Türkiye, iki yüzyılı aşkın bir zamandan beri Batı gibi olmak için onu taklit ediyor. Küçük bir azınlığın “refahı” pahasına, giderek insanlığın varoluş koşullarını ortadan kaldıran burjuva uygarlığının “ayrıcalıklı” ülkelerine benzemek istiyor.
Öyle bir burjuva uygarlığı ki; “Sahiplerinin çıkarına olarak sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini sağlıyor da bir bütün olarak toplumun basit yeniden üretimini sağlayamıyor.” Her dönemde iktidarı ele geçirenler, “kurtuluş reçetesinin” ceplerinde olduğunu ve beş-on yılda sorunların çözüme kavuşacağını söylüyorlar. Ne var ki bu beş-on yılların sonu bir türlü gelmiyor. Hedef, ufukta bir çizgi gibi hep uzaklara kayıyor. Üstelik uzaklaştıkça prestiji artıyor.
Mustafa Reşit Paşa’nın 3 Kasım 1839’da Gülhane Parkı’nda okuduğu Tanzimat Fermanı’nda (Hatt-ı Hümayun): “Memleketimizin coğrafi durumuna, mümbit topraklarına ve halkın kabiliyet ve istidadına göre lüzumlu şeylere teşebbüs olunduğu takdirde, beş-on yıl içinde Allah’ın yardımıyla istenilen şeylerin hasıl olacağı…” söyleniyordu. Bunun için de “bazı yeni kanunların konulması lüzumlu ve önemli görülmüş”tü.
Türkiye’nin iki yüzyılı aşan “asrileşme”, “muasırlaşma”, “batılılaşma”, “çağdaşlaşma”, “kalkınma”, “çağ atlama” problematiği, sömürgeleşme sürecinden başka bir şey değildir. Söz konusu olan, süreklilik gösteren bir çizgidir. İdris Küçükömer’in deyişiyle, bir “yenilgi tuzağıdır.”
Mustafa Reşit Paşa Osmanlı İmparatorluğu’nu “Civilisation”a sokmaya çalışıyordu; bugünün yöneticileri de Türkiye’yi “AB”ye sokmaya çalışıyorlar. Mustafa Reşit Paşa’dan bu yana bir buçuk yüzyıl geçtiği halde, Avrupa’nın hemen tüm kapıları Türklere kapalı. Batı’ya gidebilmek için vizeyi içine sindirmek ve barajı aşabilmek gerekiyor… III. Mustafa zamanında sorulan “Bu devlet nasıl kurtulur?” sorusu, şimdilerde “Bu devlet nasıl kalkınır?” sorusuna dönüşmüş görünüyor. Bütün bu dönem boyunca yönetici elitin topluma ve dünyaya bakışında radikal bir değişiklik söz konusu olmadı.
Bizim sömürgeleşme olarak gördüğümüz süreçte, Cumhuriyet’in kurulmasıyla bir kopukluk ortaya çıkmamıştır. Cumhuriyet rejimi, Türkiye’nin emperyalist Batı ile olan ilişkilerinde ve kapitalist dünya sistemi içindeki konumunda köklü bir değişikliği temsil etmiyor. Dolayısıyla, bir “yenilgi tuzağı”nı temsil eden paradigmanın dışına çıkmak söz konusu değildir. Resmi ideolojinin yaymaya çalıştığı görüşün aksine, Cumhuriyet dönemi de sömürgeleşme yolunda ilerlemekten başka bir şey değildi.
Paradigmanın iflası, Fikret BAŞKAYA
