15 Ağu 26 - Cts 11:14:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Farkı Fark Etmek > Farkı Fark Etmek: Hak, haklılığını kıdeminden değil kaynağından alır.

Farkı Fark Etmek: Hak, haklılığını kıdeminden değil kaynağından alır.

Bugünkü yazımda tüm insanlığı yakından ilgilendiren büyük bir sapma üzerinde, daha açık bir ifadeyle bir hastalık, bir yanlış bakış tarzı üzerinde durmak istiyorum.

Evet, dün olduğu gibi bugün de İslam’ın önündeki en büyük engellerden birisi atalar dinine uymaktır. Şimdi önümüzü aydınlatacak olan şu ayet-i kerimelere bir göz atalım:

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiği zaman, ‘Hayır, bilakis biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara, 2/170)

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Resul’e gelin’ denildiği vakit, ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi?” (Maide, 5/104)

Gerçekten o kadar vurgulu ve açık ayetler ki bunları hiç tefsir etmeye bile gerek yok. Fakat şu kadarını söylemeden geçemeyeceğim: Daha önceden tevhid sözleşmesiyle şereflendirilmiş ve İslam fıtratı üzere yaratılmış bir varlık olan insanoğluna, bir de peygamber gönderilip “Resul’e uyun” dendiğinde; aklını doğru yerde kullanmayıp, hiçbir araştırma ve soruşturma zahmetine girmeden tam bir bilinçsizlik ve taklitçilik örneği olarak hâlâ “Biz atalarımıza uyarız” diyorlar. Gerçekten insanoğlu ne kadar nankör…

Kutsanmış gelenek, görenek ve adetleri de bu atalar dinine dahil edebiliriz; çünkü aynı mantalite burada da var. İşin bir başka boyutu da şudur; bakınız Rabbimiz ekabir takımı ile ilgili ne buyuruyor:

“Senden önce hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklıları, ‘Babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız’ derlerdi.” (Zuhruf, 43/23)

Çünkü onlar kendi sömürü düzenlerini devam ettirmek için atalar dinini bir araç olarak kullanıyorlardı. Hakkı kaynağından, yani İslam’dan alsalardı bu emellerine ulaşamazlardı. Bu ayetten şunu da anlıyoruz ki babalar/atalar dini mantalitesi belli bir zamana münhasır olmayıp, cahiliyenin olduğu her yerde var olan bir kavram, bir halet-i ruhiyedir.

Burada hemen şunu da ilave edelim ki atalar Müslüman iseler ve sünnet-i seniyye üzere hareket ediyorlarsa elbette onların izinden gitmeliyiz. Burada söz konusu olan, kınanan müşrikler ve putperestlerdir. Bakınız Yakub (a.s.) vefat edeceği sırada oğullarına sordu: “Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?” dedi. Oğulları dediler ki: “Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek Allah’a kulluk edeceğiz.” (Bakara, 2/133). Hz. Yusuf da dedi ki: “Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum.” İşte böyle ataların dinine uymak bizim inancımızın bir gereğidir.

Yukarıda tevhid sözleşmesi ve fıtrat diye ifade ettiğim iki kavram kullanmıştım. Şimdi bunları biraz açmak istiyorum. Önce şu ayetlere bir bakalım:

“Kıyamet gününde, ‘Biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin, Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ Onlar da ‘Evet, buna şahit olduk’ dediler.” (A’râf, 7/172)

“Yahut ‘Daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helak edecek misin?’ dememeniz için böyle yaptık.” (A’râf, 7/173)

Bu ayetlerde yapılan sözleşmenin zamanı, yeri ve keyfiyeti konusunda alimlerimiz farklı görüşler beyan etmişlerdir. Bunlar üzerinde durmak istemiyorum. Benim için asıl önemli olan, böyle bir tevhid sözleşmesinin yapılmış olmasıdır. Şu anda bizler de bu sözleşmeye dahiliz. Onun için yapılması gereken iş; yapılan bu sözleşmeye sadık kalarak dünyadaki hayatımızı buna göre planlamaktır.

Peki, biz bunu yerine getirdiğimizde bize ne var sorusunun cevabını aşağıdaki ayet-i kerime bize müjdeliyor:

“Şüphesiz ‘Rabbimiz yalnız Allah’tır’ deyip de dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine melekler iner ve şöyle derler: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaat olunan cennetle sevinin.'” (Fussilet, 41/30)

Evet; “Rabbimiz yalnız Allah’tır” deyip bunun gereğini yerine getirenler, en yakınları dahi olsa babalarını ve atalarını rab edinmeyenler var ya; işte onlar için ölüm anı yaklaştığında; maldan mülkten, eşten dosttan, çoluk çocuktan ayrılma anı geldiğinde Rabbimiz meleklerini gönderiyor ve melekler şöyle diyorlar: “Ölüm sonrası için korkmayın, bıraktıklarınız için de üzülmeyin, size vaat olunan cennetle sevinin.” Ne büyük bir müjde değil mi? Bu müjdeyi alarak Rabbimize kavuşmak ne güzel… Rabbimiz bize de emanetini bu şekilde teslim etmeyi nasip etsin… Amin, Amin, Amin…

Şimdi Gelelim Fıtrat Kavramına:

Rabbimiz Rum Suresi 30. ayette şöyle buyuruyor:

“Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir.”

Fıtrat, Allah’ın (c.c.) insanları doğuştan tek Allah inancına yatkın olarak yarattığını ifade eder. Fakat maalesef çevre faktörleri bunu değiştirir. Buhari’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği bir hadise göre; her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar, sonra ana-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.

Şimdi gelelim sadede: Bugün de Allah’ın (c.c.) razı olduğu İslam’ı insanlara sunduğumuzda benzer olaylarla karşılaşıyoruz. Onlar şeyhlerine, hocalarına veya atalarına danışmadan hür iradeleriyle karar veremiyorlar. Danışsınlar, elbette danışacaklar, ben ona bir şey diyemem. Fakat akılları ipotek altında olduğu için bağımsız bir şekilde düşünemiyorlar. “Biz böyle bir şey duymadık, babalarımızdan, atalarımızdan böyle bir şey işitmedik” diyorlar. “Sizler yeni bir din mi getiriyorsunuz?” diyorlar. Mevcut durumu benimsemişler, ondan vazgeçmek istemiyorlar. Çünkü onların anlayışlarına göre cennete gitmek kolay, üstelik tehlikesi de yok. Hocaları, şeyhleri sanki cenneti kesin olarak kazanmışlar gibi kendilerine bağlı olan insanlara cennet vaat ediyorlar.

İşin bir de siyasi boyutu var. Aynı atalar dininde olduğu gibi insanlar bir sistem içinde büyüyorlar, bu sisteme aşina oluyorlar, sonra bu sistemin amansız bir koruyucusu haline geliyorlar. Daha açık bir ifadeyle; sistem kendi mantalitesini ayakta tutacak şekilde bir eğitim veriyor. Bunun sonucu olarak, istisnalar hariç, hiç sistemi sorgulamıyorlar. İnsanlara bir hayat tarzı sunan bu sistemin meşruiyetini tartışmıyorlar; çünkü düşünce sistematiklerinin arka bahçesinde doğru bir ahiret inancı yok.

Halbuki hayat tarzının inşasında, helali haramı belirlemede insanın hiçbir yetkisi yoktur. Bu ancak insanı en iyi bilen, onu yaratan Âlemlerin Rabbi olan Allah’a (c.c.) aittir. Onun için bir sözü değerlendirmeden önce bu sözü söyleme hakkının olup olmadığına bakmak lazım. Eğer hakkı yoksa mesele bitmiştir; söylenen söz dikkate alınmaz, alınamaz (Ayrıca bkz. Şûrâ, 42/21).

Bizim işimiz İslam’ı doğru anlamak, doğru yaşamak, sadece dil ile değil aynı zamanda hal ile insanlara sunmaktır. “Bir Müslüman böyle mi yapar?” sorusuna muhatap olmak yerine, “Bir Müslüman ancak böyle yapar” ilkesinin canlı şahitleri olmaktır.

Selam ve muhabbetle…

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir