Otoriteyi, iktisadi, hukuki ve mesleki alan dahil temsilen “siyasi”; ahlaki, manevi ve uhrevi alan dahil temsilen “dini” olmak üzere ikiye ve iki ayrı alana ayırmış modern zihin için diyelim, İslam’da bunun nasıl olması gerektiğine ve olana bakalım..
Sahih olana, referansa ve modele bakıldığında dini alanda otorite yalnızca peygamberdir: Bu tartışılmaz, çünkü peygamber vahiy aldığı dinin elçisi ve rehberidir.
Bir dinin din olmasının şartı, onun inanç düzeyinde kalmayıp inanç unsurlarıyla toplumsal ve siyasal alanı ve hayatı da düzenlemesiyse, burda otorite kimdir?
İslam dininde Hz. Peygamberdi: O sağ iken toplumsal ve siyasal alanda da otoriteydi, çünkü ona yapılan gönüllü biatlar ya da onun oluşturduğu iman temelli müminler grubuna siyasal katılımla “bir siyasal toplum” oluşturan oydu. Burda işlerin nasıl yürütüleceğine de o rehberlik ve liderlik ediyordu: Bu işlerde istişare temel unsurdu..
Hz. Peygamberin vefatı sonrası, ya da Peygambersiz ilk toplumda artık dini otorite yoktu: Çünkü din tamamlanmış, vahiy kesilmişti. Siyasi otorite meselesiyse istişare yoluyla fazla sorun olmadan çabuk çözüldü, biat yoluyla raşit halifeler otorite yapıldılar.
Daha çok özele has takva konusu hariç ileri gelen sahabeler, halifeyle eş değer konumdaydılar ve bunlar halifelere danışmanlık yaptılar..
Raşit halifeler ve benzerleri İslam’ı iyi bilen, peygamberle uzun süre beraber olan, onun neyi nasıl yaptığına şahit olanlardı: Bu güzîdeler siyasi otoriteyken doğal olarak ilimde ve dini esaslarda da rehber ve referans oldular.
Bunlar, müslim gayr-ı müslim karışık ümmeti oluşturan toplumda, herkesi alakadar eden hususlarla ilgili yapılan istişarede alınan kararda, farklı görüşleri olsa da, halifenin karar verdiği görüşü Müslüman ümmetin görüşü veya mezhebi yaptılar.
Merkeze tabi bölgelerde yöreyi alakadar eden ve yöreye has tarihi, örfi, kültürel detaylarda, yerinde yapılan istişarelerde alınan kararlarda farklılıklar oldu. Hukuk okulları burda devredeydi, bunların çıkış nedenleri de buydu.
Sanıldığının yahut propaganda edildiğinin tersine dini esaslarda ve kararların dayanağı usulde bir ihtilaf yoktu, olan, dine dayalı siyasal ve toplumsal işlerde farklı yaklaşımların söz konusu olmasıydı..
İslam ümmetin tartıştığı veya farklı yaklaşımların öne sürüldüğü husus, “ümmeti kim yönetmeli, neye göre nasıl yönetmeli, iktidar nasıl el değiştirmeli” gibi üç önemli başlıktı.
Bu bağlamda hiç bir raşit halifenin sağlığında çocuklarını veliaht tayin etmemesi İslami siyasetin kendine has özelliklerinden biri olarak göründü..
Hz. Peygamberin cenazesinin ortada kaldığı, siyasi istişarenin yapıldığı Ben-i Sakife’de kurnazlık yapıldığı, peygamberin damadının hakkının yendiği, ardılı halifelerin seçiminde ayrı yöntemler uygulandığı gibi çoğu sonradan icat, azı işin özüne dair cehaletten ve düşünecek akıl yoksunluğundan kaynaklı gayr-ı ciddi değerlendirmelerdi.
Bu benzeri değerlendirmelerin dayanaklarıysa ya İran tarzı patrimonyal, yani soya ve kana dayalı hanedanlık; ya Roma tarzı devlet, yani tek otoriteli ve hukuklu siyasal yapı; ya da din dahil her alanda tek otoriteli, merkezi nitelikli, temsili demokrasi tarzı uygulamalardı: Geçelim..
Çeharyâr-ı Güzîn halifeler sonrası otorite konusunda siyasi ve dini olmak üzere ikili otorite ayırımı söz konusu oldu. İslam’a sonradan girmiş, peygamberi ya tanımamış, ya da tanıdığı kısa sürede onu anlamamış güçlü ailelerin üyeleri, dine dayalı siyaset yerine İran tarzı saltanat veya Bizans tarzı devlet yapısını ümmete transfer ettiler.
Raşit halifelerde görülen Halife sultanlık, bundan sonra sultan halifeliğe dönüştü. Bu siyasi modeldeki iktidarlar dönemi başlatıldığında yöneticiler doğal olarak siyasi otoriteydiler: Buna rağmen isteseler ve mihne olayında görüldüğü gibi deneseler de, dinde otorite olamadılar. Dolayısıyla otorite ikiye ayrıldı.
Aynı süreçte Emevi Abbasi hanedanlıklarında sultandan veya devletten bağımsız salih alimler devreye girdi: İçtihadın şartlarını ağırlaştırarak, yöneticide aranacak vasıfları sıralayarak, iktidar-itaat ilişkilerinde şartları ve sınırları göstererek sultan halifelerin dinde de otorite olmalarını önlediler, resmi veya merkezi görüşün meşru referans sayılmasını engellediler.
İslam’ı zaten bilmeyen bu yöneticiler, yönetmek için bir hukuk sistemine olan zorunlu ihtiyacı gereği özelde fakihlere, genelde alimlere dokunamadı, bunlarla iyi geçinmenin yollarını aradılar. Ve dinde otorite alimlerde kaldı..
Alimler bu otoriteyi nasıl sağladılar? İki önemli husus şu: 1: Bunlar kelami, fıkhi, usuli ve dünyevi ilimde erbap olukları kadar, birer ahlak abideleriydi de: Devletten bağımsızdılar, geçimlerini kendileri sağlıyordular ve devleti sığaya çekecek cesur önderlerdiler.
2: Eğitim sistemi, dini dünyevi öğretim ve dinin şahitliği bunların tekelindeydi, dolayısıyla yargı düzeni ve bürokrasisi de bunların öğrencileriydi: Devlet İslam’ı müdafaaya zorunluydu.
Şehzadeler bu alimlerden çok korkardı, sultan halife babaları gibi. Bunun sebebi, alimlerden sadır olacak şu şehzade veya halife “zındıktır”, buna “biat edilmez” diye bir görüş beyanı, onların saltanat şansını yok ederdi..
Takvimler 700’ü gösterdiğinde fetihlerle yayılmış İslami siyasi düzende 70 adet medrese vardı, büyük şehirlerde. Medreselere müderrisi, bu günkü deyişle rektörü ve yargı sisteminde baş kadıyı sultan atıyordu ama bunların azli sultana ait değildi. Zaten bu iki yüksek bürokrat da dahil diğer hocalar ve kadılarsa alimlerin eğitiminden geçen öğrencileriydi.
1200’lere gelindiğinde Nizam-ül Mülk’ün Bağdat’ta açtığı Nizamiye Medresesi, Şafi hukukuna veya okuluna uygun eğitim yapıyor, bu okulun usulüne uygun karar verecek yetkilileri yetiştiriyordu. Aynı şehirde daha önceden de var olan Hanbeli ve Hanefi hukukuna uygun eğitim veren medreseler de vardı, buralardan icazet alanlar vazife aldıklarında kendi okullarının usulüyle karar veriyordu.
Burda “çoklu hukuk” ya da mezhepler arası ictihad özgürlüğü söz konusuydu. Bu ictihad farklılıkları ya da hukuki çokluk, İslam’ın tayin ettiği genel esaslarda değil, bölgesel ve yerel örfi kavrayış ve alışkanlıklar gibi detaylarla sınırlıydı. Kadılar içinden çıkamadığı veya yeni karşılaştığı bir sorunu yetiştiği okulundaki alimlere danışarak çözerdi. Yani otorite hala alimlerdeydi.
Çoklu hukuk derken gayr-ı müslimler de bu kategorinin içindeydi: Bunlar Medine modeline veya sözleşmesine uygun olarak iç hukuklarında, eğitimlerinde ve yaşam tarzlarında özerktiler: Halifeye itaat etmeleri, fesadın yayılması ve savunulmasındaki sınırlara uymaları şartıyla..
1450’lerde Fatih dönemine gelindiğinde alimlerin bağımsızlığını giderek yitirdiği, devlet bürokratlığının ve sultanın örfi hukukunun tekli hukuka yol açacağı gelişmelerin başladığı gözlendi. Beylik döneminin İran tarzı hanedanlığı sürdürüp Bizans tarzı devlet modeline dönüşmesi de, dönemin öne çıkan göstergesi olacaktı.
Bundan sonra “resmileşen ve merkezileşen eğitimde ve ilimde” ilerleme duracak, evvelki üretimler şerhler yoluyla tüketilecektir: Buna rağmen devlet hala İslam’ın müdafidir..
1900’lerin ilk çeyreğinde gerçekleşen Cumhuriyet Dönemine gelindiğinde her şey farklılaşacaktı: II. Mahmud’la başlatılıp devam ettirilen Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet reformlarıyla bizzat devlet, kendi iddia ve misyonundan vaz geçiyor, batı medeniyet evrenine ve bilim anlayışına dahil oluyordu. Dolayısıyla devlet artık İslam’ın müdafi olmaktan çıkacak kendinin müdafi olacaktır: Tüm merkeziyetçi, tekçi modern ulus devletlerde görüleceği gibi.
Sultan II. Mahmud ile başlatılan gelişmeler cumhuriyetle final yaptığında, Fransız usulü ve mantığıyla kodifiye edilen hukuk ve yargı sistemiyle tekli hukuk ve merkezileşme sistemine geçildi. Arada Mecelle denemesiyle medeni ve ticari dini hukuk temelli yargı özerkliği korunmak istense de, resmi destekten mahrum kalması ve değişen diğer kurumlarla uyumsuzluğundan dolayı adı kaldı, kendi yok oldu. Çünkü dini eğitim ve bürokrasi de dahil tüm sistem seküler temelde resmileşmişti. Doğal olarak dini otorite de, devletin tekeline alınacaktı.
Batıda olduğu gibi burda da devlet, dini eğitim, vakıflar, cemaatler başta olmak üzere her şeyi kontrol altına alacak, laiklik denen şeyle her şey merkezileştirecekti: Dinin tanımı, tasnifi, mezhebi ve yerini de artık devlet tayin edecektir. Özetle dine dönüşmeyip inanç sınırlarında kalan inançlar, din özgürlüğü adıyla devlet denetimi ve koruması altına alınacaktır..
Son iki yüz yıldır diyelim İslam, Qutlet mağazalarında iskontolu olarak satılan “ticari metaa” dönüştü dense mübalağa edilmiş olmaz: Milli/ulusal kültür, mezhep ve milliyet/ulus sınırlarına hapsedilerek.
Bozulmuş haliyle medreseler yeni dünyadan ve olup bitenden kopuk olarak ümmeti cehalete, yoksulluğa, milli mezhebi tekfirciliğe mahkum ederken, tek bilgi üretim merkezi yapılan üniversitelerde batı biliminin ve medeniyetinin şubeleri olarak ahlaksızlığı ve fesadı yayıyor!
Resim: Ludwig Deutsch – Âlimler. Kaynak: Pictures from History
