25 Eki 26 - Paz 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Siyasal Zihniyetin Anatomisi: Mülk, İktidar ve Kurumsal Akıl

Siyasal Zihniyetin Anatomisi: Mülk, İktidar ve Kurumsal Akıl

Memlekette Atatürk’e ve Atatürkçülüğe karşı olanlar, kendi Atatürk’lerini yaratmayı ihmal etmiyorlar! Enver Paşa’nın sözünün geçtiği Osmanlı döneminde Osmanlı mülküne “Enver-Land”, yani “Enver’in Mülkü” derlerdi. Daha evvel burası “Sultanın Mülkü” idi. Hollanda için kullanılan “Neder-Land” ifadesi denizin altındaki ülke anlamına gelir; burada değişen şey “Land” yani ülke kelimesinin başına gelen isimlerdir.

Dini kimseye bırakmayıp kendi tekelinde tutan, inandığını iddia eden müttakilere sorsan “Mülk Allah’ındır” derler. Ancak böyle diyerek ölümsüzlük iksiri içmiş gibi dünyayı parseller, haksız yere başkalarının mülküne çöker ve yetmezmiş gibi müşterek kaynaklara ve imkanlara el koymayı marifet yaparlar. Oysa Allah ne demişti, haksız yere başkalarının malına dokunmayın!..

Mekke Anlaşması’nın 2. maddesinin özü; taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı bir silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı ve bir taraf saldırıya uğradığında diğerlerinin ellerindeki tüm imkanları kullanarak derhal yardıma koşacağıdır. 1. maddenin özü ise taraflardan birinin toprak bütünlüğü, egemenliği ve uluslararası sınırları tehdit edildiğinde bu tehdidi bertaraf etmek amacıyla gerekli tüm yöntemlerin kullanılacağını belirtir.. Geri kalan maddeleri işin sunum kısmını andırıyor.

Peki ya İran? Suudi Arabistan’daki Amerikan üslerine —Suud toprağı sayıldığı için— saldırı yaptığı gerekçesiyle Türkiye İran’a karşı cepheye mi gidecek? Anlaşmaya göre Evet. İktidar bunu yapabilir mi? Anlaşma meclisten geçerse taahüdünden geri durabilir mi? Bence hayır. Neden mi? Çünkü bu iktidar içerde toplumsal tabanını zayıflattı, ekonomik krizi çözemiyor, dış finansa ihtiyacı var, genel siyaset tarihinden hareket edersek ayakta kalmasının yalnızca iki yolu var  önünde.

Birincisi içeride büyük bir kriz çıkarmak, ikincisi ise dışarıda kontrollü bir savaş operasyon başlatmak. Siyasal rejimler düşme noktasına geldiğinde bu iki yola başvurmuşlar. 

Seçim iptal edilebilir yahut uzatılabilir mi? Mümkündür ancak bunun için halkı ikna edecek bir gerekçe ve muhalefetin susturulması lazımdır. Mevcut iktidar bu imkanların bir kısmını kullanıyor, bir kısmı için ise uygun zamanı bekliyor. İktidarın önündeki bu imkanlar ve aldığı dış destekler bir tek yolla ters tepebilir: Halk ayaklanması. Fakat bu, bu ülkede gerçekleşmez.

İkinci bir yol olarak; Kasım başında Amerikan seçimlerinde Trump’ın durumu.

Trumpgiller tarzı iktidarlar yönetime devam ederse ne olur? Ülkelerin %5’i sefa sürer, geri kalanı sersefil olur. Dahası, çeteleşme yayılır ve işler devlet içinde çeteleşmiş klikler aracılığıyla yürütülür; halkı kontrol edecek faşist partilerse her ülkede mevcuttur. Bunu neye dayanarak söylüyorum? Siyasal rejim okumalarından ve bizdeki tür devlet yapılanmasından. Suudi Arabistan, Sudan, Pakistan, Mısır da durum neyse bizde de tam o olur, onlara dönüşürüz.

Bu ülkelerin ekonomik yapısını ve siyasal düzenini ve hukuk sistemini bilenler için söylediklerimizde sürpriz yoktur. Bu gidişle Türkiye’nin geleceği için fal bakmaya gerek kalmaz. Bu ülkenin siyasal tarihini ve iktidar ilişki biçimini bilenler için başka tahlil yapılabilir mi? Amerika, Avrupa ve Çin için böyle bir ülke gayet iyi bir müttefik olur.

Peki buna kim karşı çıkacak, başka bir düzen için örgütlenip harekete geçecek? Bu kültürde ve tarihte devlet bu işlere el atmaz, gidişatı değiştirmezse, karizmatik liderlerin altında kötü bir yönetim içinde yaşıyor oluruz. Geçmişte komünistler bunu beceremedi; İslamcılar ve faşistler ise zaten devletçidir. Bu ikisinden bir şey bekleyen duygusallığı aşmamış olanlardır. Demek ki yolsuzluklar, usulsüzlükler ve yasaklar artarak devam edecek; baskılar dozunu giderek artıracak. Çünkü bu türlü ıçıygunsuz işlere bulaşanlar, iktidarın gücüyle sarhoş olanlar doymaz, zira bu süreç sistematiktir. Susuz bir insan düşünelim: Deniz suyu içse susuzluğu gider mi? Hayır, içtikçe daha çok susar. Şu anki iktidar bileşenleri (en son Kürtlerin bir kısmı da buna dahil oldu) susuz kalmış insanlar gibidir.

Bu gidişatı içeridekiler ve içeriden nemalananlar göremez. Dışarıdan bakanlar ancak görebilir ama bu Kemalistler gibi dogmatik duruşta ısrar edenler değil; aklını kaybetmemiş ve ruhunu kirletmiş olanlar görebilir. İşte bu insanlardan hiçbir toplumda çok fazla bulunmaz.

Avrupa bu işi nasıl becerdi? Düze çıktı? Aklıyla ya da ruhuyla değil, kurumsallıkla ve kurumsal garantiyle. İşte bizde eksik olan şey tam olarak da bu.

Basit ölçü şudur: Uluslararası ilişkileri biliyorsak, iç ilişkileri de kolayca çözeriz. Her ülkedeki iç ilişkiler, dış ilişkilere uygun olarak kurgulanır; ulus devletler çağında müstakil iç ilişkiler diye bir şey yoktur. Uluslararası ilişkilerde hiç bir devlet mutlak egemen ve bağımsız olamaz, karşılıklı çıkar ve beka ilişkileri nedeniyle küresel sistemin parçası olarak devam eder. Bu çağda bölgesel ve küresel ittifaklar esastır ve adı Müslümana çıkmış tüm ülkeler öncelikle Amerika’nın müttefikidir.

Dünyada siyaset oyununun nasıl oynandığını bilmiyorsak, Türkiye’de ordunun başına getirilenleri anlayamayız. Nasıl da eski gücünü yitirdi ve bakanlığa bağlı kuruma döndü? Niye mi? Irak operasyonunda ordu tezkereyi çıkartmadı; Erdoğan ve Gül çıkması için çok uğraştı ama çıkmadı. Sonuç? “Küresel sistem iktidar gücünü geriletti.” cezanı Türkiye’de ordunun eskiden sahip olduğu güç, artık yok. O ordunun varlık sebebi ve temel stratejisi dışarıda operasyona girmemek, ülkeyi parçalatmamak, rejimi korumak. Cumhuriyetin ordusunun bir ülkesi vardı; gözü gibi koruyor, parçalanmasından çok korkuyordu. Niye? Çünkü Osmanlının parçalanışını bizzat yaşamıştı ve daha fazla parçalanmak istemiyordu. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi bu nedenle onun amentüsüydü. Kürtlere, Alevilere, (eski) İslamcılara ve komünistlere karşı bu nedenle çok hassastı. Ciddiye alınır her muhalefete bölücü gözüyle bakardı. Artık bu ordu yok. Geride ne kaldı? Politik iktidar. Bunlar sivil ve korkaktır; genelde iktidarlarını dışarının desteğiyle sürdürür.

Bu anlatılanlar gizli saklı bilgiler değildir; siyaset tarihine, iktisat tarihine ve devlet tarihine meraklı olanların bildiği gerçeklerdir. Mesele olayları okuma ve ilişkileri görme biçimindedir.

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bu hususlarda yazılmış kitaplar var, okumanızı tavsiye ederim. 60’larda, 70’lerde yazılmış bu kitapların çoğu tercümedir ancak akıllıca yerele be içeriye uyarlanmıştır. 80’lerde Ankara Siyasal’ı bitirdiler; ondan sonra da o tarz kitaplar yazılmadı. Bugün bize ilginç gelen görüşleriyle takip ettiğimiz bazı insanlar ya o kitapları okumuş ya da yabancı dil bilip yabancı yayınları takip eden kişilerdir.

Bizim mahalle bu kitapları okumamıştır; Necip Fazıl’ları, Fesli Kadir’leri okumak ve kapalı toplum biçiminde kalmak yetmiştir. İslami siyaset hususunda bizim mahallede yazılmış kitaplar, inanın Ankara Siyasal’da yazılmış kitapların bir paragrafı bile olamaz.

“Ankara Okulu” gibi İslamcıları yönlendiren ve postmodern sürece alıştıran yayınevleri de cabası…

İmam-ı Yusuf’un mürted görüşünü din zannedenler, aynı adamın devlet, yargı ve vergi konusundaki görüşlerini görmezden geldiler. Neden? Çünkü farklı okumalar yapmadılar. Bugün biri İmam-ı Yusuf’un *Kitabü’l-Harac* eseri üzerine doktora çalışması yapsa ve görüşlerini anlaşılır şekilde sunsa, inanın canını kurtarmak için bu ülkeden kaçar. Onca Kur’an dersi yapanların aklına bu neden gelmedi? Akılların sulandırıldığını buradan da anlayın. İmam-ı Yusuf sadece tek bir örnektir, onun gibi nicesi var. Neden merak edilmedi?

Çünkü koca bir tarih iki cümleyle kasten iflas ettirildi ve ülkede adeta fanatik cahiller üretildi. Kur’an okuyanlar, teoloji dışında Kur’an’ın neyini anladı?

Batılılar, kendi tarihlerinden 40 büyük adamı seçip önemli metinlerini özetlemişler ve hâlâ bunları okuyorlar. O kitaplardan bir özeti okuyanlar bilir, Alev Alatlı *Tarihi Değiştiren İsimler ve Fikirleri* başlığıyla tercüme etmişti. Bu Batılılar, İslam dünyasındaki önemli isimleri ve metinleri de çalışmışlar; onların bir kısmı karalamak, bir kısmı ise istifade etmek için. Çoğu Müslüman alimin adalet, hukuk, siyaset ve iktisat alanındaki görüşlerini kendilerine mal edip adapte etmişler. Olsun.

Müslüman milletin çocukları kendi değerlerini tanımıyor; okuyanlar ise ötekilerden okuyor ve onlar da olumsuz yazanları tercüme ediyor. Hikaye bundan ibaret.

Bilen bilir, ben “Kur’ancı” akımın bir proje olduğunu söylerim; okuya okuya insana kafayı yediren bir etkinlik! Yanıldığımı hâlâ düşünmüyorum. Protestanlık ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi bilmeyen bunu anlayamaz. Bu ilişki bizde Özal ile başlatıldı ve rastgele değildi; çünkü toplum başka bir sosyolojiye dönüştürülüyordu. Bu durum, postmodernizm denen hikayenin de başlangıcıydı.

Neyse… İmam-ı Gazali’yi nasıl biliriz? Felsefeye karşı olan ve düşünmeyi yok eden biri olarak. Bunu bize kim söyledi ve biz niye “dur bakalım” diyemedik? Peki Gazali’nin siyaset, ekonomi, devlet, toplum, ahlak, din görüşlerini bilir miyiz? Yok. Neden? Bilmemiz istenmedi de ondan. Onun her görüşü doğru olabilir mi? Kimin her görüşü mutlak doğrudur ki? Gazali gibi daha nicesi var! Bunları bilseydik ne olurdu? Her şeyi bu kadar kabul etmez, bize söylenenleri kendi düşüncemiz gibi kabul etmezdik..

Toplumların başı derde düştüğünde, baş edemedikleri bir gaile ile karşılaştıklarında, geriye dönüp bakarlar. Geçmişte benzeri bir durum olmuş mu, olmuşsa nasıl baş etmişler.

Kim söyleyebilir şimdi müslümanların dönüp bakacakları bir geçmişleri var?

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir