Bundan önceki yazımda, teslimiyet kavramı üzerinde durmuştum. Bu yazımda ise, bizlere de örnek olması hasebiyle teslimiyetin zirvesine çıkmış mümtaz ve muhterem şahsiyetlerle ilgili bazı örnekler vermek ve sonra da müslümanlar açısından kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Şüphesiz ki mümtaz ve muhterem şahsiyetlerin en başta gelenleri peygamberlerdir. Bunların içinde de , çok büyük imtihanlar geçiren ve Allah’ın yardımıyla bu imtihanlardan da başarıyla çıkıp teslimiyetin zirvesine ulaşan Hz. İbrahim( as) gelmektedir ( Allah’u Alem). Şimdi sizlere bizzat Kur’an’da geçen İbrahim( as) ile ilgili üç kıssayı çok kısa bir şekilde takdim etmek istiyorum:
Hz. İbrahim’in ateşe atılma hadisesi
Hz. İbrahim, zalim Nemrut’a karşı çok uzun bir mücadele vermiş, Nemrut daveti kabul etmediği gibi İbrahim( as)’mı ateşe atmaya karar vermiş ve büyük bir ateş oluşturmuştu. Hz. İbrahim’in uzak bir yerden (mancınıkla) ateşe atılacağı sırada, Cebrail’in( as) , Hz. İbrahim’e yardım teklifinde bulunduğunda “ Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” ifadesiyle teklifi kabul etmediği gibi , “ Seni kurtarmak için Allah’tan yardım istemeyecek misin? Sorusuna ise “ Allah’ın bizi görmesi ve bilmesi yeterli” diyerek, dilini dahi devreye sokmamış, tam bir kalbî teslimiyetle, teslimiyetin zirvesine çıkmıştır.
Allah Azze ve Celle kendisine sığınan kulunu hiç mahrum eder mi! Asla… Bunun üzerine Allah( cc) ,Nemrut ve kavmini hiç ummadığı bir yerden yakalamış ve “ Ey Ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” diyerek Nemrut’un bütün planlarını geçersiz hale getirmiştir ( bkz.Enbiya68-69, Ankebut, 24).Şimdi işin en can alıcı noktasındayız: Malumunuz, ateşin asıl görevi yakmaktır. Fakat ateş bu ilahî emri aldığında bırakın yakmayı, tam aksine serin oluyor ve “selamet ol “ emriyle de her türlü korku, tasa, tehlike, sıkıntıdan uzak, esenlik ve güven içinde bir ortama dönüşüyor. Yani öyle bir kulluk yapıyor ki; emre itaat ve tam bir teslimiyet… Gerçekten gösterdiği bu davranıştan ötürü ateşe gıpta ediyorum. Şu ateş kadar olamıyoruz…
Hz. İbrahim’in, eşi Hacer’i ve oğlunu çölde bırakması
Hz. İbrahim, ehlinden bir kısmını ( Hz. Hacer’i ve bebek olan oğlu İsmail’i) hiç bir kervanın geçmediği, susuz, çorak bir arazide bırakıp ordan ayrılırken, eşi Hz. Hacer bunu sana Allah mı emretti sorusuna evet cevabını alınca, öyleyse Allah bize yeter, O asla bizi zayi etmez, diyor. Düşünebiliyor musunuz? Susuz, insansız, hiç bir yeşillik emaresi yok çorak bir yer ve burda bir anne yanında küçücük bebeği, yanlarındaki su da bitmiş… Anne sefa ile Merve arasında mekik dokuyor… İşte bu mekik dokuma işi hac ve umre için Mekke’ye gidenlere, say adı altında dini bir vecibe haline dönüşmüş. Niçin? Hz. Hacer rolünü oynamak için değil, Hz. Hacer olmak için… Hey hat, kaç kişi bunun farkında… işte Hz. Hacer bu ve onun teslimiyeti her türlü takdirin üzerindedir.
Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme hadisesi
Uzun zamandan beri evlat hasreti çeken, sadece evlat hasreti mi; hayır, ayni zamanda dini ayakta tutacak bir evlat… Hz. İbrahim’in Rabbi ’inden istediği! Rivayete göre, eğer bana bir evlat verirsen, en sevdiğim şeyi Sana kurban edeceğim, diyor İbrahim( as) . Allah Azze ve Celle, Hz. Hacer’den İsmail’i ve Hz. Sare’den de İshak’ı, Hz. İbrahim’e bahşediyor ve bunların her ikisini de peygamber yapıyor. Ne büyük nimet değil mi ! ??Bir isterken iki tane evlat, üstelik her ikisi de peygamber. Hz. İbrahim, eşi Hacer’i ve oğlu İsmail’i, yukarda bahsettiğim gibi Mekke’ye getiriyor. Ara noktaları geçelim. İsmail büyüyor, beş altı yaşlarına geldiğinde İbrahim( as) , rüyasında oğlunu kesiyor görüyor ve bu rüya üç kez tekrarlanıyor. İbrahim ( as) durumu anlıyor: En sevdiği şeyi Allah için kurban etmek… Hz. İbrahim eşi Hacer’e bir şey bahsetmeden çocuğu yanından alıyor ve Mina’ya doğru yola koyuluyor ve durumu oğluna açıklıyor. O küçük çocuk ne dese iyi! Babacığım, sen sana emredileni yap, İnşaAllah beni sabredenlerden bulacaksın, diyor. Aslında çocuğun demek istediği şey şu: Babacığım, burada ne bana iş düşer, ne de sana, sadece görevlerimiz farklı. Birimizin görevi kesmek, diğerimizin görevi kesilmek… Hangisinin işi daha zor! Hz. İbrahim, oğlunun gözlerini bağlayıp alnı üzerine yatırıyor ve bıçağı çekiyor. Şimdi de bıçak problem çıkartıyor. Taşı kesen bıçak deriyi kesmiyor. Aslında bıçak problem çıkartmıyor. Görevi kesmek olan bıçak bu sefer de Allah’tan kesmeme görevi alıyor. Yani bıçak da Allah’ın emrine tam bir sadakat gösteriyor, kısacası kulluk yapıyor… Kulluk yaptığını zannedenlere duyurulur… Ve nihayet Rabbimizin lütfu yetişiyor: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız, diyor ( Sâffât, 102-107). Sonra da Kesmesi için
İbrahim( as)’ma bir koç ikram ediliyor. Bu vesileyle önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum: Gerek ateşin yakmaması ve gerekse de bıçağın kesmemesi konusundaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Allah Azze ve Celle bu evreni yaratmış ve bu evren üzerinde yarattığı her bir varlıkla ilgili bir takım kanun ve kurallar koymuştur. Ateşin görevi yakmak, bıçağın görevi kesmektir. Hemen şunu ifade etmeliyim ki Allah( cc) , koyduğu kanunların mahkûmu değil, hâkimidir. Yani bu kanunları istediği anda, istediği şekilde değiştirip önceki haline dönüştürmeye muktedirdir ( bkz. Tâhâ, 21,22 ayetlerde olduğu gibi). Allah için hiç bir şey imkansız değildir. Demek istediğim, bunu anlamak kafa işi değil , kalp işidir. Onun için kafayı devreden çıkarıp kalbi devreye sokmak lazım. Kalbi teslimiyet devreye girince zaten mesele biter. Yani her şey gün gibi açık olur.
Burda bir noktayı daha dikkatlerinize sunmak istiyorum: Öyle peygamberler gelmiş-geçmiş ki kavimleri tarafından koç gibi boğazlanmışlar. Mesela, Hz. Zekeriyya ( as) ve oğlu Hz. Yahya( as). Bunların acaba teslimiyet noktasında bir problemleri var mı ki böyle bir olaya duçar oldular! Hiç zannetmiyorum. Çünkü peygamberler teslimiyet noktasında zirveye ulaşmış mümtaz kişilerdir. Buradaki İlahî hikmeti yalnız Rabbimiz bilir . Sadece şu kadarını ifade etmek isterim ki peygamberliğin yanında ayrıca şehit olarak bu dünyadan göçmek de Rabbimizin bir lütfudur. İnsanın hayır bildiği şey şer, şer bildiği şey hayır olabilir, gerçeği ise yalnız Allah bilir( Bakara, 216). Ben bu ayeti bir ikaz ayeti olarak anlıyorum. Yani bilmediğimiz her hangi bir konuda delilsiz yorum yapmamalıyız ve susmasını bilmeliyiz…
Son olarak Peygamberimizle ilgili bir anekdotu takdim ederek bu konuyu kapatmak istiyorum. Hicret gecesi Rasûlullah( as) yanında Hz. Ebû Bekir olduğu halde Medine’ye gitmek üzere Mekke’den ayrılıyorlar. Müşrikleri şaşırtmak amacıyla kuzeye yönelmeyip hafif güney doğu istikametine giderek Sevr mağarasına sığınıyorlar. Müşrikler iz sürerek mağaranın kapısına kadar geliyorlar. Hz. Ebû Bekir(ra) “ Ya Rasûlullah ayaklarının ucuna baksalar bizi görecekler” diyerek endişeleniyor. Şüphesiz bu endişenin esas kaynağı kendisi için değil, Resûlullah’a bir zarar gelebilir korkusu .Peygamberimiz ( as) “ üzülme, endişelenme Ya Ebû Bekir! Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun. Allah bizimle beraberdir “ diyerek, Hz. Ebû Bekir’i( ra) teskin ediyor ve teslimiyetin zirvesine ulaşıyor.
Şimdi müslümanlarla ilgili kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Önce bir tespitte bulunalım: Hayat, teneffüsü olmayan bir imtihandır. Peygamberlerin başına gelen hadiseler bir yana, işsizlik, hastalık, tabii afetler ve insanlar arasındaki ilişkilerle ilgili birçok problemler zuhur edebilir. Bu problemleri aşabilmek için “ imtihan olma şuuru” çok önemlidir. Bu şuur müslümanı güvenebileceği en sağlam bir yere götürür. İşte bu sağlam yer Allah Azze ve Celledir. Tek kurtuluş kapısı budur. Bu kapının üzerinde ama – fakat yazmaz. Tevhid yazar. Tevhid teslimiyeti, teslimiyet tevekkülü, tevekkül de hem bu dünyada hem de ahirette saadeti getirir. Şiarımız:
“ Mevlam neyler, neylerse güzel eyler” .
Selâm ve muhabbetle,
