Şerif Hüseyin b. Ali, 1853’te İstanbul’da doğmuş, gençliğinin bir bölümünü Mekke’de geçirdikten sonra II. Abdülhamid döneminde uzun yıllar Osmanlı devlet merkezinde yaşamıştı. 1892’de Şûrâ-yı Devlet üyeliğine getirilen Hüseyin, yaklaşık 16 yıl İstanbul’da kaldı. 1908’de Mekke Emirliği boşalınca Hicaz’a gönderildi. Dolayısıyla 1915’te İngilizlerle temas kuran kişi; Osmanlı sisteminin dışında yetişmiş bir yabancı değil, imparatorluğun merkezini ve devlet mekanizmasını yakından tanıyan Haşimi bir yöneticiydi.
İlk yıllarında Osmanlı yönetimiyle açık bir kopuş içinde olmayan Hüseyin, bölgedeki yerel otoritesini ve ailesinin geleneksel nüfuzunu korumaya çalışıyordu. Ancak İttihat ve Terakki’nin merkezîleşme politikaları, bölgedeki Osmanlı memurlarıyla yaşadığı anlaşmazlıklar ve özellikle Hicaz Demiryolu’nun güç dengelerini değiştirmesi İstanbul’la ilişkilerini gerdi. Bu süreçte I. Dünya Savaşı öncesinde ve savaşın ilk aylarında İngilizlerle temas kurmaya başladı.
Diğer tarafta Sir Henry McMahon (1862–1949), İngiliz sömürge diplomasisinde uzun yıllara dayanan tecrübesiyle 1915’te İngiltere’nin Mısır Yüksek Komiserliği görevine getirildi. Bu makam, onu Osmanlı’ya karşı yürütülen savaşın ve Hicaz-Suriye stratejisinin merkezine oturtuyordu. 1915’te karşı karşıya gelen iki isim; biri Hicaz’daki gücünü genişletmeye çalışan yerel bir lider, diğeri ise imparatorluğunun bölgesel çıkarlarını yürütmekle görevli bir devlet adamı olarak masaya oturdu. McMahon-Hüseyin yazışmalarını önemli kılan da bu iki farklı siyasi hesabın savaş şartlarında aynı noktada kesişmesidir.
Savaş Şartlarında Kesişen Çıkarlar ve Beklentiler
İngiltere’nin amacı Osmanlı’yı zayıflatmak ve stratejik çıkarlarını korumakken; Şerif Hüseyin’in amacı Osmanlı hâkimiyetinden ayrılarak kendi ailesi öncülüğünde geniş bir Arap krallığı kurmaktı. Taraf hedefleri özünde farklı olsa da savaş şartlarında geçici olarak örtüştü. Hüseyin, Osmanlı’ya karşı isyan etme karşılığında geniş bir Arap bölgesinin bağımsızlığının tanınmasını talep etti. McMahon ise bazı bölgeleri bu tanımın dışında tuttu. Özellikle Filistin’in bu kapsama dâhil olup olmadığı, savaştan sonra taraflar arasında büyük bir tartışmaya dönüştü. Hilafet meselesinde ise İngilizler Hüseyin’i siyasi bir figür olarak kullanmayı düşünmekle birlikte, yazışmalarda onun halifeliğini tanıyacaklarına dair bağlayıcı bir taahhüt vermediler.
10 Haziran 1916’da Mekke’de başlayan Arap İsyanı, Şerif Hüseyin’in oğulları Ali, Abdullah ve Faysal liderliğinde yürütüldü. İsyan tüm Arap dünyasını kapsamadı; Arapların önemli bir kısmı Osmanlı ordusunda savaşmayı sürdürdü. Hareket esas olarak Hüseyin’in nüfuz alanındaki Hicaz’da, bazı kabilelerde ve milliyetçi çevrelerde etkili oldu. İngiltere isyana para, silah, mühimmat ve T. E. Lawrence gibi askerî danışmanlar üzerinden destek sağladı. Hicaz Demiryolu’na yapılan lojistik saldırılar ve 1917’de Akabe’nin ele geçirilmesinin ardından kuzeye ilerleyen Arap kuvvetleri, General Allenby’nin Filistin-Suriye harekâtına destek verdi; 1918’de Şam’ın alınmasıyla Osmanlı’nın Suriye’deki hâkimiyeti sona erdi.
İngiliz Bölge Siyaseti ve Yaşanan Ayrışma
İngiltere’nin bölgesel diplomasisi yalnızca Şerif Hüseyin ile sınırlı kalmadı. Aynı dönemde Necid’deki İbn Suud gibi farklı aktörlerle de ilişkiler kuruldu. Bu yaklaşım, İngiliz politikasının tek bir hanedan üzerinden değil, bölgedeki dengeler ve alternatif güç odakları üzerinden yürütüldüğünü gösterir.
Asıl çelişki savaş sonuna doğru belirginleşti. İngiltere bir taraftan Şerif Hüseyin ile Arap bağımsızlığını görüşürken, diğer taraftan Fransa ile Osmanlı topraklarının paylaşımını öngören Sykes-Picot Anlaşması’nı (1916) imzaladı ve 1917 Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de bir Yahudi ulusal yuvası kurulmasını destekledi.
Savaş bittiğinde Şerif Hüseyin’in hayal ettiği büyük Arap Krallığı kurulmadı. Hüseyin Hicaz Kralı olduysa da 1924–1925’te İbn Suud’a yenilerek hâkimiyetini kaybetti. Oğlu Faysal’ın 1920’deki kısa süreli Suriye Krallığı denemesi Fransız müdahalesiyle son buldu. Ardından İngilizler Faysal’ı Irak Kralı, kardeşi Abdullah’ı ise Transürdün Emiri olarak atadı. Tek bir Arap devleti yerine İngiliz ve Fransız nüfuzunda manda yönetimleri ve parçalı devlet modelleri ortaya çıktı.
Sonuç
Şerif Hüseyin – McMahon ilişkisi, yalnızca “büyük gücün yerel aktörü kullanması” olarak okunmamalıdır. Yerel aktörler pasif birer piyon değil; büyük güçlerin imkânlarını kendi siyasi hedefleri için değerlendirmeye çalışan aktif öznelerdir. İngiltere ve Şerif Hüseyin, askeri ve stratejik ihtiyaçlar doğrultusunda geçici bir ittifak kurmuş; ancak savaş sonrasında çıkarlar ayrışınca ortaya çıkan siyasi düzen, başlangıçta planlanan ve vaat edilen sonuçlardan oldukça farklı olmuştur.
Aşağıdaki paragrafı, metnin “İngiltere’nin Farklı Arap Aktörlerle İlişkisi” veya “Daha Geniş Bir Siyaset Biçimi” başlığından önceki kısmına dâhil edebilir veya bağımsız bir alt analiz olarak ekleyebilirsiniz.
İngiliz Diplomasisinin “Dolaylı Yönetim” ve İş Birliği Teamülleri
Şerif Hüseyin ile kurulan ilişki, İngiliz dış politikasının ve sömürge diplomasisinin tarihsel teamüllerinden bağımsız değildir. İngiliz İmparatorluğu, küresel ölçekte geniş bir coğrafyayı doğrudan askeri güçle yönetmenin maliyetini azaltmak adına, yerel otoritelere nüfuz ederek onları stratejik hedeflerinin kaldıraçı olarak kullanma (dolaylı yönetim) konusunda uzmanlaşmıştı.
Bu yaklaşım doğrultusunda Londra; Hindistan’da Babür Devleti’nin zayıflama sürecinde Sürat, Haydarabad veya Avadh gibi bölgesel prensliklerle (Prens Devletleri) geçici ittifaklar kurup yerel güçleri birbirine karşı kışkırtmış; Nijerya ve Doğu Afrika’da Lord Lugard’ın kavramsallaştırdığı “dolaylı yönetim” (indirect rule) modeliyle kabile reislerinin ve geleneksel emirlerin meşruiyetini kendi asayiş/vergi çarkına entegre etmiş; Mısır’da ise Hıdivlik hanedanını (Hidiv Tevfik Paşa) görünürde iktidarda tutarak perde arkasındaki gerçek stratejik denetimi (Süveyş Kanalı ve maliye üzerindeki İngiliz kontrolü) elinde toplamıştır.
İngiliz mantığı açısından “partner” veya “müttefik” olarak seçilen aktörler, nihai bir kader ortağı değil; belirli bir askeri kriz, coğrafi güvenlik ihtiyacı veya güç dengesi arayışı süresince faydalanılacak geçici araçlardı. Savaş ya da kriz ortamı sona erdiğinde, Londra’nın bölgesel ve küresel çıkarları gerektiriyorsa—Şerif Hüseyin örneğinde Sykes-Picot ile vadedilen coğrafyanın parçalanışı ve İsrail devletinin oluşumunda Balfour Deklarasyonu ile yaşandığı gibi—bu vaatlerin pragmatik bir soğukkanlılıkla revize edilmesi veya tamamen feda edilmesi bu diplomasi kültürünün doğal bir uzantısıydı.
