İmparator olmanın raconu var: Dünyada güvenliği ve istikrarı sağlayacaksın, kurallar koyacaksın, uymayanı bir şekilde cezalandıracaksın, böylece kafasına esen komşusuna saldırmayacak. Enerji ve hammadde kaynaklarını, bunların güvenli ulaşımını sağlayacak, dağıtımı kendince ayarlayacak, rakiplerinin bu işlere müdahalesini engelleyeceksin.
Para, mal, insan dolaşımını güvenli şekilde sağlayacaksın.
Bu durumu bir düzene sokacak, bedelini/haracını da alacaksın. Ama illa ki bir söylemin, iddian olacak, ikna edeceksin.
Bunu ya tek başına yaparsın, ya ittifaklar kurarak, paylaşımda anlaşarak yaparsın. Başka türlüsü olmaz, olmadı.
Bu arada rakipler bitmez. Boş durmaz. Ama her devlet de rakip olmaz. Olamaz. Bu günkü düzenin temeli 1946’da atıldı, soğuk savaş dönemi hariç ki burda iki kutup vardı, Amerika hala lider. BM daimi üyesi beş ülke patron. Güç dengesi kurulu. karar alma hiyerarşisinde yerler belli. Kalan iki yüz civarı BM üyesi devlet sisteme uyanlar, talimat alanlardır.
İmparatorluk düzeninde liderlik uzun süre devam etmez. Paylaşımda muhakkak sorunlar çıkar. Güç dengesi yeniden kurulmak istenir. Bölge savaşları bunun en somut göstergesi olur.
Bu işler bir sistemle yapılır. İyidir kötüdür buna bakmıyoruz, dünyada siyasal, askeri, ekonomik, kültürel, hukuki olarak olan bitene bakıyoruz. Hani diyorlar ya, uluslararası toplum, uluslararası hukuk vs. İşte o beşli liderlik kast edilir. Bunlar ittifak halinde bir şeye karar verirse tüm devletler karar vermiş olur. Aralarında çatlak olursa başka şeyler devreye girer.
Bundan 50 sene önce bu günkü Çin yoktu, Hindistan da yoktu. Amerika, İngiltere, Batı Avrupa, Japonya vardı. Ama şimdilerde Çin var, Hindistan küre çapında geliyor. Türkiye gibi ülkeler de bölge çapında geliyor. Yani ekonomik olarak, teknolojik ve askeri olarak eskisi gibi değiller.
Bu durumda imparator ve kurduğu düzen ne yapar? Bunları bir şekilde engeller. Doğrudan savaş açmaz ama ekonomik kaynaklara ve enerjiye erişimde, dağılımda sıkı sıkıya kontrol eder, gerekirse kısıtlar, rakiplerin üretim ve pazar payını büyütmez. Bölge savaşları, rejim değişiklikleri bunun için yapılır, yeni kurulacak ittifaklar geriletilir, yerinde saydırılır, zayıflatılır veya dağıtılır. Buna rağmen rakipler aralarında güçlü ittifaklar kurar ve bu önlenemezse iş gelir nihai kapışmaya dayanır: Dünya savaşı.
Savaşı genelde yeni müttefikler kazanır, imparatorluk el değiştirir. Hiyerarşi yeniden kurulur. Genelde başka bir siyasal ve ekonomik düzen gelir ama günümüz farklı..
Türkiye’de Arçelik bundan 30-40 sene öncede beyaz eşya piyasanın lideriydi. Piyasanın %80’inine hakimdi. Şimdilerde piyasa payı %30’ların altına düştü çünkü rakipleri (vestel-bosh grubu büyüdü) paylarını artırdı. Şimdi kim takar Arçeliği bu piyasada? Haddini bil derler..
Bu işler sadece askeri, teknolojik, mali güçle olmaz. Akıl lazımdır. Strateji lazımdır. İttifak lazımdır. Ve en önemlisi başka bir iddia, misyon, sistem ve organizasyon şarttır. Burda dünya hakimiyeti bir ideolojik söylemle, siyasal sistemle yayılır. İnsanlar ikna edilir. Bu gün dünyada Amerikan ideolojisinden, ilkelerinden, misyonundan başkası yoktur: “Serbest pazar ekonomisi, insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü, özgürlük, kadın hakları.. “ vs bunu ifade eder. Tüm dünya bunları savunuyor. Çini Hindistan’ı dahil.
Bu ideolojiyi ve ilkeleri Avrupalılar başlatmış, liderliği Amerika’ya kaptırmıştı. Şimdilik başka bir söylem de yok zaten.
Mevcut görünümde Çin müttefikleriyle liderliği ele geçirse, aynı ideolojiyi savunacak, aynı düzeni devam ettirecektir. Çünkü Çin’in başka bir bir söylemi, misyonu yok. Vizyonu yok. Bu durumda sadece liderlik el değiştirir, güçler hiyerarşisi yeniden dizilir ama sistem devam eder. Çünkü Çin başka bir şey söylemiyor, komünist sistemi getireceğim galan da demiyor, kendi içinde bile terk etti bunu. Şeri bir düzen getirmesi de beklenmez her halde!..
Dünyada siyasal işler, nesnel gerçeklik böyle dönüyor. Buna rağmen dünya imparatorsuz, küresel düzensiz kalmıyor. Liderlik değişeceği zaman bir süre kaos oluşuyor, sonra düzen yeniden kuruluyor.
Düzenin adil-zalim, zorba-kurallı olması belki ömrünü uzatıyor veya kısaltıyor ama bunsuz olmuyor. Roma bin yıl (yarısı cumhuriyet), Osmanlı altı yüz yıl (son yüz yılı değil), İngiltere yüz seksen yıl, Amerika seksen yıllık mesela. Süreden ve iyisi kötüsünden bağımsız olarak demeli ki dünya inparatorsuz olmuyor yoksa orman kanunu benzeri bir hal alır dünya..
Müslümanlara gelince, son iki yüz yıldır bunların kendilerine has bir söylemleri, idgiaları, misyonları yok. Herhangi bir alanda (teknolojik, mali, üretim, askeri gibi) bir güce de sahip değiller. Kendi aralarında müttefik de olmuş değiller. Küre çapında bir ağırlıkları yok vesselam. Dahası bölge gücü olma uğruna birbirlerine de ciddi rakipler. Yani mevcut dünya düzeninde
Müslümanlar henüz “müslüman” değiller! Dinleri, ibadetleri var ama bu her millette var.
Bunlarından bazılarında para var ama bu para gece kulüplerinde, kumarhanelerde, lüks yaşamda harcanıyor. Çünkü bu para üreticilik, helal kaynaklı deği.
Bazılarında nüfus çokluğu var ama bunlarda imparatorun bölge işlerininin hizmetinde..
Canımızı acıtıyorum bu yorum biliyorum ama gerçek bu.
Siz Müslümanlardan, Amerikan sistemi, ideolojisi, söylemi, ilkeleri dışında bir şey söyleyen, deneyen, küçük çaplı da olsa yapan bir Müslümanlıktan söz edebilir misiniz? Mesela demokrasi dışında, laiklik dışında, serbest pazar ekonomisi dışında, insan hakları dışında, kadın hakları dışında vs.. başka bir söylem duyabilir misiniz? Yok. Bu dahi tek başına Amerikan liderliğindeki dünya düzeninin “esenliği” altında yaşandığını, ilkeletini savunduğunu, bundan şikayetçi olunmadığını gösterir.
Müslümanların içindeki milliyetçileri geçelim, bunlardan dünyada pek çok var. Bunlar da bi garip mahluk işte!
Yani, ha var ha yoklar, lazım olduklarında ortalığa çıkartılanlardan.
Müslümanlığı değil müslümanları kast ederek derim ki, bunların şu dünyada varlıkları ne ifade ediyor, olmasalardı eksiklikleri duyulur muydu? Çünkü böylesi millet çok dünyada. Ama müslümanlar, sadece yaşadıkları yerler, coğrafyanın stratejik önemi dolayısıyla önemseniyor. Hükümranlık peşinde olanların oyun alanı olduğu için dikkate alınıyor..
Osmanlı neden çözüldü, dağıldı, yok oldu? Kendi olmaktan vazgeçtikten, kendi iddia ve misyonunu terk ettikten ve Avrupa medeniyet evrenine geçmeye karar verdikten sonra. Bunu kendisi yaptı, 1800’de diyelim.
Bundan sonra artık Osmanlı kalamazdı ve kalmadı da. Çünkü Avrupalı olmak için ne yapması gerekiyorsa onları yapmaya başladı. Reformlar bunun içindi. Yoksa daha o zaman bile Osmanlı bir dünya devletiydi, hatırlayın.
Bu işte ekonomi belirleyici değildir, sıkıntı her zaman olur, ama atlatılır. Teknoloji de böyledir, transfer edilir. Askeri güçte böyledir. Bunlarda zayıflayabilirsin ama bu nedenle yok olmazsın. Bu gün bakın İran’a. Amerika ile hiç bir konuda denk değil, üstelik 60 yıldır ambargo altında. Amerika İran’ı neden yenemiyor? Teslim alamıyor? Diz çöktüremiyor? Bu yüzden.
Tersi örnekler de var: Almanya iki dünya savaşında da, teknolojide, silah sanayinde, ekonomik güçte, ordu sayısında.. bir numaraydı. Rakipleri İngiliz Fransız Rus hepsini dize getirmek üzereydi. Ama yenildi? Niye? Bir tek zaafı nedeniyle: organizasyonda ve müttefiklikte yoktu. Kibirliydi. Takmıyordu..
İkinci örnek Fransa’dır. Devrim sonrası dünyayı fethe çıktılar, devriminin siyasal ilkeleriyle. Avrupa’yı dize getirdi, fethetti, tii Mısıra kadar geldi. Tek rakibi İngilizlerdi. Sıra buna gelmişti, normalde Fransa kesin galip gelirdi. Rus çarlığıyla anlaşmıştı, Rusya ikisi aradındaki savaşta tarafsız kalacaktı. Ama İngilizler oyunu bozdu Rusları yanına çekti. Fransa yenildi. Rusya’yı cezalandırmak için 1.5 milyonluk orduyla Rusya’ya saldırdı. Burda da perişan oldu, bir milyon askerini kırdırdı.
Fransa örneği, Almanya örneği, Osmanlı örneği, benim söylediklerimi tescil eder..
Bunları nerden çıkartıyorum?
Hz Muhammed’den. (sav) O gün iki imparatorluk var, iki kutuplu dünya düzeni işliyor. Ve aradan Medineliler çıkıyor. Hooop diyeceksin, bu ne iştir, nasıl olmuştur? İşte meselenin püf noktası. Öyle ben peygamberim demekle olmadı o iş! Çölün ortasında, bir kaç on bin askerle, ekonomi çok zayıf, üstelik Bizans İran gibi profesyonel ordun da yok.. iken dünyaya meydan okuyacaksın..
Hop derler!
Hudeybiye anlaşmasını çözen İslam imparatorluğunu da çözer..
Özetle kapitalist sistemde rekabet “ölümcüldür.” Varlık yokluk meselesidir. Ya kazanırsın ya kaybedersin, ortası yoktur.
Kaybeden yok olmaz, adam yerine konmaz, kazanının marabası olur. Arçelik-Vestel-Bosh grubunu bunun için örnekledim.
Koç grubu 30 yıldır Arçelik’i satıp bu piyasadan çıkmak istiyor ama alıcı yok, belli sebepleri bar bunun ama geçelim, başına bela oldu. Koç grubu bunu çok önceden gördü ama işin içinden çıkamadı. Mecburen devam ediyor zarar etse de. Başka alanlardan kazancı olmasa çoktan çöplüğe gitmişti. Dış politik rekabette ticari piyasadaki vaziyete benzerdir.
Emeviler neden dağıldı, Abbasiler neden geldi? Benzer sebepler! İspanyayı, güney İtalya’yı, Anadolu’yu, orta Asya’yı, kuzey Afrika’yı fethetmiş Emeviler nasıl dağıldı? Bu yüzden. Biz hala Muaviye şöyle böyle diye konuşup dururken, bu gün dahi onu eleştirirken işin aslını unuttuk.
Hz. Peygamberin vefatı sonrası Ben-i Sakife toplantısını diline dolayanlar, buradan İslami tarihe çakanlar hala işin gerçeğini kavramış değiller.
Romantizm hoşumuza gidiyor çünkü bizde iş yok. Başımıza getirirler bir Erdoğan, Sisi, Abdullah, Şahbaz Şerif.. Koyun gibi güderler bizi. Durum budur!
Olmak zorunda mısın devlet, imparator? Olmasa olmaz mı, din bunlarsız yaşanmaz mı?
Olmaz! Yaşanmaz! Arkasında “gücü” olmayan bir din, din olmaz. İnanç olur. İnançsa alabildiğine çoktur ve serbesttir dünyada, her devlet müsaade eder bunlara. Bir din, din ise şayet, din olma iddiasındaysa şayet, önce bölgesini, sonra dünyayı düzene sokmak ister: Kendince kötülüğü önlemek iyiliği ayakta tutmak için. Kötülere meydan okumak için,
çünkü dinlerin varlık sebebi budur.
Şimdi Müslümanlık tevhid diniyse, tevhidin ne dediğiyle başlar iş. Tevhid meydan okuyarak işe koyulur. Kime ve neye meydan okur tevhid? Sahte ilahlara, tağutlara, kafirlere, müşriklere.. Çünkü tevhid bunları bozguncu, haksız, zorba olarak tanımlar.. Ne ister tevhid? İlay-ı Kelimetullah.
Yani söz Allah’ındır. Gerisi boştur.
Böyle değil mi?
Bir din inanç meselesi olarak kalırsa şayet, kişiye has, özelleştirilmiş, vicdan işi, dünya ile alakasız, saırf manevi ve uhrevi, yani güçle ilgisiz, İslam olmaz. Başka şey olur ama İslam olmaz.
Peki olamazsan devlet, imparator ne olacak? Burda bakılır, ne diyorsun, ne istiyorsun, ne için varsın? Tarihte hep iki taraf vardır, doğru taraf yanlış taraf. Hak tarafı batıl tarafı. Allaha güvenenler doğru tarafta olarak da kazanır. Mesele yanlış tarafta olmamaktır. Zalimlere destek vermemektir.
Devlet imparator olmayabilirsin amma, her daim, her şartta “cemaat”sindir. Cemaat devlet içinde devlettir. Bir taraftır. Ve karşı tarafın hasmıdır..
Müslümanlar neden cemaat olur? Cemaat olanlar kendi içinde Allah’ın sözünü üstün tutar, diğerleriyle ilişkisini bu hukukla kurar. Ve bu oluşum, organizasyon doğal olarak hasımlarını harekete geçirir. Düzen sahiplerini rahatsız eder. Ve kavga başlar. İki taraf arasında.
Mesele kazanmak kaybetmek meselesi değildir, çünkü bir kazanırsın bir kaybedersin, tarihin yasası böyle çalışır..