27 Eyl 26 - Paz 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > 20. Yüzyıl İslami Hareketlerde Bir Kırılma Noktası: Seyyid Kutub ve Mirası -2-

20. Yüzyıl İslami Hareketlerde Bir Kırılma Noktası: Seyyid Kutub ve Mirası -2-

3. Tarihsel Seleflerden Farkı: Kriz Tanımındaki Dönüşüm

Seyyid Kutub’un düşüncesini Klasik Selefi geleneğinden ve 19. yüzyıl modernistlerinden ayıran temel unsur, krizin mahiyetine getirdiği ontolojik tanımdır. İbn Teymiyye (1263–1328) ve klasik çizgi, temel sorunu toplumda baş gösteren bid’at, hurafe ve akidevi bozulmalarda görmüş; çözümü fıkhi düzlemde tevhidi ameli ve akidevi olarak düzeltmekte aramıştır.

Cemaleddin Afgani (1838–1897) ve Muhammed Abduh (1849–1905) gibi 19. yüzyıl modernistleri ise krizi sömürgecilik, içtihat kapısının kapanması ve bilimsel geri kalmışlık olarak teşhis ederek İslami reform, rasyonalizm ve Batı bilimiyle entegrasyonu savunmuşlardır.

Seyyid Kutub ise meseleyi ne tek başına fıkhi bir sapma ne de teknik bir geri kalmışlık olarak ele alır; o, sorunu modern ulus-devleti, kapitalizmi ve komünizmi kapsayan bütüncül bir varoluşsal kriz (Modern Cahiliye) olarak tanımlar. Bu doğrultuda çözüm de reform veya uyum değil, sistemden zihinsel ve fiili tam bir kopuş ile ilkesel devrimdir.

  1. İbn Teymiyye’den Farkı: İbn Teymiyye, Moğol işgali gibi somut bir dış tehdide karşı klasik fıkıh içinde fetvalar üretmiştir. Kutub ise modern ulus-devleti, kapitalizmi ve komünizmi doğrudan “ilahlık taslama” (rububiyet iddiası) olarak kodlayarak sorunu fıkhi bir mesele değil, ontolojik bir iman meselesi halinde anlamak gerektiğini ifade eder.
  2. Afgani ve Abduh’tan Farkı: Abduh ve Afgani Batı karşısında savunmacı bir tutum sergileyerek İslam’ın rasyonalite ve modern bilimle uyumunu kanıtlamaya çalışmışlardır. Kutub ise Batı medeniyetinin ahlaken ve ruhen çöktüğünü ilan etmiş; savunmacı dili tamamen reddederek Batı’ya karşı fikri bir taarruz başlatmıştır.

4. Kutub Paradigmasının “Aşılamama” Nedenleri

Kutub düşüncesinin 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren aşılamamasının ve sürekli kendisini üretmesinin ardında yatan yapısal faktörler:

  • Baskı Rejimleri ve Siyasal Alanın Kapanması: Ortadoğu’da otoriter, seküler ve askeri rejimlerin muhalefeti ezmesi, sivil ve demokratik siyaset alanını kapatmıştır. Baskı ortamı, Kutub’un “Devlet ve toplum ilahi sınırların dışındadır” tezini sosyolojik olarak doğrular nitelikte algılanmıştır. Parlamenter siyasetin ve demokrasinin bir aldatmacadan ibaret oluşunun gittikçe artan kabulü bunu desteklemektedir.
  • Paradigmalarının Esnekliği ve Geçirgenliği: Kutub net bir devlet modeli çizmeyip ilkesel/kavramsal bir çerçeve bıraktığı için, fikirleri hem ana akım barışçıl İslami yapılara hem de daha reaksiyoner hareketlere araçsal bir meşruiyet kaynağı sunabilmiştir.
  • Sistem İçi Deneyimlerin Tıkanması: Müslüman Kardeşler’in Mısır’daki iktidar deneyiminin askeri darbeyle sonlanması gibi tarihsel olaylar, Kutub’un “Demokrasi veya sistem içi yollarla değişim imkânsızdır” tezini haklı çıkarmaktadır.

5. Gelecek Projeksiyonu ve Fikri İstikbal

Arap Baharı sonrası süreç ve değişen küresel jeopolitik çerçevesinde Kutubçu düşüncenin geleceği üç ana eksende şekillenmektedir:

  1. Metodolojik Tıkanma ve “Siyah-Beyaz” Dünyanın Sınırları: Kutub’un düşünce dünyası son derece nettir: Bir taraf “Tam İslam”, diğer taraf ise “Tam Cahiliye”dir; arada gri alanlara yer yoktur. Bu noktada hatalı –abartılı- bir anlama şekli, bu kabulü günümüz dünyasının sosyolojik ve ekonomik gerçekleri dolayısıyla net hatlarla ayrılamadığı gerçeğiyle karşılaşmaktadır. Bugün bir Müslüman; eğitim, kamu hizmeti, ekonomi, teknoloji veya uluslararası hukuk gibi alanlarda ister istemez mevcut modern sistemlerin altında yaşamak durumundadır. Kutub’un önerdiği “sistemden zihinsel olarak tamamen kopma” fikri, fiili olarak da kopmayla karıştırılırsa pratikte sürdürülebilir bir toplum modeli sunmakta zorlanmaktadır. Bu durum yaklaşımın teoride çok güçlü ve etkileyici bir duruş sergilese de, gündelik hayatın ve devlet yönetiminin karmaşık ihtiyaçlarını karşılamada metodolojik bir tıkanma yaşamasına yol açmaktadır. Bu nedenle yeni nesil İslami arayışlar  bu hatalı durumdan kurtulmalıdırlar, mevcut gerçeklikle farkındalık temelli bir ayrışımile insan hakları, adalet, ehliyet gibi ilkeleri ön plana çıkaran daha pragmatik bir hatta kaymayı başardıkları oranda metodolojik tıkanmayı aşabilirler.
  1. Küresel Sivil İtiraz Formuna Dönüşme: Kutub’un Batı merkezci moderniteye yönelttiği varoluşsal eleştiriler; günümüzde post-kolonyal teoriler, tüketim toplumu eleştirileri ve çevre odaklı ekolojik söylemlerle teorik teğetler taşımaktadır. Kutub, gelecekte sadece siyasal bir ideolog olmaktan ziyade, küresel hegemonyaya direnç gösteren mütefekkir bir müslüman olarak yeniden okunma potansiyeline sahiptir. İslami hareketler bu alanlarda samimi bir duruş ortaya koyabilirlerse bu “Küresel Sivil İtiraz” formuna Dönüşebilir, güçlü bir ivme yakalayabilirler.
  2. Tüm bunlarla birlikte, küresel düzeyde yaşanan siyasal kırılmalar, otoriter rejimlerin kalıcılaşması ve Batı merkezli uluslararası hukuk sisteminin çifte standartlı krizleri, Kutub’un “sahih İslam” tasavvurunun siyasal okumasının fiiliyatta haklı çıkma ihtimalini canlı tutmaktadır. Sistem içi reformist kanalların işbirlikçiliği, (Arap Baharı sonrası süreçler, askeri darbeler veya siyasal engellemelerle, İslam memleketlerinde ABD ve Batılı hegemonyalar ) İslami egemenlik çabalarının küresel güç dengelerince akamete uğratılması, Kutub’un modern ulus-devlet yapısına ve Batılı kurumların meşruiyetine yönelttiği radikal eleştirileri sosyolojik bir gerçekliğe dönüştürmektedir. Bu durum, Kutub’un söylemini sadece tarihsel bir metin olmaktan çıkarıp; kriz, işgal ve vesayet anlarında geniş kitleler nezdinde saflığı, tavizsizliği ve hakikati temsil eden yegâne “sahih/özgün hat” olarak yeniden üretme potansiyeline sahiptir.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir