Bu metin, Prof. Dr. Hakan Olgun’un “İbadet, Ritüel ve Kurban” başlıklı makalesinin özetidir.
Kurban olgusu, sadece İslam fıkhının teknik sınırları içine hapsedilmiş ameli bir ibadet olmanın ötesinde, insanlığın ortak hafızasında, sosyolojide ve dinler tarihinde derin antropolojik kökenlere sahiptir. Kavramsal olarak “ibadet” insanı aşkın bir varlığa yani Tanrı’ya bağlayan dikey bir hat çizerken, daha seküler bir içerik barındıran “ritüel” ise toplumu bir arada tutan, hiyerarşiyi belirleyen ve toplumsal kaosu düzene sokan yatay bir hat inşa eder. Kurban, tam da bu iki hattın kesişim noktasında yer alarak hem teolojik bağın en somut ifadesi hem de toplumsal dayanışma, paylaşım ve arınma mekanizmalarının kurucu merkezidir.
Tarihsel süreç derinlemesine incelendiğinde, kurban ritüelinin dinler arasında geçirdiği teolojik evrim ve yapısal dönüşüm şu aşamalarla belirginleşmektedir:
- Pagan ve Antik Dönem: İlk topluluklarda kurban, doğaüstü güçlerin ya da tanrıların öfkesini dindirmek, kozmik dengeyi muhafaza etmek veya tanrılardan bir lütuf elde etmek amacıyla yapılan bir tür “pazarlık” ya da “hediye” eylemidir. Bu dönemde kan akıtmak, evrenin işleyişini sürdürmesi için zorunlu bir kozmik borç ödeme biçimi olarak görülmüştür.
- Yahudilik: Kudüs Tapınağı (Süleyman Mabedi) Romalılar tarafından yıkılana kadar Yahudi teolojisi tamamen kanlı kurbanlar, tapınak ibadetleri ve suç kefaretleri üzerine kurulmuştur. Kurban edilen hayvanın kanı, Tanrı ile İsrailoğulları arasında yapılan kutsal ahdin (anlaşmanın) somut bir mührü kabul edilmiştir.
- Hristiyanlık: Bu gelenekte radikal bir kırılma yaşanmış ve Yahudiliğin kanlı kurban ritüelleri tamamen reddedilmiştir. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi, tüm insanlığın asli günahına karşılık kendini feda ettiği “son, mükemmel ve mutlak kurban” olarak ilan edilmiştir. Bugün kiliselerde icra edilen Ekmek-Şarap (Evharistiya) ayini de bu feda oluşun sembolik ve mistik olarak her hafta yeniden üretilmesinden ibarettir.
İslamiyet ise insanlığın bu köklü tarihsel ve kültürel mirasını toptan reddedip ortadan kaldırmamış, fakat onun teolojik içeriğini, niyetini ve felsefesini kökten değiştirerek anlam düzeyinde devrimsel bir dönüşüme uğratmıştır. Pagan geleneğindeki “Tanrı’yı besleme”, “etle ya da kanla pazarlık yapma” mantığı, kesilen hayvanların etlerinin ve kanlarının değil, ancak kulun kalbindeki “takvanın” Allah’a ulaşacağını belirten Kur’an ayetleriyle (özellikle Hac Suresi 37. ayet) tamamen yıkılmıştır. İslam, kurbanı mekanik bir kan akıtma eylemi veya ilkel bir korku savma ritüeli olmaktan çıkararak; kulun yaratıcısına olan mutlak teslimiyetinin (Hz. İbrahim ve oğlunun kıssasında somutlaşan adanmışlığın) ve toplumsal bölüşümün insani, ahlaki bir aracı haline getirmiştir.
Sonuç olarak kurban, rasyonel ve modern dünyada sadece ekonomik bir ibadet, sıradan bir gelenek ya da bir et paylaşımı olarak sığ bir yaklaşımla değerlendirilmemelidir. O, insanın kendi hırslarını, egosunu, mülkiyet arzusunu ve dünyaya olan aşırı bağlılığını sembolik olarak feda edebilme yeteneğini her yıl yeniden diri tutan, hem sosyolojik hem de felsefi derinliğe sahip evrensel bir semboldür.
Erişim Linki: chrome-extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/267121
