10 Eki 26 - Cts 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > HaberYorum > Aynı Kıble, Farklı Coğrafyalar: Mekke’de Bir Ümmet Tecrübesi

Aynı Kıble, Farklı Coğrafyalar: Mekke’de Bir Ümmet Tecrübesi

Bangladeş’ten Almanya’ya, Fransa’dan Kuzey Kıbrıs’a kadar farklı coğrafyalardan gelen gençler, Kur’an-ı Kerim’in dilini öğrenmek için Mekke’de buluştu. Bir ay süren bu program, Müslümanların kardeşliğinin sadece sözde kalmadığını, günlük hayatta da ne kadar güçlü ve gerçek bir bağ olduğunu bir kez daha hatırlattı.

2026 Mekke Arapça Dil Okulu katılımcıları. Fotoğraf: Yazarın arşivi.

Veda gecesi otel lobisinde yüzlere çöken hüzün, bir aylık programın belki de en güçlü özetiydi. Aralarında hiçbir kan bağı yoktu; aynı şehirden, hatta aynı ülkeden bile gelmiyorlardı. Çoğu bir ay öncesine kadar birbirinin adını dahi bilmiyordu. Buna rağmen ayrılık vakti geldiğinde, Kâbe’ye veda etmenin burukluğuna yeni kurulan dostluklardan ayrılmanın hüznü de eklenmişti. Kolay kolay gözyaşı dökmeyen ben bile kendimi o duygusal atmosferin dışında tutamadım.

Bu manzaranın arkasında, Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) ve Evliya Çelebi Dil Kurslarının ortaklaşa düzenlediği 2026 Mekke Arapça Dil Okulu vardı. Ben de bu yıl programa katılma imkânı buldum. Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Avusturya, İsviçre ve Bangladeş gibi farklı ülkelerden gelen gençler, bir ay boyunca Kur’an’ın dilini öğrenmek için aynı çatı altında buluştu.

Elbette Arapça dünyanın pek çok yerinde öğrenilebilir. Nitelikli bir üniversitede, bir enstitüde veya başka bir Arap ülkesinde de ciddi bir dil eğitimi almak mümkündür. Fakat Mekke’de bulunmanın bu programa kattığı başka bir anlam vardı. Kur’an-ı Kerimin nazil olduğu coğrafyada, Nur Dağı’nın eteğinde ve Kâbe’nin yanı başında Arapça öğrenmeye çalışmak, dil eğitimini yalnızca akademik bir uğraş olmaktan çıkarıyordu. Öğrenilen kelimeler, okunan ayetler ve yapılan ibadetler aynı mekânda birbirine temas ediyordu. Birbirinin kalbine nakşediliyordu adeta.

Mekke’nin insanda bıraktığı ilk tesirlerden biri de budur: gündelik hayatta büyük görünen birçok ayrımın Kâbe’nin çevresinde küçüldüğünü hissedersiniz. İnsanlar farklı diller konuşur, farklı kültürlerden gelir, farklı kıyafetler giyer. Fakat tavafta aynı merkezin etrafında döner, namazda aynı kıbleye yönelir. Kâbe kimsenin makamını, servetini, rengini veya milliyetini öne çıkarmaz. Herkes, kulluğun ortak zemini üzerinde yan yana dururlar.

Dil okulundaki buluşmayı benim için anlamlı kılan da tam olarak buydu. Farklı ülkelerden gelen bu gençler, yalnızca aynı sınıfta Arapça öğrenmiyordu; birbirini tanımaya, birbirinin yükünü taşımaya, kardeş bilincini yaşatmaya ve kısa bir süre içinde ortak bir hayat kurmaya çalışıyordu. Bu tablo bana Hucurât Suresi’nin iki temel hatırlatmasını yeniden düşündürdü. Birincisi, “Müminler ancak kardeştirler” buyruğuydu. İkincisi ise insanların farklı halklara ve kabilelere “tanışmaları” için ayrıldığını, üstünlüğün soyda veya aidiyette değil takvada olduğunu bildiren ayetti.

Bu ayetleri çoğu zaman okur, dinler ve tekrar ederiz. Fakat bazen bir ayetin mânası, insanın önünde küçük bir gündelik sahne olarak beliriverir. Dil okulunda bunun örneklerini müşahede ettim. Bir arkadaşımız hastalandığında veya bir sıkıntıya düştüğünde, daha birkaç hafta önce kendisini hiç tanımayan bir başka genç onunla yakından ilgileniyordu. Onun dertleriyle dertleniyordu. Onun acısını dinlendirmek için elinden gelen desteğini esirgemiyordu. Halbuki aralarında yıllara dayanan bir dostluk yoktu. Aynı aileden veya aynı memleketten de değillerdi. Buna rağmen ortaya çıkan ilgi, kardeşliğin soyut bir slogan olmadığını gösteriyordu.

Hz. Peygamber’in (sav.) müminleri birbirini sımsıkı tutan bir binanın parçalarına benzetmesi de böyle anlarda daha canlı bir anlam kazanıyor: “Müminin mümine karşı durumu, parçaları birbirini sımsıkı kenetleyip tutan bir bina gibidir.” Rivayete göre Resûlullah (sav.) bu sözü anlatırken parmaklarını birbirine kenetlemişti. Benzetme son derece açıktır. Bir binanın tuğlaları birbirinden bağımsız durarak sağlamlaşmaz; biri diğerini taşır. Müminler arasındaki bağ da ancak birbirinin derdiyle ilgilenildiğinde, ihtiyaç anında omuz verildiğinde ve sorumluluk paylaşıldığında gerçek bir karşılık bulur.

Bir aylık program boyunca benim en fazla dikkatimi çeken şeylerden biri, “ümmet” kelimesinin burada daha somut hâle gelmesiydi. Günlük konuşmalarımızda ümmet çoğu zaman büyük, tarihî ve hatta siyasî bir kavram olarak karşımıza çıkabiliyor. Oysa Mekke’de benim gördüğüm ümmet, önce küçük davranışlarda ortaya çıkıyordu: aynı sofraya oturmakta, aynı derse yetişmeye çalışmakta, hastalanan bir arkadaşın hâlini sormakta, ibadet için birbirini beklemekte ve ayrılık vakti geldiğinde birbirinden kopmayi istememekte. Bu tecrübe farklılıkların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Herkes kendi ülkesini, dilini ve kültürünü yanında taşıyordu. Zaten Hucurât Suresi’nin 13. ayeti de farklılığı yok saymıyor; farklılığın tanışmaya vesile olmasını istiyor. Belki de ümmet kardeşliğinin en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor: aynılaşmak değil, farklılıkları üstünlük ve uzaklaşma sebebi hâline getirmeden ortak bir ahlâk içinde buluşabilmek.

Kâbe’nin çevresinde bunu hissetmek daha kolay olabilir. Çünkü mekânın kendisi insana sürekli aynı merkezi hatırlatır. Asıl zor soru ise Beledü’l Emîn olan Mekke’den ayrıldıktan sonra başlıyor: Orada kurulan yakınlık, insanlar kendi ülkelerine ve gündelik hayatlarına döndüklerinde ne kadar devam edecek? Kâbe’nin önünde içten söylediğimiz “kardeşlik” sözü, milliyet, dil, mezhep, sınıf veya siyasî farklılıklarla yeniden karşılaştığımızda da aynı ağırlığı taşıyabilecek mi?

Bana göre böyle programların asıl değeri, yalnızca bir ay boyunca Arapça öğretmesinde değil, bu soruyu katılımcıların hayatına bırakmasında yatıyor. Birlikte geçirilen zaman, Kur’an’ın dilini öğrenme çabası ve Mekke’nin manevî atmosferi, farklı coğrafyalardan gelen gençlerin birbirini bir “yabancı” olarak değil, sorumluluk taşıdıkları bir kardeş olarak görmelerine imkân veriyor. Programın başarısını da yalnızca ders saatleri, muhâdese pratikleri veya öğrenilen gramer başlıklarıyla değil, kurulan bu bağın gücüyle ölçmek gerekir.

Veda gecesinde gözlerden süzülen yaşlar bu yüzden benim için sıradan bir ayrılık duygusu değildi. Bir ay önce birbirine yabancı olan insanların ayrılırken üzülmesi, aralarında gerçekten bir bağ kurulduğunu gösteriyordu. Kâbe bu buluşmanın merkezindeydi; fakat o merkezin etrafında kurulan kardeşliğin asıl değeri, bundan sonra farklı coğrafyalarda nasıl yaşatılacağıyla ortaya çıkacak.

Mekke’den ayrılırken aklımda kalan en güçlü duygu da buydu: Aynı kıbleye yönelmek bize bir yön gösteriyor; fakat kardeşlik, o yönün gündelik hayatta ahlâka dönüşmesiyle tamamlanıyor. Rabbim Kâbe’nin huzurunda kurulan bu gönül bağlarını kalıcı kılsın; İslâm ümmetinin gençlerine birbirini tanıyan, birbirinin derdiyle dertlenen ve farklılıklarını rahmete dönüştürebilen bir kardeşlik şuuru nasip etsin. Kâbe’nin Sâhibi, yine Kâbe’nin şahitlik edeceği bereketli buluşmalarda bizleri yeniden bir araya getirsin…

İslâm düşünürü ve şairi İbnü’l-Kayyim, Kâbe’den ayrılış anını insanı derinden etkileyen şu beyitlerle tasvir eder:

“Veda vakti yaklaşıp da artık ayrılığın kaçınılmaz olduğunu kesin olarak anladıklarında…

Geriye sadece veda edenin o son duruşu kaldığında;

Allah şahittir ki oracıkta sicim gibi yaş döken ne gözler vardı!

Size veda ediyorum fakat hasretim dizginlerimi geri çekiyor; bedenim gitse de kalbim artık sizin

yurdunuzda (Kâbe’de) çadır kurmuştur.”

Programdan bir kare. Fotoğraf: Yazarın arşivi.

Shahidul ISLAM

Bangladeş’in başkenti Dakka’da doğdu. Orta okul, hafızlık ve medrese eğitimini ülkesinde tamamladı. 2017 yılında Konya/Uluslararası Mevlana Anadolu İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. 2022 yılında Kayseri Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. 2024 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamlayıp doktoraya başladı. Çalışmalarını Hint Alt Kıtası Tarihî, İngiliz Sömürgeciliği, Sömürge Tarihî ve İslam Tarihî üzerinde yoğunlaştırdı. Makaleler ve sempozyum bildirileri hazırladı. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan “Hadislerle Aile, Hadislerle Kadın, Hadislerle Çocuk ve Hadislerle Evlilik” eserlerini “Bengalce”ye tercüme eden ekipte yer aldı. 2024 yılında “İngilizlerin Hindistan ve Bengal’deki Sömürge Yönetimi” isimli eserini yayınladı.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir