بِسْمِ اللَّهِ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ
عَلَيْكَۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَمْرُ اللّٰهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ
وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ۟
78. “Senden önce de elçiler gönderdik; onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var. Allah’ın izni olmadıkça hiçbir elçi mûcize getiremez. Allah’ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhî hakikatleri yok etmeye kalkışanlar hüsrana uğramışlardır.”
Senden önce de elçiler gönderdik.
Burada Allah şunu söylemektedir: İnsanlara ilk gönderilen peygamber sen değilsin! İnsanların ilk defa reddedip, inkâr ettikleri ve yalancılıkla itham ettikleri peygamber de sen değilsin! Aksine sen insanlara peygamber olarak gönderildiğin gibi senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderilmiştir.
Onlardan sana hayat hikâyelerini anlattıklarımız var, anlatmadıklarımız var.
Bu ilâhî kelâm, bizim peygamberlerin bizzat kendilerini ve isimlerini bilmek ve tanımakla yükümlü olmadığımıza işaret etmektedir. Biz, onların şahıslarını ve isimlerini bilmekle değil, ancak hepsinin Allah’tan getirdikleri haberlerin doğru olduğunu bilip tasdik etmekle yükümlüyüz. Aynı şekilde biz, Cenâb-ı Hak’tan gelen vahiylerin her birine bütün tafsilatıyla ve tek tek isimlerini bilerek iman etmekle de yükümlü değiliz, ancak O’ndan gelen her şeye iman etmekle yükümlüyüz. Buna göre biz deriz ki: Diğer peygamberleri veya onlardan birini inkâr etmedikçe, peygamberlerden birine iman etmek hepsine iman etmek demektir. Aynı yaklaşıma göre Allah’a iman etmek de bütün peygamberlere iman etmek anlamına gelir. Çünkü Allah’a iman etmek, O’nun emir ve yasaklarına da iman etmeyi gerektirir, bu da O’nun emir ve yasağı elinde bulunan kişiye de iman etmek neticesini doğurur.
İmam Maturidi burada Allah’ın emirlerini uygulayan idarecilere de iman edip itaat edilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Allah’ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez.
Sanki insanlar Hz. Peygamber’den, getirdiği bir âyetten sonra başka bir âyet daha getirmesini, onun arkasından da bir başkasını getirmesini istemişlerdi. İşte onların bu istekleri üzerine Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: Allah’ın izni olmadıkça hiçbir elçi mûcize getiremez. Yani hiçbir peygamber kendi arzusuna göre veya mûcize isteyen insanın arzusuna göre mûcize getiremez. Bu âyet-i kerîme, Bâtınîler’in iddialarını da reddetmektedir, onlar diyorlar ki: Peygamberlerin nefislerinde ruhanî cevherler vardır, buna dayanarak istedikleri zamanda ve istedikleri şekilde mûcize getirirler. Onlar, buna benzer sözler söylüyorlar. Onlara göre peygamberler, sahip oldukları ruhanî cevher vasıtasıyla, Allah’ın izni ve insanların talebi olmadan istedikleri âyeti getirme gücüne sahiptirler. Bu mesele eğer onların dedikleri gibi olsaydı, Allah’ın izni olmadıkça hiçbir elçi âyet getiremez ilâhî kelâmının mânası olmazdı. Bâtınîler’in iddiası bu âyete aykırıdır. Çünkü bu ilâhî beyan, peygamberlerin ancak Allah’ın izniyle mûcizeler getirebileceklerini haber vermektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Allah’ın buyruğu geldiğinde artık hak yerini bulmuştur ve ilâhî hakikatleri yok etmeye kalkışanlar hüsrana uğramışlardır.
Yani Allah’ın azap emri geldiği zaman yahut Allah tarafından uyarılan olayların emri geldiği zaman… Âyet-i kerîmede, Allah tarafından yapılan ikazlar için Allah’ın emri ifadesi kullanılmaktadır.
Hüsrana uğramak ahireti kaybetmek ve Allah’ın sonsuz azabına düşmektir.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۘ
وَلَكُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً ف۪ي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَۜ
79. “Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah’tır.”
80. “Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki bir ihtiyaca onlar üzerinde ulaşırsınız; onlarla ve gemilerle taşınırsınız.”
Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah’tır.
Cenâb-ı Hakk’ın bu ve bundan önce geçen ilâhî beyanlarında insanlara hatırlatmış olduğu hususların iki mânası vardır.
Birincisi, Allah insanlara lütfettiği nimetleri hatırlatmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Allah, size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz ve lütfundan rızkınızı arayasınız”{Kasas-73}, “Yeryüzünü sizin için yerleşim alanı yapan, göğü de (üstünüze) bina eden, size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan ve sizi temiz nimetlerle rızıklandıran Allah’tır”{Mümin-64}. Sonra burada da “Kimine binesiniz, kiminden yiyecek elde edesiniz diye sizin için hayvanları yaratan Allah’tır” buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak insanlara önce ilk yaratılışlarını hatırlatmaktadır: “Sizi toprak, sonra nutfe, sonra alaka aşamalarından geçirerek yaratan O’dur” {Mümin-67}.
Bu ilâhî kelâm, Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine, ilmine, tedbirine ve kudretine işaret etmektedir. Bundan sonra Allah, insanlara lütfettiği nimetleri sonuna kadar hatırlatmaktadır. Bu hatırlatmayı da insanların verilen nimetlere hamd ve şükür görevini eda etmeleri için yapmaktadır. Bu, ilk yorumdur.
İkincisi, Allah bu hatırlatma ile belirttiği ve saydığı bu nimetleri kendisi için değil, insanlar için yarattığını dile getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şunu söylemektedir: Bütün bu nimetler sizin için, sizin yararlanmanız ve istediğiniz gibi kullanmanız için yaratılmıştır. Öyle iken size ne oluyor da başka âlemlerde yaşayanlardan kimsenin yapmadığı kadar bu nimetleri şiddetle inkâr ediyor ve nankörlük ediyorsunuz? Başka âlemlerde yaşayanlar (Allah bilir ya cinler ve melekler kastedilmiş olmalı), Allah’ın verdiği nimetlere ve bunlara şükretmeye sizden daha çok boyun eğip teslim oluyorlar.
Sonra sözü edilen bu hayvanların yararları farklı farklıdır, kimisinden binmek, kimisinden yemek için faydalanılır; bazıları yününden, bazıları da tüyünden yararlanılır. Gemileri de ihtiyaçlarını elde etmek gayesiyle uzak diyarlara gidebilmeleri için lütuf ve ihsan olarak binek aracı yapmıştır. Âyet-i kerîme de bunu ifade etmektedir: Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır; gönüllerinizdeki bir ihtiyaca onlar üzerinde ulaşırsınız; onlarla ve gemilerle taşınırsınız.
وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ۗ فَاَيَّ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُنْكِرُونَ
81. “Allah size kanıtlarını gösteriyor. Allah’ın kanıtlarının hangisini inkâr edebilirsiniz?”
Bu ilâhî beyanda Cenâb-ı Hak, insanlara vahdâniyetinin ve ulûhiyetinin delilleri yanında verdiği lütuf ve ihsanın kanıtlarını hatırlatıyor ve soruyor: Allah’ın size gösterdiği âyetlerin hangisini inkâr edebilirsiniz? Onlardan hangisinin yüce Allah’ın delili olmadığını söyleyebilirsiniz?
اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَكْثَرَ مِنْهُمْ وَاَشَدَّ قُوَّةً وَاٰثَارًا فِي الْاَرْضِ فَمَٓا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
82. “Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi? Onların sayısı bunlardan daha çoktu, daha güçlülerdi, yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı. Yine de kazandıkları onları kurtaramadı.”
Yeryüzünde gezip de kendilerinden önce yaşamış olanların akıbetlerini görmezler mi?
Bu ilâhî kelâmın mânasını daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık.
Yani önceki ümmetlerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden helâk olduklarına bakmadılar ve bu gerçeği düşünmediler mi? Resûlullah’ı (s.a.) yalanlamaktan sakınmaları için onların peygamberleri yalanlamaları yüzünden dünyada akıbetlerinin ne olduğuna bakmadılar mı? Yeryüzünde dolaşmadılar mı?
Bu cümle iki şekilde açıklanır.
Birincisi, onlar yeryüzünü dolaştılar ve “Yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu” gördüler, fakat inatçılık yaptılar ve ibret almadılar.
İkincisi, yeryüzünü dolaşın ve bakın ifadesi, bizzat yeryüzünü gezmek anlamında değildir, ancak onların başına nelerin geldiğini soruşturmaktır.
Onların sayısı bunlardan daha çoktu, daha güçlülerdi.
Yani onlar sayı itibariyle bunlardan daha çok oldukları gibi kuvvet ve atılganlık yönünden de daha güçlü idiler.
Yeryüzündeki eserleri de daha sağlamdı.
Yani sizden daha çok çalışmışlardı. Ama sonra onların akıbeti helâk ile ve köklerinin kurutulmasıyla son buldu.
Yine de kazandıkları onları kurtaramadı.
Yani sayılarının, ordularının, servetlerinin ve beden kuvvetlerinin çokluğu, onları Allah’ın azabından kurtaramadı. Öyleyse siz, ey Mekkeliler! Sizler sayı itibariyle daha az ve güç-kuvvet olarak da daha zayıf olduğunuza göre Allah’ın azabı geldiğinde kendinizi kurtarmanıza asla gücünüz yetmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir.
فَلَمَّا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرِحُوا بِمَا عِنْدَهُمْ مِنَ الْعِلْمِ وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
83. “Elçileri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde, sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler. Ama alay ettikleri şey onları kuşatıverdi!”
Elçileri onlara açık seçik kanıtlar getirdiklerinde, sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler.
Buradaki sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler sözü iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, kendilerinde bulunan bilgilerin gerçek olduğunu düşünerek böbürlendiler, hakikatte ise o ilim değildi, fakat ilmin kendilerinde olduğunu zannettiler. Nitekim Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Şimdi şu tapıp durmakta olduğun ilahına bir bak!”{Taha-97} Yani senin gözünde itaat ve tapınmaya layık olan şu ilâhına bir bak, biz onu ne hale getireceğiz! Bu beyanda sözü edilen varlığın ilâh olmadığını Hz. Mûsâ şüphesiz biliyordu, ancak o kişiye tarif için böyle söylemektedir. Buna göre sahip oldukları bilgileriyle böbürlendiler cümlesi, hakikatte ilim olmasa da onlar kendilerinin benimsediği düşüncenin ilim olduğuna inanıyorlardı demektir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, bunun gerçek bilgi mânasına gelmesi de muhtemeldir, çünkü onlar Ehl-i Kitap’tan idiler. Kitap ehlinden olanlar, ellerindeki kitapta bulunanların hiç şüphesiz gerçek bilgi olduğuna iman ediyorlardı. Ancak onlar diğer kitapları ve bilgileri reddedip inkâr ettikleri zaman, kitaplarında olan bilgilere iman etmeleri kendilerine fayda vermedi. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine, ‘Allah’ın indirdiğine iman edin’ denilince, ‘Biz sadece bize indirilene inanırız’ derler ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o Kur’ân, kendi ellerinde bulunan Tevrat’ı doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır”{Bakara-91}.
Onlara hak olarak indirilen kitaba iman etmeleri, fakat diğer kitapları inkâr etmeleri sebebiyle bu inkâr, onların kendilerine indirilen kitaba imanlarını da iptal etmiştir. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Sahip oldukları bilgiyle böbürlendiler sözü şöyle de anlaşılabilir. İnsanlar sahip oldukları bilgi ve ulaştıkları ve medeniyet dedikleri yaşam biçimine dayanarak Allah’ın ayetlerini kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalıştılar. “bu ayetler 1400 küsur sene önceki gibi anlaşılmaz ve yaşanmaz, günümüzde bu şu şekilde anlaşılmalıdır, güncellenmesi gerekir” diyerek kendi anlayışları, kendi egemenlikleri ve menfaatleri doğrultusunda Allah’ın dinini değiştirmeye çalıştılar. Kendilerine tabi olan insanlara da “işte Allah’ın dininin günümüzde anlaşılması gereken şekli budur” diye propaganda yaptılar, yapıyorlar. Bu eylemlerinde öne çıkardıkları gerekçe sahip olduklarını iddia ettikleri bilgileriydi. Bu yüzden elçinin onlara getirdiği apaçık ayet ve delilleri dikkate almadılar. Bu düşüncelerini de topluma din adamı olarak sundukları yardımcıları vasıtasıyla desteklettiler, insanları aldattılar ve yanlış yönlendirdiler.
Günümüzde insanların Allah’a ve onun dinine olan yaklaşımları sebebiyle “İslam ülkeleri” olarak kendilerini isimlendirmiş olan ülkelerin yöneticileri bu yöntemi kullanmaktadır. Hem kendisine tabi olan insanların bu bağlılıklarını sürdürmelerine devam edebilmeleri, hem de kendi egemenliklerini devam ettirebilmeleri için çalışmaktalar. Hem kendilerini Allah’ın dinine bağlı bir inanan olarak göstermek, hem de kendi egemenliğini devam ettirebilmek için Allah’ın dinini kendi egemenliklerine zarar vermeyecek hale getirmekteler. Bunu yaparken de kendi yandaşlarını dinin temsilcisi gibi göstererek ve onların onayını vurgulayarak insanları aldatmaktalar. Dolayısıyla insanlar Allah’ın dinini yaşadıklarını zannedip onların tağuti egemenliklerini devam ettirmiş oluyorlar.
İşte bu haldeki insanlar gerçeklerle karşılaşınca “meğer biz gerçek bir varlığa tapmıyormuşuz”(Mümin-74) diyecekleri ayette ifade ediliyor.
Ama alay ettikleri şey onları kuşatıverdi!
Yani onların peygamberlerle alay etmeleri, kendilerini azabın kuşatmasını gerekli kıldı.
فَلَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَا قَالُٓوا اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ وَكَفَرْنَا بِمَا كُنَّا بِه۪ مُشْرِك۪ينَ
فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ ا۪يمَانُهُمْ لَمَّا رَاَوْا بَأْسَنَاۜ سُنَّتَ اللّٰهِ الَّت۪ي قَدْ خَلَتْ ف۪ي عِبَادِه۪ۚ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ
84. “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz’ derler.”
85. “Ama azabımızı gördüklerinde artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir; Allah’ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır.”
Dehşetli cezamızı gördüklerinde, ‘Allah’ın birliğine inandık, O’na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz’ derler.
Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, buradaki iman ettiklerine dair söz, onların öldükten sonra Allah’ın azabını gördükleri sırada kabirlerinde söylemiş olmaları muhtemeldir. Eğer bu yorum doğru ise o zaman Allah’ın hakkında azap hükmünü vermeyi dilediği kişiler için kabir azabının da hak olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, onların hayatta iken ve dünyada Allah’ın azabını gördükleri sırada, âyette belirtildiği gibi iman ettiklerini söylemiş olmaları da muhtemeldir. Eğer bu sözü yaşarken söylemişler ise Allah’ın azabını gördükleri sırada iman etmelerinin onlara faydası olmayacaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, artık inanmaları kendilerine fayda vermeyecektir buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Allah’ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir.
Bu âyet de iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sünnetullah ifadesi, ilâhî ceza ve azabı gördüklerinde iman etmelerinin kabul edilmeyeceğine dair Cenâb-ı Hakk’ın daha önceki kulları hakkında uyguladığı kanunu budur, demektir.
İkincisi, Allah’ın kulları hakkında koyduğu kanunu, dünyada peygamberleri inkâr eden insanlara azap etmek, onlardan intikam almak ve köklerini kurutmaktır. Allah, öncekilerin yaptıklarına benzer şeyleri yapmaktan sakındırmak için Mekkeliler’i onların başına gelenlerle korkutmaktadır. İşte o zaman artık inkârcılar hüsrana uğramışlardır. Hatalardan korunma da kurtuluş da Allah’ın yardımıyla mümkündür.
Allah’ın öteden beri uygulanan yasasına göre, Allah’ın vefat ettirdiği kulunun imtihanı bitmiştir. Ondan sonra bir şeyleri kabullenmek ya da reddetmenin bir geçerliliği yoktur. Dünya hayatındaki seçimlerine göre hesaba çekilir ve sonucunu alır. Allah adaletle hükmeder. Hiç kimseye haksızlık yapılmaz. Bunun gereği olarak inananlar cennetle mükâfatlandırılır, inanmayanlar cehennemle cezalandırılır.
Allah’ın, kulları hakkında öteden beri uygulanan yasası böyledir.
