M. Brett Wilson tarafından kaleme alınan “Sufi Leaders in the Early Turkish Republic: Profession, Privilege, and Persecution (1925-1950)” (Erken Türk Cumhuriyeti’nde Sufi Liderler: Meslek, Ayrıcalık ve Zulüm) başlıklı makale, 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra Sufi şeyhlerinin akıbetine dair geleneksel tarih anlatısını sorgulayan kapsamlı bir çalışmadır. Makalenin temel tezi, Cumhuriyet’in ilanından sonra Sufi liderlerin çok azı hariç sanılanın aksine dışlanmadığı veya zulüm görmediği, aksine birçoğunun yeni devletin kurumlarına entegre edilerek sosyal statülerini koruduklarıdır. Yazar, bu dönemdeki Sufi deneyimini “zulüm” anlatısından çıkarıp “profesyonelleşme ve devletle uyum” çerçevesine oturtmaktadır.
Makalenin giriş bölümünde, 1925 yılında kabul edilen 677 sayılı kanunla tarikatların yasaklanması ve “şeyhlik, dervişlik” gibi unvanların kaldırılmasının yarattığı yasal ortam hatırlatılır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kastamonu’daki “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz” sözü, bu dönemin ideolojik çerçevesini belirler. Ancak Wilson, bu resmi söylemin ötesine bakarak, devletin pratikte Sufi liderlere karşı nasıl bir tutum sergilediğini inceler. Necip Fazıl Kısakürek gibi isimlerin “mazlum” anlatısını eleştiren yazar, şeyhlerin büyük bir kısmının modern Cumhuriyet memurlarına, öğretmenlere ve siyasetçilere dönüştüğünü vurgular.
Makale, Sufi liderlerin istihdam edildiği ana alanları bölümler halinde inceler. İlk önemli alan Diyanet İşleri Başkanlığı ve Camilerdir. Araştırma verilerine göre, 1925-1950 yılları arasında yaşayan Sufi liderlerin yaklaşık %35’i Diyanet bünyesinde görev almıştır. Tekkelerin kapatılmasından sonra, bu kişilerin dini otoriteleri devlet tarafından “imamlık, vaizlik veya müezzinlik” gibi resmi kadrolara aktarılmıştır. Örneğin, Nakşibendi geleneğinden gelen Tekirdağlı Mustafa Feyzi‘nin Beyazıt Camii’nde dersiamlık yapması veya ünlü Mehmed Zahid Kotku’nun Bursa’da imamlık görevine devam etmesi, bu entegrasyonun en belirgin örnekleridir. Bu durum, devletin dindar halkı kontrol altında tutmak ve dini eğitimi denetlemek için güvenilir ve eğitimli Sufi figürlerden faydalandığını gösterir.
Bir diğer önemli alan Yerel ve Merkezi Yönetimdir. Birçok şeyh, yerel toplulukları üzerindeki etkileri ve okuryazarlık düzeyleri nedeniyle devletin idari kadrolarında yer bulmuştur. Ali Nutki Baba gibi bir Kadiri şeyhinin Mucur’da kaymakamlık yapması veya Veled Çelebi İzbudak gibi bir Mevlevi liderinin uzun yıllar milletvekilliği yapması, Sufi elitlerin yeni rejimde nasıl yer bulduğuna dair çarpıcı örneklerdir. Wilson, özellikle Hasan Ali Yücel‘in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde, kültürlü ve “modernleşmeye açık” Sufi liderlerin kütüphanelerde ve müzelerde görevlendirilmesine yönelik özel bir çaba sarf edildiğini belirtir. Sadettin Nüzhet Ergun ve Ahmet Remzi Akyürek gibi isimler, İstanbul ve Ankara’daki önemli kütüphanelerde müdürlük yapmış, bu süreçte tarikat birikimlerini kültürel birer mirasa dönüştürerek akademik çalışmalara katkı sunmuşlardır.
Makalenin Eğitim ve Akademi bölümünde, Sufi liderlerin öğretmenlik kariyerleri ele alınır. Yenikapı Mevlevihanesi’nin son şeyhi Abdülbaki Baykara‘nın, dönemin güçlü figürü Fuat Köprülü‘nün desteğiyle İstanbul Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olması, liyakatin ideolojinin önüne geçebildiği anları gösterir. Keza Kenan Rifai‘nin Rum liselerinde öğretmenlik yapması, bu liderlerin entelektüel sermayelerinin yeni rejimin eğitim hamlesine dahil edildiğini kanıtlar. Bu noktada Wilson, devletin şeyhleri “asalak” olarak yaftalayan resmi söyleminin, yetenekli bireyler söz konusu olduğunda esnediğine dikkat çeker.
Makale, Siyasi Temsil konusuna da geniş yer ayırır. Birinci Meclis’te ve sonraki dönemlerde TBMM’de görev alan Sufi liderler, halk ile merkez arasındaki köprüyü kurmuşlardır. Mehmed Şemseddin Bayramoğlu ve Mustafa Saffet Yetkin gibi isimlerin milletvekilliği, Sufi ağlarının Cumhuriyet’in inşasında lojistik ve siyasi destek sağladığını gösterir. Hatta Mustafa Saffet Yetkin, halifeliğin kaldırılmasına yönelik teklifi veren isimler arasındadır. Bu, bazı Sufi liderlerin yeni rejimle ne kadar derin bir ideolojik işbirliği içinde olduğunu ortaya koyar.
Yazar, Zulüm ve Direniş başlığı altında, devletle uyum sağlamayanların kaderine de değinir. Şeyh Said gibi isyanla bağdaştırılan figürlerin sert bir şekilde tasfiye edildiği, Kemal Pilavoğlu gibi “Ticani” liderlerin ise hapis ve sürgünle karşılaştığı gerçeğini yadsımaz. Ancak Wilson’a göre bu vakalar, genel eğilimi gölgede bırakmamalıdır. Çoğu şeyh, özellikle şehirli ve eğitimli olanlar, yeni düzene uyum sağlayarak hem can güvenliklerini hem de sosyal itibarlarını korumuşlardır. Bu süreçte sakallarını kesmiş, modern kıyafetler giymiş ve dini kimliklerini kamusal alanda “kültürel bir kimliğe” indirgeyerek yaşamaya devam etmişlerdir.
Makalenin sonuç kısmında Wilson, 1925 yasaklarının Sufizmi tamamen yok etmediğini, aksine onu dönüştürdüğünü savunur. Sufi liderler, tarikat faaliyetlerini gizlice veya kültürel bir dernek formunda sürdürürken, profesyonel yaşamda devlet memuru olarak varlık göstermişlerdir. Bu durum, Türkiye’nin laikleşme sürecinin sadece yukarıdan aşağıya bir baskı değil, aynı zamanda toplumun elit kesimleriyle yapılan pragmatik bir pazarlık olduğunu gösterir. Makale, Sufi liderlerin modern Türkiye’nin bürokratik ve kültürel inşasında oynadıkları görünmez ama hayati rolü gün yüzüne çıkararak, Erken Cumhuriyet tarihine çok daha nüanslı ve dengeli bir perspektif sunmaktadır.
Özetle bu çalışma; Sufi şeyhlerini sadece pasif kurbanlar veya gerici isyancılar olarak değil, değişen siyasi konjonktürde kendi konumlarını yeniden tanımlayan, devletin imkanlarından yararlanan ve modern kurumların oluşumuna katkı sunan aktif tarihsel aktörler olarak tanımlamaktadır.
Not: Makalenin tam makine çevirisi:
Erken Türkiye Cumhuriyeti’nde Sufi Liderler: Meslek, Ayrıcalık ve Baskı (1925–1950)
