Mustafa Suphi ve Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşu
Mustafa Suphi (1883–1921), Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş, gazetecilik ve siyasetle uğraşmış bir aydındı. İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdikten sonra Paris’te siyasal bilimler eğitimi aldı. İttihat ve Terakki çevresiyle ilişkiler kurdu. Daha sonra bu çevreyle yolları ayrıldı ve muhalif faaliyetleri nedeniyle Sinop’a sürgün edildi. Buradan Rusya’ya kaçtı.
1917 Rus Devrimi’nden sonra sosyalist harekete katılan Suphi, Rusya’daki Türk savaş esirleri arasında örgütlenme faaliyetleri yürüttü. 1920’de Bakü’de Türkiye Komünist Partisi’ni (TKP) kurdu. Amacı, komünist hareketi Türkiye’de örgütlemek ve Anadolu’daki emperyalizme karşı mücadeleyle ilişkilendirmekti.
Ancak Mustafa Suphi’nin hedefiyle Ankara’daki Millî Mücadele yönetiminin hedefleri aynı değildi. Ankara, bir yandan Sovyet Rusya ile siyasi ve askerî ilişkilerini geliştirmek, diğer yandan Anadolu’da kendi denetimi dışında bir siyasi hareketin güçlenmesini önlemek istiyordu. Bu iki hedef arasındaki gerilim, TKP’nin Türkiye’ye dönüşü sırasında belirginleşti.
Resmî Türkiye Komünist Fırkası: Denetim altındaki muhalefet
1920 sonbaharında Ankara’da, Mustafa Kemal Paşa’nın öncülüğünde Türkiye Komünist Fırkası adıyla resmî bir siyasi yapı oluşturuldu. 18 Ekim 1920’de kurulan bu parti, Sovyet Rusya ile ilişkileri koruma ve komünist hareketin bağımsız biçimde örgütlenmesini önleme hedefleriyle bağlantılıydı.
Partinin kuruluşunda Yunus Nadi gibi isimlerin yanı sıra Millî Mücadele yönetiminin önde gelen askerî ve siyasi kadroları yer aldı. Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Kâzım Karabekir gibi isimler de dönemin komünizm tartışmalarında ve devletin bu konudaki siyasetinde önemli roller üstlendiler.
Resmî partinin kurulması, yalnızca ideolojik bir tercih olarak değerlendirilmemelidir. Ankara, Bolşevik Rusya’dan destek almayı önemsiyor, fakat bu desteğin Anadolu’da bağımsız bir komünist örgütlenmeye dönüşmesini istemiyordu. Bu nedenle komünist söylemin devletin belirlediği sınırlar içinde tutulması amaçlandı.
Bu politika, siyasi tarihte sıkça görülen bir yöntemi hatırlatır: Bir hareketi doğrudan yasaklamak yerine ona benzeyen, fakat iktidarın denetiminde kalan bir yapı oluşturmak. Böylece hareketin toplumsal tabanı bölünebilir, muhalif enerjisi denetim altına alınabilir ve bağımsız örgütlenme imkânları daraltılabilir.
Mustafa Suphi’nin TKP’si ile Ankara’nın kurdurduğu resmî parti arasındaki temel fark da burada ortaya çıkıyordu. Birincisi bağımsız bir komünist hareket oluşturmayı hedeflerken ikincisi, komünizmi Millî Mücadele yönetiminin ihtiyaçlarıyla sınırlı tutmaya çalışıyordu.
İttihatçılar, komünist söylem ve örgüt içi mücadele
Bu dönemde Sovyet Rusya ile ilişki kurmak isteyen bazı eski İttihatçılar da komünist söyleme yöneldiler. Enver Paşa, Halil Paşa ve Bahaeddin Şakir çevresindeki isimlerin faaliyetleri, dönemin siyasi ortamında milliyetçilik, İttihatçılık ve Bolşevizm arasındaki karmaşık ilişkileri gösterir.
Bu çevrelerin tamamını komünist olarak nitelemek mümkün değildir. Sovyet desteğinden yararlanmak, askerî ve siyasi güç kazanmak veya Millî Mücadele üzerinde etkili olmak isteyen bazı aktörler açısından komünist söylem aynı zamanda araçsal bir anlam taşıyordu.
Mustafa Suphi’nin Bakü’deki örgütlenmesi de bu ortamda şekillendi. Komünist hareketin kim tarafından temsil edileceği, hangi kadroların yönetime hâkim olacağı ve Sovyet desteğinin nasıl kullanılacağı konusunda farklı gruplar arasında mücadele yaşandı.
Dolayısıyla TKP’nin kuruluş süreci yalnızca fikirlerin tartışıldığı bir dönem değildi. Aynı zamanda farklı siyasi çevrelerin yeni güç dengeleri içinde yer edinmeye çalıştığı bir mücadele alanıydı. Bu durum, Türkiye’de bağımsız bir komünist hareketin gelişmesini daha başlangıçta zorlaştırdı.
Türkiye’ye dönüş ve 15’ler Olayı
Mustafa Suphi ve arkadaşları, Anadolu’daki Millî Mücadele’ye katılmak ve Türkiye’deki faaliyetlerini doğrudan yürütmek amacıyla 1921 yılı başında Türkiye’ye geldiler. Ancak karşılaştıkları ortam, bekledikleri gibi olmadı.
Erzurum’da başlayan gerilim, kafilenin Trabzon’a yönlendirilmesiyle devam etti. Komünistlerin ülkeye girişi aleyhinde propaganda yapıldı; kafileye karşı düşmanca bir atmosfer oluştu. Heyetin Anadolu’da serbestçe örgütlenmesi ve siyasi faaliyet yürütmesi fiilen engellendi.
28–29 Ocak 1921 gecesi Mustafa Suphi ve beraberindekiler Trabzon’dan bir tekneyle denize açıldı. Kafiledeki on beş kişinin öldürülmesi, Türkiye siyasi tarihine 15’ler Olayı olarak geçti. Cinayetlerin Kayıkçılar Kethüdası Yahya Kâhya ve çevresindeki silahlı kişiler tarafından gerçekleştirildiği genel olarak kabul edilir.
Ankara’nın bağımsız komünist hareketi istemediği, kafilenin Türkiye’de örgütlenmesinin engellendiği ve cinayetlerin bu siyasi ortamda gerçekleştiği açıktır.
Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesiyle Türkiye’de bağımsız komünist hareketin en önemli örgütleyici kadrolarından biri ortadan kaldırılmış oldu. Olay, yalnızca on beş kişinin hayatına mal olan bir cinayet değil, aynı zamanda Millî Mücadele dönemindeki siyasi çoğulculuğun sınırlarını gösteren bir gelişmeydi.
Maria Suphi: Cinayetin ardından gelen trajedi
Mustafa Suphi’nin eşi Maria Suphi, TKP çevresinde Meryem adıyla anılıyordu. Kafiledeki tek kadındı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesinden sonra onun da aynı gece öldürülmediği, Trabzon’da alıkonulduğu ve ağır istismara uğradığı yönünde anlatımlar bulunmaktadır.
Dönemin Trabzon Tümen Komutanı Sami Sabit Karaman’ın anıları, olayın sonrasına ilişkin anlatımlarda başvurulan kaynaklar arasındadır. Bu anlatımlarda Yahya Kâhya’nın Maria Suphi’yi serbest bırakmamakta direndiği, Ankara’nın olup bitenlerden haberdar olduğunu ileri sürdüğü aktarılır. Maria Suphi’nin Trabzon’da bir süre alıkonulduğu ve daha sonra başka kişilerin eline geçtiği yönünde de iddialar vardır.
Bazı anlatımlarda Maria Suphi’nin Yahya Kâhya tarafından cinsel şiddete uğratıldığı, Nemlizade Ragıp Bey’e satıldığı ve daha sonra başka kişilere devredildiği ileri sürülür. Ölümünün 1922–1923 yıllarında gerçekleştiği tahmin edilir.
Maria Suphi’nin yaşadıkları hakkındaki bilgiler eksik olsa da onun hikâyesi, 15’ler Olayı’nın yalnızca siyasi liderlerin ortadan kaldırılmasından ibaret olmadığını hatırlatır. Bu olay, siyasi şiddetin kişilerin bedenlerine, özgürlüklerine ve hayatlarına nasıl uzanabildiğinin de bir örneğidir.
İdeolojik düşmanlaştırma ve yerel güç odakları
Mustafa Suphi ve arkadaşlarına karşı yürütülen düşmanlaştırmada dinî ve ahlaki söylemler de etkili oldu. Komünistler, dinsizlik ve toplumsal düzeni bozmakla suçlanarak halkın gözünde tehlikeli kişiler gibi gösterildi. Bu tür söylemler, siyasi bir rakibin yalnızca fikirleri nedeniyle değil, toplumun değerlerine düşman olduğu iddiasıyla da hedef hâline getirilmesini sağlıyordu.
Sonuç: Bir siyasi hareketin ortadan kaldırılması
Mustafa Suphi ve on dört arkadaşının öldürülmesi, Türkiye’de komünist hareketin kuruluş dönemindeki en önemli kırılmalardan biridir. Ankara’nın Sovyet Rusya ile ilişkilerini koruma ihtiyacı ile ülke içindeki bağımsız siyasi hareketleri denetim altında tutma isteği arasındaki gerilim, bu olayın anlaşılması için temel bir çerçeve sunar.
Resmî Türkiye Komünist Fırkası’nın kurulması, komünist söylemin iktidarın denetiminde tutulmasına yönelik siyasetin bir örneğiydi.
Bu olayın tarihsel önemi, yalnızca 1921’de bir komünist kadronun tasfiye edilmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda modern devletin, kendisi dışında gelişen siyasi ve ideolojik hareketleri denetim altına alma yöntemlerinden birini de gösterir. Bu yöntem, yalnızca yasaklama ve baskıdan ibaret değildir; hareketin kendi söylemini iktidarın kabul edebileceği sınırlara çekmek, denetim altında benzer yapılar oluşturmak ve bağımsız muhalefeti etkisizleştirmek de bu siyasetin araçları arasındadır.
Türkiye’de daha sonraki dönemlerde İslamcılığın farklı kesimlerinin devletle kurduğu ilişkilerde de benzer gerilimler görüldü: İktidara yakın söylemler ve yapılar desteklenirken, bağımsız siyasi taleplerin sınırlandırılması veya sistem içinde eritilmesi gündeme geldi. Elbette komünist hareketin 1921’de karşılaştığı şiddet ile İslamcı hareketlerin farklı dönemlerde yaşadığı baskı, uzlaşma ve sisteme eklemlenme süreçleri aynı tarihsel olgu değildir. Ancak her iki örnek de şu soruyu gündeme getirir:
Bir siyasi hareket iktidarla ilişki kurarken kendi bağımsız hedeflerini ne ölçüde koruyabilir? Modern devletin süreklilik gösteren sorunlarından biri, muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırmaktan çok, onun hangi sınırlar içinde var olabileceğini belirleme çabasıdır. Bu bakımdan 15’ler Olayı, yalnızca geçmişin trajik bir hadisesi değil, siyasi hareketlerin iktidar karşısındaki özerkliğini ve devletin toplumsal muhalefeti yönetme biçimlerini tartışmak için de tarihsel bir örnektir.
