorum:

“Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle, soyumuzdan da sana teslim olacak bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et; zira tövbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.” (Bakara, 128)

Bu duanın bizim de duamız olması dileğiyle…

Selam ve muhabbetle.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir