04 Eki 26 - Paz 7:00:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > Modern Ezberlerin Gölgesinde Ahlak ve Yasa

Modern Ezberlerin Gölgesinde Ahlak ve Yasa

Amin Maalouf’un Doğudan Uzakta isimli romanında şöyle bir cümle var:

“Bir dinleri olduğu için ahlaka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar.”

Cümlenin önünde şöyle ifade var:

“Dini her işe karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken, aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar.

Ahlakın yerine dini geçiren insanların sayısı durmadan artıyor. Sana caiz olandan ve olmayandan, mubahtan ve mekruhtan söz edip sözlerini alıntılarla destekliyorlar.

Bence neyin dürüstlüğe veya adaba uygun olduğuyla uğraşsalar daha iyi ederler.” (Alıntı)..

Burada önemli bir tespit var: “Ahlak” ile “din” sanki iki farklı şeyler! Maalouf tam olarak neyi kastetti bilmiyorum ama muradının din-ahlak ayrımı olmadığını düşünelim. Burda ahlakın neliği anahtar kelime.

Nedir ahlak? Dinin dışında başka bir şey midir? Örf, toplumsal genel kabuller, gelenek, alışkanlıklar, sorun çözme yeteneği, teamül, hatta yasa.. gibi.

Şayet böyleyse ahlak toplumdan topluma değişiklik gösterir. Çünkü her toplumun iklimi, coğrafyası, yaşam biçimi, yaşanmışlığı, kültürü, görgüsü, çıkarımı farklılık gösterir. Buna rağmen insan tabiatı icabı toplumlar üstü ortak kabuller de olabilir.

Burada konu ahlak; oysa hakikat, adalet, doğru, yanlış, yasa gibi kavram ve konular da benzerdir. Devlet, yönetim, muhalefet kavramları için de aynı şey geçerli.

Finlandiyalıların ahlak, adalet, devlet, hakikat, muhalefet anlayışlarıyla Arapların, Çinlilerin, Kürtlerin ahlak anlayışları aynı olabilir mi? Aralarında ortak yanları olsa da aynı hepsinde aynı denebilir mi? Yani ahlak evrenseldir diyebilir miyiz?..

Anlamak için diyelim “insan hakları evrenseldir” dendiğinde, gerçekten de insan her yer ve her koşulda aynı insan mıdır? Yani bu hakları tanımlanan insandan kasıt evrensel midir?

Şayet böyleyse, misalen LGBT+ Doğu ve Batı toplumlarının kiminde neden ahlaksızlık, kiminde neden normaldir?

Benim yaşım, bizim İslamcı camiada “anayasanın, devletin dini bir konu olmadığını” savunanları gördü. Savunma, “her işe dini karıştırmayalım” temelliydi. Yani din dışı konu ve kavramlar vardı. Ya da Din her işe karıştırılmamalıydı..

Başa dönelim ama önce şu kaideyi akılda tutalım: “Evrensel-Evrensel Olmayan” kavramı ya da ikilemi ideolojik bir tanımdır. Ya da “Evrensel-Yerel” tanımı yapanlar, önemli ve kurucu kavramları temellük edenlerin baş gibi propagandasıdır. Çünkü neyin evrensel olduğunu onlar söylüyor, dışarıda tuttuklarınıysa yerel, detay ya da önemsiz yapıyorlar. Oysa bir şeyin evrensel olmasının şartı, onun her yer ve koşulda geçerli olmasıdır. Kaldı ki küresel bir dünyada yerel/lokal olanın yaşama şansı zaten yoktur; çünkü artık müzeliktir, seyirliktir.

Demek ki “insan hakları evrenseldir” diyenler; laikliği, demokrasiyi, seküler hukuku, kapitalist pazar ekonomisini, bireyi, özgürlüğü, eşitliği.. de  “evrensel” diye kakaladılar. Bunları savunmak zorunda kalan yereller ne yaptı? “O kavramlar bizde de var, bizdeki şöyle” diyerek kıvırdı, çevirdi! Çünkü baştan teslim oldu, propagandayı hakikat yaptı.

Yeri gelmişken “eşitlik” kavramına bakalım. Avrupanın tarihi boyunca feodal nitelikli sınıflı toplum yapısındaki serf, senyörle eşitlik kazandığında, Yahudi Hristiyanla eşit kabul edildiğinde, roman diğerleriyle eşit kabul edildiğinde, bu eşitliğin orda çok büyük bir anlamı ve değeri vardır.

Ama aynı eşitlik sınıflı toplum yapısını hiç tanımamış müslüman milletlerde ne anlama gelir, ya da bir değeri olur mu?..

Ahlaka dönersek, ahlakı çok genel manada “uyulacak sınırlar” olarak tanımlarsak, yapılabilir olduğu halde sırf ahlaksız bulunduğu için yapılmayanı kastetmiş oluruz. Bu genelleme doğruysa, uyulacak sınırları/ahlaki kuralları kimin koyacağı sorusu önem kazanır. Tartışmalar da buradan kaynaklanıyor zaten.

Uzatmadan iş gelir dayanır İslam’ın “uluhiyet, rububiyet ve ubudiyet” ilkesine. Müslüman olmanın ön koşulu bu inanç: Uluhiyet ve Rububiyet Allaha, ubudiyet insanadır. Yani insan ahlaki kural koyamaz. Elbette bu Müslümanlar için geçerli. Müslüman olmayanlar içinde uyulacak sınırları doğal olarak kendi ilahları, rableri, hevaları çizer.

Genel manada din zaten ahlaktır; çünkü uyulacak ana sınırları din belirler. Peygamber ile ilgili Hz. Aişe’den gelen “O’nun ahlakı Kur’an’dı” nakli, burada bize bir şey söylüyor: Kur’an, aynı zamanda uyulacak ve terk edilecek temel şeyleri anlatır. Sınırları çizer. Yani Kur’an sadece iman, ibadet, hukuk, ahiret, insan, toplum, tarih anlatmıyor; belki tümünü temsilen ahlakı anlatıyor. Dolayısıyla kavram ve konuları parçalanmıyor, birbirine bağlanıyor.

Bu mevzuda ilginç bir detay var ama bu detay esası belirliyor: “Yasa.”

Yasa, eski Yunancada “namus” demek; nomostan mülhem. Namus ne demek? Titizlikle korunacak olan demek. Bizdeki “iffet”in karşılığı.

Burda soru: Yasanın neye dayanacağıdır?

Aynı yere geliyoruz: Yasanın kaynağı nedir? Genelde toplumsal ahlakı, genel kabulleri yasa temsil eder, yasa burdan kaynaklanır denir ama soru devam eder: Yasayı kim yapar? Neye dayanır?

Yunanlılar “filozoflar/bilgeler yapmalı” der; polisi/kenti de bunlar yönetsin der. Mekke’de yasayı Dâru’n-Nedve’nin üyeleri çıkarıyor. Yasanın kaynağı ise geleneksel ahlaki kurallar. Dine uyanı da var, uymayanı da. Yunan’da despot yöneticiler de var, demokrat yöneticiler de. Meclis de var. Mekke’de meclis var ama despot yok; kararlar istişareyle alınıyor.

Sonuç: Cumhuriyette ve demokraside yasanın kaynağı halktır. Halkı temsilen meclis üyeleri yasa yapar. Yani hakem, otorite halktır. Nitekim anayasa (çoğunluk) halk oyu ile kabul edilir. Toplumda önemli sorunlar çıkarsa, referandum yoluyla halka gidilir. İktidarı da seçimlerle halk belirler; çoğunluğun onayını alan iktidar olur. Yasayı iktidar çıkarır, anayasaya referansla.

Anayasa maddeleri aritmetik çoğunlukla (%51) değil, nitelikli çoğunlukla (%70) değiştirilir. Anayasa yeniden yapılacaksa hassaten “kurucu meclis” seçilir; bu meclis anayasa yapar, halka sunar. Sonra dağılır.

“Darbe anayasası” diye bir şey yoktur; bu bizimkilerin uydurmasıdır. Darbeciler önce mevcut anayasayı askıya alır, geçici yönetim oluşturur, sonra bir meclis kurar. Bu meclis anayasa yapar; halk oyundan sonra da lağvedilir.

Anayasa fazlasıyla teknik, hukuki, siyasi ve ekonomik detay içerdiği ve tümüyle ideolojik/siyasi olduğu için “uzmanlara” yazdırılır. Bunu meclis üyeleri tartışır. Anayasalar genelde aynıdır, birbirinin taklididir. Geçici dipnotlar anayasa yapımcılarını hukuki sorumluluktan muaf tutar.

Müslümanlar anayasa dersini çalışmadılar; “Kur’an anayasadır” deyip geçtiler. Sanki tüm ayetler herkes yarafından aynı anlaşılır! Anayasa yapanlar da Batı metinlerini tercümeyle, iktidara/devlete has imtiyazlarla yazdılar..

Bir şey daha ekleyip bitireyim: 1200 yıllık İslam devlet ve toplum tarihinde (622-1800) bir anayasa olmadı, yazılmadı. Peki o toplumlar nasıl yönetildi o zaman? Bu da başka bir soru; önemli ama başka sefere.

Medine Vesikası bir anayasa mıydı, yoksa anayasalı devletler tarihinin kuşakları anayasayı bir ön kabul saydıkları için mi Medine Vesikası’nı anayasa kabul ettiler?

Bu hususta önemli bir detay şudur: Anayasa “modern” bir şeydir, evveli yoktur. Dolayısıyla her anayasa laik olmak zorundadır. Laik ve kapitalist olmayan bir anayasa yoktur. Ve her anayasa, iktidarda kim varsa onu ve zenginleri halktan korur. Yani anayasa göründüğü kadar masum değildir. Nitekim bizde ikide bir “anayasa” denilip durulurken ne yapılmaya çalışıldığını anlayanlar bu dediklerimi anlayacaktır. Putin daha iyi bir örnektir. Trump dahi 3. dönem başkanlık için anayasayı değiştirmeye çalışıyor, çünkü ABD anayasasında bir başkan ancak iki dönem seçilebiliyor.

İslam tarihi hariç hiçbir tarihte —bugün dâhil— halkı koruyan bir “anayasa” olmadı. Halkı koruduğu söylenen maddeler küçük kırıntılardan ibarettir. Diğer hukuk da böyledir. Burda üstün güç devlettir, halk değil.

Müslümanların diline doladığı “güçlünün değil haklının hukuku” sloganı içi boş bir söylemdir! Bunu sadece muhalefetteyken kullanırlar. Oysa bu slogan dahi Batı’da siyasi muhaliflerin, sınıflı toplumların uzlaşı ilkesidir; bizimkiler içini dışını anlamadan kopyaladılar.

Atatürk’ten başla, bu güne kadar gel; hiç değişmez. Hukuk denen şey; bir, iktidarı korur; iki, zenginleri korur. İktidarların eski zenginleri tasfiye edip kendi zenginlerini yaratması işin özünü değiştirmez.

Kural şudur: İktidar denmiyor, çünkü iktidar değişen bir şey; devlet deniyor. Bu yanıyla devleti halkından koruyan yasadır anayasalar. Eski kralların yerini devlet aldı, değişen sadece isim…

Yani ey köleler! Irkının, dilinin, milliyetinin, iktidarının, vatanlarının köleleri! Kopartın bu bağları, kırın bu zincirleri ve “Müslüman olun.” İslam ahlakıyla ahlaklanın. Yani Kur’an’daki “Ey insanlar!” hitabının muhatapları!

Ne diyor Allah? “Hiçbir şeye, kimseye, kuruma vb. borçlu değilsiniz. Sizi köleleştirdiler. Duyun beni: Sizi ben yarattım, onlardan korkmayın…”

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir