“Ey insanlar! Zaferin ne zaman geleceğiyle meşgul olmayın. Hak ile batıl arasında nerede durduğunuza bakın.” Şehit Seyyid Kutub
Zafer…
Ne çok dilimize doladığımız bir kelime.
Ne çok bekledik onu.
Ne çok dua ettik.
Ne çok konuştuk.
Ne çok “yakında” dedik.
Fakat belki de en büyük yanılgımız şuydu:
Zaferin ne zaman geleceğini sorarken, hak ile batıl arasındaki yerimizi sormayı unuttuk!
Oysa mesele zaferin gecikmesi değildir.
Mesele, bizim safımızın belli olup olmamasıdır!
Çünkü hak yolunda yürüyen insan için;
“Ne zaman kazanacağız?” değil.
Sorulması gereken asıl soru:
“Ben kazanırken de kaybederken de hangi taraftayım?”
İşte Seyyid Kutub’un düşünce dünyasının merkezinde duran büyük hakikatlerden biri budur.
İman, sonuç hesabı değildir!
İman, duruştur!
İman, iktidar geldiğinde söylenecek söz değildir.
İman, iktidar yokken de aynı sözü söyleyebilmektir.
İman, kalabalıklar arkamızdayken hakka sahip çıkmak değildir.
İman, herkes susarken hakkın yanında durabilmektir!
Ve cahiliyeden ayrışmanın ilk şartı safını belirlemektir!
Bugünün Müslümanı garip bir bekleyişin içinde.
Bir yerlerde büyük bir değişim olacak…
Bir lider gelecek…
Bir iktidar kurulacak…
Bir devlet güçlenecek…
Bir seçim kazanılacak…
Bir savaş bitecek…
Bir ekonomik kriz sona erecek…
Bir gün İslam dünyası yeniden ayağa kalkacak…
Ve bütün bunlardan sonra hak yeniden egemen olacak!
Hayır!
İşte tam burada durmak gerekir.
Çünkü İslam’ın bize öğrettiği mücadele anlayışı, “önce zafer gelsin, sonra haklı olalım” anlayışı değildir.
Hak, zaferden önce haktır.
Batıl, yenildiğinde batıl olmaz.
Batıl, zaten batıldır!
Hak, iktidara geldiğinde hak olmaz.
Hak, zaten haktır!
Kur’an’ın ölçüsü sandık değildir.
Kitle değildir.
Devlet değildir.
Para değildir.
Silah değildir.
Medya değildir.
Hakikatin ölçüsü:
Allah’ın ölçüsüdür!
Bu yüzden müminin vazifesi önce zafer takvimini hesaplamak değil, kendi konumunu belirlemektir!
Bugün neredesin?
Kimin yanındasın?
Kimin dilini konuşuyorsun?
Kimin korkusundan susuyorsun?
Kimin çıkarı için ilkelerini esnetiyorsun?
Kimin alkışını kaybetmemek için hakikati eğip büküyorsun?
İşte mesele budur!
Cahiliye…
Bu kelimeyi çoğu zaman geçmişte bırakıyoruz.
Sanki cahiliye Mekke’nin dar sokaklarında kaldı.
Sanki putlar yıkıldı ve mesele bitti.
Sanki bugün insanların boynunda Lat, Menat ve Uzza yoksa artık cahiliye yoktur.
Oysa Seyyid Kutub’un cahiliye kavramına yaptığı vurgu tam da burada önem kazanır.
Cahiliye yalnızca taştan yapılmış putlara secde etmek değildir.
Cahiliye, Allah’ın hükmünü hayatın dışına iten zihniyettir!!!
Cahiliye;
menfaatin hakikatin önüne geçmesidir.
Cahiliye;
kavminin çıkarını adaletin önüne koymaktır.
Cahiliye;
liderini eleştirilemez hale getirmektir.
Cahiliye;
devletini kutsallaştırmaktır.
Cahiliye;
partisini hakikatin ölçüsü haline getirmektir.
Cahiliye;
“Bizden olsun da ne yaparsa yapsın” demektir.
Cahiliye;
zulüm bizim tarafımızdan gelince susmak,
başkasından gelince ayağa kalkmaktır.
Cahiliye;
haksızlığı yapanın kim olduğuna bakarak hüküm vermektir.
Ve en tehlikelisi:
Allah’ın rızasını, insanların rızasına feda etmektir!
Bugünün putları her zaman taş değildir.
Bazen bayraktır.
Bazen makamdır.
Bazen paradır.
Bazen partidir.
Bazen liderdir.
Bazen milliyetçiliktir.
Bazen mezhepçilik…
Bazen cemaatçilik…
Bazen “bizim mahalle” anlayışıdır.
Bazen de insanın kendi nefsidir!
Ve insan, putunun önünde secde etmese bile onun uğruna hakikatten vazgeçiyorsa, mesele sadece şekil değildir.
Mesele yürektedir!
Bugün İslam dünyasının en büyük hastalıklarından biri belki de budur:
Herkes zaferden konuşuyor ama saflar gözlerden kaçırılıyor!
Herkes “İslam kazanacak” diyor.
Peki sen?
Sen bugün neredesin?
Filistin bombalanırken neredesin?
İran, Yemen, Lübnan yakılırken neredesin?
Mazlum öldürülürken neredesin?
Bir insan sırf düşüncesi yüzünden ezilirken neredesin?
Haksızlık senin mahallenden geldiğinde neredesin?
Güçlü olan zulmettiğinde neredesin?
Dostun haksız olduğunda ne yapıyorsun?
Düşmanın haklı olduğunda bunu söyleyebiliyor musun?
İşte iman burada sınanır.
Çünkü herkes kendi tarafının haklı olduğunu düşünür.
Asıl imtihan:
Kendi tarafın haksız olduğunda hakikatin tarafına durabilmektir!
Bu, cahiliyeden ayrışmanın en ağır bedellerinden biridir.
Çünkü cahiliye senden kör sadakat ister!
İslam ise senden adalet ister.
Cahiliye:
“Bizden misin?”
diye sorar.
İman:
“Hak nerede?”
diye sorar.
Cahiliye:
“Bizim adamımıza ne oldu?”
der.
İman:
“Mazluma ne oldu?”
der.
Cahiliye:
“Biz kazanacak mıyız?”
der.
İman:
“Biz doğru yerde miyiz?”
der.
İşte iki dünya arasındaki uçurum budur!
Bazen hak yalnız kalır.
Bazen hakka sahip çıkanların sesi cılız çıkar.
Bazen meydanlarda batılın sloganları daha yüksek duyulur.
Bazen hakikatin savunucuları küçümsenir.
Bazen “gerçekçi olun” denilir.
Bazen “dünya böyle” denilir.
Bazen “siyaset böyle” denilir.
Bazen “devletin çıkarları var” denilir.
Bazen “şimdi zamanı değil” denilir.
Bazen “sus, sonra konuşuruz” denilir.
Ve insan yavaş yavaş susmaya alışır.
Sonra susmak karakter olur.
Sonra suskunluk “hikmete” çevrilir.
Sonra korkaklık “basiret” diye pazarlanır.
Sonra teslimiyet “siyaset” olur.
Sonra zulüm “mecburiyet” olur.
Sonra batılla yapılan ortaklık “strateji” olur.
Ve bir bakarsın ki insan, hak ile batıl arasındaki çizgiyi silmiş.
İşte cahiliye bazen böyle gelir.
Kapıyı kırarak değil…
Sessizce.
Bir tavizle.
Bir suskunlukla.
Bir mazeretle.
Bir “şimdilik” kelimesiyle.
“Şimdilik susalım.”
“Şimdilik görmezden gelelim.”
“Şimdilik destekleyelim.”
“Şimdilik eleştirmeyelim.”
“Şimdilik bu zulmü konuşmayalım.”
“Şimdilik bu yanlışa itiraz etmeyelim.”
“Şimdilik bizim taraf kazansın.”
Peki sonra?
Sonra ne olacak?
İnsan, hakikati her ertelediğinde biraz daha kendisinden vazgeçer!
Çünkü hakikat ertelenmeye başladığında insanın vicdanı da ertelenir!
Bir gün gelir…
Artık yanlış seni rahatsız etmez!
Zulüm seni şaşırtmaz!
Yalan seni öfkelendirmez!
Haksızlık seni ayağa kaldırmaz!
Çünkü insan, sürekli baktığı şeye alışır!
İşte o zaman en büyük tehlike başlamıştır!
Zulme alışmak!
Şehit Seyyid Kutub’un düşüncesinin en sarsıcı taraflarından biri, insanı sürekli olarak kendisiyle yüzleştirmesidir!
İslam’ı yalnızca bir kimlik olarak taşıyamazsın.
“Ben Müslümanım” demek yetmez.
Çünkü mesele sadece isim değildir.
Mesele:
Hayatını hangi ölçüyle yaşadığındır!
Kime itaat ettiğindir!
Neyi sevdiğindir!
Neye öfkelendiğindir!
Neyden korktuğundur!
Neyi uğruna feda ettiğindir!
Ve en önemlisi;
Hakikat ile menfaat çatıştığında hangisini seçtiğindir!
İşte burada insanın bütün maskeleri düşer!
Çünkü insan rahat zamanlarda çok güzel konuşabilir.
Ama bedel geldiğinde kim olduğu ortaya çıkar!
Bir makam kaybetme ihtimali…
Bir iş kaybetme korkusu…
Bir çevreden dışlanma endişesi…
Bir dostluğu kaybetme korkusu…
Bir siyasi pozisyonun zarar görmesi…
Bir ekonomik çıkarın tehlikeye girmesi…
İşte o zaman hakikat ile menfaat karşı karşıya gelir.
Ve insanın gerçek safları ortaya çıkar!
Bugün birçok insan imanı, rahatlıkla karıştırıyor.
İslam’ı seviyor ama İslam’ın bedel ödetmesini istemiyor!
Hakikati istiyor ama yalnız kalmak istemiyor.
Adaleti istiyor ama kendi çıkarına dokunulmasını istemiyor!
Özgürlüğü istiyor ama özgürlük başkasının hakkını savunmayı gerektirdiğinde geri çekiliyor.
Oysa iman, sadece bir inanç cümlesi değildir.
İman bir tercihtir!
Ve her gerçek tercih gibi bedeli vardır.
Bazen yalnız kalırsın.
Bazen dışlanırsın.
Bazen yanlış anlaşılabilirsin.
Bazen dostların senden uzaklaşır.
Bazen sana “aşırı” derler.
Bazen “romantik” derler.
Bazen “siyasetten anlamıyor” derler.
Bazen “gerçek dünyadan kopuk” derler.
Bazen de seni susturmak için en ağır kelimeleri kullanırlar.
Varsın desinler.
Hakikatin ölçüsü insanların etiketleri değildir!
Çünkü Nuh’un gemisi yapılırken de kalabalıklar gülüyordu.
Musa denize baktığında arkasında düşman vardı.
İbrahim ateşe atıldığında yanında kalabalıklar yoktu.
Hz. Muhammed Mekke’de tebliğe başladığında yanında bir dünya yoktu.
Şunu hatırımızdan hiçbir zaman çıkarmayalım ki hak, hiçbir zaman çoğunluk garantisiyle gelmedi!
Bu yüzden müminin görevi zaferi hesaplamak değildir.
İstikameti korumaktır!
Çünkü zafer Allah’ın takdiridir!
Ama safımızı seçmek bizim imtihanımızdır!
Sonucu belirleyemeyiz.
Fakat durduğumuz yeri belirleyebiliriz!
Tarihin ne zaman değişeceğini bilemeyiz.
Ama tarihin hangi tarafında duracağımızı bilebiliriz!
Batılın ne zaman çökeceğini bilemeyiz.
Ama batıl çökerken onun yanında olmadığımızdan emin olabiliriz!
Hakkın ne zaman yükseleceğini bilemeyiz.
Ama hak yükselirken;
“Ben zaten başından beri buradaydım.”
diyebilecek bir vicdan inşa edebiliriz!
İşte asıl zafer budur.
BUGÜNÜN CAHİLİYESİNDEN NASIL AYRILACAĞIZ?
Önce putlarımızı tanıyacağız.
Kendimize dürüst olacağız.
Bizi yöneten korkuları göreceğiz.
Bağımlılıklarımızı göreceğiz.
Menfaatlerimizi göreceğiz.
Kutsallaştırdığımız isimleri göreceğiz.
Savunmak için hakikati eğip büktüğümüz tarafları göreceğiz.
Sonra bir karar vereceğiz:
Hak, kimden gelirse gelsin hak olacaktır.
Batıl, kimden gelirse gelsin batıl olacaktır.
Dostumuz yaparsa yanlış diyeceğiz.
Düşmanımız yaparsa doğru diyeceğiz.
Çünkü Müslümanın ölçüsü şahıslar değildir.
Ölçü Hakk’tır.
Partiler değildir.
Ölçü Hakk’tır.
Devletler değildir.
Ölçü Hakk’tır.
Kalabalıklar değildir.
Ölçü Hakk’tır.
Ve insan bu ölçüyü kaybettiği anda cahiliyenin kapısından içeri girmiş demektir!
Onun için bize düşen, herkesin “kim kazanacak?” diye baktığı yerde:
“Ben kimin yanında duruyorum?”
Diye sormaktır.
Biz düşen, güçlü olanın karşısında eğilmemek…
Zayıf olanın yanında durabilmektir!
Bize düşen, kendi kardeşinin yanlışını da söyleyebilmektir, düşmanının hakkını da teslim edebilmektir.
Bize düşen, zulmü kim yaparsa yapsın “zulüm” diyebilmektir.
Çünkü Müslüman olmak;
Bir tarafın adamı olmak değil, Hakk’ın adamı olmaktır.
VE SONUNDA…
Belki zafer yarın gelmeyecek.
Belki yıllar sürecek.
Belki bizim ömrümüz o günü görmeye yetmeyecek.
Belki biz toprağın altında olacağız ve çocuklarımız görecek.
Varsın öyle olsun.
Biz zaferin tarihçisi değiliz.
Biz şahitleriyiz.
Bizim görevimiz sonucu görmek değil.
Doğru yerde durmaktır.
Çünkü Allah bize:
“Zaferin ne zaman geleceğini bil.”
demedi.
Bize:
“Dosdoğru ol.”
dedi.
Bize:
“Adaleti ayakta tut.”
dedi.
Bize:
“Hakkı söyle.”
dedi.
Bize:
“Zulme ortak olma.”
dedi.
Bize:
“Şahitliği Allah için yap.”
dedi.
O halde,
Zaferin hesabını yapmayı bırakalım.
Takvimlere bakmayı bırakalım.
Anketlere bakmayı bırakalım.
Kim güçleniyor, kim zayıflıyor diye hesap yapmayı bırakalım.
Önce aynaya bakalım.
Ve kendimize soralım:
Ben neredeyim?
Hak ile batılın arasında duran o ince çizgide…
Ben hangi taraftayım?
Bir gün tarih soracak.
Ama tarihten önce vicdanın soracak.
Ama en önemlisi Allah soracak.
Ve o gün:
“Biz kazanmıştık.”
demek yetmeyecek.
“Biz güçlüydük.”
demek yetmeyecek.
“Biz çoğunluktuk.”
demek yetmeyecek.
“Biz devletin yanındaydık.”
demek yetmeyecek.
“Biz liderimizi savunuyorduk.”
demek yetmeyecek.
Çünkü asıl soru başka olacak:
Hak geldiğinde neredeydiniz?
Zulüm yapılırken neredeydiniz?
Batıl güçlüyken kimin safındaydınız?
Ve belki de bütün hayatımızı özetleyecek tek soru şu olacak:
“HAK İLE BATIL ARASINDA NEREDE DURDUNUZ?”
İşte bugün kendimize sormamız gereken soru budur.
Zafer ne zaman gelecek?
Bilmiyoruz.
Kim kazanacak?
Bilmiyoruz.
Tarih ne zaman dönecek?
Bilmiyoruz.
Ama bir şeyi bilmek zorundayız:
Biz nerede duracağız?
Çünkü zafer gecikebilir.
Ama istikamet gecikemez.
Tarih bizi beklemez.
Ama Allah bizi görür.
Ve bazen insanın bütün ömrüne yetecek kadar büyük bir zafer,
bir meydanı kazanmak değil…
Bir gün, bütün dünya yanlış tarafa koşarken doğru tarafta tek başına kalabilmektir.
İşte o zaman…
Kalabalıklar seni yalnız sanırken,
sen aslında yalnız değilsindir.
Çünkü hakikatin yanında duran,
Allah’ın şahitliğini yeterli görmüştür.
Ve bundan daha büyük bir zafer yoktur!
İslam’ın izzeti, müslümanların selameti için çarpışan şehit Seyyid Kutub’u ve diğer tüm şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyoruz.
