Andrew Hammond’ın “Late Ottomans’ Impact on Modern Islamic Thought” adlı eserinde bu bölüm, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından sonra Mısır’a sığınan iki dev ismin, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Milli Şair Mehmed Akif Ersoy’un, modernleşme sancıları çeken İslam dünyasına dair geliştirdikleri zıt perspektifleri ve Muhammed Abduh’la olan hesaplaşmalarını derinlemesine incelemektedir. Bölüm, sadece biyografik bir anlatı değil, aynı zamanda İslam düşüncesinin gelenek ve modernite arasında sıkışmışlığının geniş bir panoramasını sunar.
özet:
Mısır’ın Liberal Çağı Hakkındaki Edebiyat
1930’lu ve 1940’lı yıllar Mısır’da “Liberal Çağ” olarak bilinir. Bu dönemde sömürge sonrası kimlik arayışı, edebiyat ve fikir dünyasında “İslâmiyyât” adı verilen yeni bir türün doğuşuna yol açmıştır. Tâhâ Hüseyin, Muhammed Hüseyin Heykel ve Mahmud Abbas el-Akkâd gibi isimler, İslam tarihini ve peygamberler tarihini rasyonalist, biyografik ve bazen seküler bir bakış açısıyla yeniden kurguladılar. Bu yazarlar, mucizevi olanı insani olana indirgeyerek İslam’ı modern Batı değerleriyle uyumlu bir hale getirmeye çalışıyorlardı. Mısır’daki Türk sürgünler, bu fikri dönüşümü sadece dışarıdan bir gözlemci olarak değil, bizzat Türkiye’de yaşadıkları tecrübelerin bir benzeri olarak izlediler. Özellikle Mustafa Sabri, bu edebi faaliyetlerin masum birer entelektüel çaba olmadığını, İslam akidesini içten içe kemiren bir deizm dalgası olduğunu savunmuştur.
Sabri’nin Abduh’a Karşı İlk Tutumu
Mustafa Sabri Efendi için Muhammed Abduh ismi, İslam dünyasındaki tüm çözülmenin ve yanlış modernleşmenin baş sorumlusudur. Sabri’ye göre Abduh, İslam’ı rasyonalize etme çabasıyla aslında onu Batı epistemolojisine kurban etmiştir. Sabri’nin eleştirilerinin merkezinde “taklit” kavramı yatar; ancak bu, gelenekçi ulemanın içtihat kapısının kapanmasıyla ilgili kullandığı anlamda değil, Müslümanların Batı’yı körü körüne taklit etmesi anlamındadır.
Sabri, Abduh’u “masonik” bağlantıları ve sömürgeci İngiliz idaresiyle olan yakınlığı nedeniyle ağır bir dille eleştirir. Ona göre Abduh’un reformist çizgisi, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi ve hukuki zoruyla gerçekleştirdiği devrimlerin Mısır’daki “gönüllü” ve “ilmi” karşılığıdır. Sabri, Türkiye’den kaçtığı radikal laikliğin Mısır’da Abduh’un fikirleri üzerinden “İslami bir kılıf” ile meşrulaştırıldığını görerek dehşete düşmüştür. Sabri’ye göre Abduh, dini nasları (metinleri) akla uydurmak adına bükerek, aslında dinin otoritesini ortadan kaldırmış ve yerine “aklın diktatörlüğünü” ikame etmiştir.
Sabri ve Farah Antūn Tartışması: ‘Modern Mısır İmamı Şüpheciydi’
Bu bölüm, Sabri’nin Abduh’a yönelik en derin teolojik saldırılarından birini detaylandırır. 1900’lerin başında Hristiyan yazar Farah Antūn ile Abduh arasında geçen ünlü tartışma, yıllar sonra Sabri tarafından yeniden gündeme taşınır. Antūn, Abduh’un aslında felsefi olarak bir “şüpheci” ve “agnostik” olduğunu, ancak toplumsal konumunu korumak için dindar bir maske taktığını iddia etmişti.
Sabri bu iddiaya dört elle sarılır. Ona göre Abduh, bir mümin gibi görünse de aslında mucizeleri reddeden, peygamberliği sadece üstün bir zekanın eseri olarak gören bir filozoftur. Sabri, Abduh’un mucizeleri rasyonalize etme (örneğin ebabil kuşlarını çiçek hastalığı virüsü olarak yorumlama) çabalarını “akli bir cinayet” olarak niteler. Sabri için bu, imanın metafizik zeminini kaydırmak demektir. O, Abduh’u samimiyetsizlikle suçlar; ona göre “Modern Mısır İmamı”, İslam’ın özünü değil, sadece dış kabuğunu kurtarmaya çalışırken aslında özü yok etmiştir. Sabri’nin gözünde Abduh, dinde reform değil, dinde deformasyon yapmıştır.
Akif ve Gabriel Hanotaux Tartışması: Abduh’u Savunmak
Mehmed Akif Ersoy’un perspektifi Mustafa Sabri’ninkine taban tabana zıttır. Akif, Abduh ve Afgani’yi İslam dünyasının donmuş damarlarını açacak birer kurtarıcı olarak görür. Fransız Dışişleri Bakanı Hanotaux, İslam’ın kaderciliği ve ilerlemeye engel olduğu yönündeki oryantalist tezlerini savurduğunda, Abduh buna ilmi ve vakur bir cevap vermiştir. Akif, bu savunmayı Türkçeye çevirerek İstanbul’daki Sebilürreşad çevresine sunmuştur.
Akif için Abduh, Batı’nın kibri karşısında ezilen Müslümanların onurunu koruyan bir müdafiidir. Sabri’nin “teslimiyet” olarak gördüğü Abduhçu rasyonalizmi, Akif “İslam’ın gerçek ve dinamik özüne dönüş” olarak tanımlar. Akif, Sabri gibi teorik tartışmalardan ziyade, bu fikirlerin sömürge karşıtı mücadeleye ve toplumsal uyanışa katkısıyla ilgilenir.
Akif ve Anglikan Kilisesi Olayı
1920’lerde İngiltere’deki Anglikan Kilisesi’nin İslam dünyasına yönelik sorduğu provokatif sorulara, İstanbul’daki Meşihat (Şeyhülislamlık) makamı resmi ve soğuk bir cevap vermiştir. Akif, bu resmi cevabı çok zayıf ve cansız bularak eleştirmiştir. O dönemde Akif’in yakın dostu ve Abduh’un talebesi olan Abdülaziz Çaviş, çok daha dinamik, rasyonel ve saldırgan bir reddiye kaleme almıştır. Akif, Çaviş’in (dolayısıyla Abduh’un) bu yaklaşımını, İslam’ın modern dünya karşısındaki üstünlüğünü kanıtlayan gerçek bir temsil biçimi olarak görmüştür. Bu durum, Akif’in geleneksel ulema hiyerarşisinden ziyade, reformistlerin “hareketli” ve “çatışmacı” metodolojisine duyduğu güveni simgeler.
Der Wille zur Macht: Akif, Muhammed İkbal ve Müslüman İlerlemesi
Metnin bu son ve en çarpıcı bölümü, Akif ve Hintli Muhammed İkbal arasındaki ruhsal ve fikri akrabalığı “Güç İstenci” (Wille zur Macht) kavramı üzerinden okur. Her ne kadar Akif ile İkbal Mısır’da yüz yüze görüşmemiş olsalar da (Azzam’ın çabalarına rağmen Akif’in çekingenliği nedeniyle bu görüşme gerçekleşmemiştir), her ikisi de aynı fikirsel pınardan beslenmişlerdir.
- Sufizm ve Hareket: İkbal de Akif de Sufizmin “tembellik, uyuşukluk ve dünyadan el etek çekme” olarak algılanan yorumlarını sertçe eleştirmişlerdir. İkbal’in Hodi (Benlik) kavramı ile Akif’in Say (Çaba) ahlakı, aslında Nietzsche’nin “Üstinsan” kavramına Müslüman birer cevaptır. Ancak onlar bu gücü Allah’a rağmen değil, Allah ile birlikte ve O’nun rızası için aramışlardır.
- Doğu-Batı Dengesi: Akif ve İkbal, Batı’nın maddi ve teknik üstünlüğünü kabul ederken, manevi çöküşünü de analiz etmişlerdir. Sabri’nin Abduh’ta gördüğü “Batı hayranlığı” eleştirisi, Akif ve İkbal söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirir; çünkü onlar Batı’yı taklit etmek değil, Batı’nın silahıyla Batı’ya karşı koymak için “müspet bilimleri” savunurlar.
- Trajik Sonu: Bölüm, Akif ve İkbal’in, İslam’ın rasyonalizasyonu dalgasının bir parçası olmalarına rağmen, Sufizmin estetik ve manevi özünü korumaya çalışan “son modernist muhafızlar” olduğunu belirtir.
Mustafa Sabri’nin Genel Değerlendirmesi:
Tüm bu başlıkların ötesinde, Mustafa Sabri’nin Mısır’daki konumu trajik bir yalnızlıktır. O, hem Türkiye’deki seküler devrimi hem de Mısır’daki İslami modernizmi aynı madalyonun iki yüzü olarak görmüş ve her ikisine de hayatının sonuna kadar tavizsiz bir şekilde savaş açmıştır. Sabri için Abduh’un açtığı kapıdan sadece reform değil, dinden çıkış (ilhâd) girmiştir. Akif için ise o kapı, Müslümanların izzetle yeniden ayağa kalkabileceği tek çıkış yoludur. Bölüm, bu iki dev şahsiyetin aynı coğrafyada, aynı sürgün kaderinde nasıl farklı dünyalar inşa ettiklerini muazzam bir derinlikle sergiler.
