Bu meselede temel ilke şudur: Şer‘î düzende sonuçlar (müsebbebler), sebeplerin işlenmesi üzerine bina edilmiştir. Şâri‘in sebep merkezli hitabındaki asıl maksat da bu sonuçlardır. Bu çerçeveden bakıldığında, mükellef sadece yaptığı fiille değil, o fiilin doğuracağı sonuçlarla da ilişkilendirilir. Kişi bir sebebi işlerken, çoğu zaman kendi hesabında olmayan, hiç düşünmediği sonuçların meydana gelmesine yol açar.
Sebebe yönelme bazen emredilmiş, bazen de yasaklanmış olabilir. İtaat alanında işlenen bir sebep, kişinin aklından geçmeyen hayırların ortaya çıkmasına vesile olurken; günah alanında işlenen bir sebep de yine kişinin hiç hesaba katmadığı kötülüklerin ve zararların ortaya çıkmasına yol açar. Ayetler ve hadisler bu duruma açıkça işaret etmektedir. İyiliğe öncülük edenin, kendisinden sonra gelen bütün iyiliklerden pay alması; kötülüğe öncülük edenin de, o kötülüğün yayılması ölçüsünde sorumluluk taşıması bu ilkenin temel sonucudur.
İmam Gazzâlî bu anlamı özellikle vurgulamış ve düşük ayarlı paranın piyasaya sürülmesini örnek vererek, tek bir fiilin zamanla yaygın bir bozulmaya dönüşebileceğini anlatmıştır. Ona göre düşük ayarlı bir parayı bilerek piyasaya süren kişi, sadece bir kişiye zarar vermiş olmaz; bu paranın elden ele dolaşmasıyla zarar genelleşir, bozulma yayılır ve bu zincirin ahlaki sorumluluğu ilk başlatana aittir. Bu yüzden Gazzâlî, böyle bir fiilin basit bir hırsızlıktan daha ağır olduğunu belirtir. Çünkü hırsızlık tekil bir günahtır ve biter; fakat kötü bir uygulama, sahibinin ölümünden sonra bile devam eden bir günah yükü doğurur. Kur’an’da “insanın önden gönderdiği ve geride bıraktığı her şeyin yazıldığı”na dair ayetler, bu anlayışın dayanağıdır.
Bu bakış açısı, sebebin doğuracağı sonuçları dikkate almanın, kişiyi günahlardan sakındıran güçlü bir bilinç oluşturduğunu gösterir. Aksi hâlde insan, ahirette hiç hesaba katmadığı sonuçlarla karşılaşabilir.
FASIL
Bu fasılda şu mesele ele alınır: Kişi bir sebebi işleyip sonra ondan vazgeçtiğinde veya tevbe ettiğinde, o sebebin doğurduğu sonuçların hükmü de tamamen ortadan kalkar mı? Genel cevap şudur: Her zaman kalkmaz.
Gasbedilmiş arazi örneğinde bu durum açıkça görülür. Bir kimse haksız yere başkasının arazisine girerse günah işlemiş olur. Daha sonra pişman olup oradan çıkmak istediğinde, çıkma fiili itibarıyla emre uymuş olur ve bu çıkıştan dolayı asi sayılmaz. Çünkü aynı fiilde, aynı yönden hem itaat hem isyan bir arada bulunamaz. Ancak bu, ilk fiilin sebebiyet hükmünün bütünüyle yok olduğu anlamına gelmez. İlk haksız giriş, birtakım sonuçları doğurmuş ve bu sonuçlar kişinin kontrolü dışına çıkmış olabilir.
Bu noktada İmam Cüveynî, sebebiyet fiilinin, tevbe ile ortadan kalksa bile, doğurduğu sonuçlar bakımından etkisinin sürebileceğini ifade eder. Çünkü asıl sorun, kişinin niyet etmediği veya öngörmediği sonuçların fiilen ortaya çıkmış olmasıdır. Çoğunluk âlimler de, bu tür durumlarda emre uymanın ve isyanın farklı yönlerden değerlendirilebileceğini kabul etmişlerdir.
Benzer durumlar, bir ok atıldıktan sonra pişman olunması, bir bid‘at ortaya konduktan sonra tevbe edilmesi ya da verilen bir hükmün dayanağı olan şahitlikten infazdan önce vazgeçilmesi gibi örneklerde de görülür. Bu örneklerin hepsinde, sebep tamamlanmış, sonuç ise artık kişinin tam denetimi dışına çıkmıştır.
FASIL
Bu fasılda sebebin tam veya eksik işlenmesi ile sonuç arasındaki ilişki ele alınır. İlahi düzen gereği, sebepler yerli yerinde ve eksiksiz ortaya konulduğunda sonuçlar da buna uygun şekilde gerçekleşir; sebepler eksik veya kusurlu olduğunda ise sonuçlar da eksik veya bozuk olur.
Fıkıh âlimleri, bir sonuçta ortaya çıkan kusuru değerlendirirken, öncelikle sebebin nasıl işlendiğine bakmışlardır. Eğer sebep tam ve usulüne uygun şekilde yerine getirilmişse, sonuçta bir eksiklik ortaya çıksa bile kişiye sorumluluk yüklenmemiştir. Buna karşılık, sebep eksik veya ihmalli şekilde yerine getirilmişse, kişi kınanmış ve sorumlu tutulmuştur. Cahil doktor, ihmalkâr zanaatkâr veya işini ehilce yapmayan kimselerin verdikleri zararların tazminle karşılanması bu ilkenin bir sonucudur.
Bu yaklaşım, şeriatte dışa yansıyan fiillerin, iç dünyaya ve niyete delil kabul edilmesi ilkesinin de temelini oluşturur. Görünen düzgünse, içte de bir düzgünlük olduğu; görünen bozuksa, içte de bir bozukluk bulunduğu kabul edilmiştir. Bu, hem fıkıhta hem de toplumsal düzenle ilgili hükümler açısından genel bir ölçüdür.
FASIL
Bu bölümde sonuçların bazen özel, bazen de genel nitelikte olduğu açıklanır. Özel sonuçlar, belirli bir sebep işlendiğinde doğrudan ortaya çıkan neticelerdir. Satışla mülkiyetin kazanılması, nikâhla birlikte eşler arasındaki meşru ilişkinin helal hâle gelmesi, usulüne uygun kesimle etin helal olması bu türdendir. Yasaklar açısından da içkinin sarhoşluk doğurması veya boğazın kesilmesiyle canın çıkması aynı kapsamdadır.
Genel sonuçlar ise, belirli fiillerin toplumsal ve uhrevî düzeyde doğurduğu geniş etkileri ifade eder. İtaatin cennete, günahın cehenneme götürmesi; ölçü ve tartıda hilenin rızkın azalmasına, adaletsizliğin kan dökülmesine, ahde vefasızlığın düşman baskısına yol açması bu tür sonuçlardandır. Bu fiillerin zıtlarının da zıt sonuçlara yol açacağı açıktır. İnsan, yaptığı işin doğuracağı hayır veya şerri düşündüğünde, hem umut hem de korku duygusuyla daha bilinçli davranır.
FASIL
Bu fasılda görünürde bir çelişki ele alınır. Önceki meselelerde, sonuçlara odaklanmanın sakıncalı olabileceği söylenmişken, burada sonuçları dikkate almanın faydalarından bahsedilmiştir. Bu durum, mutlak bir çelişki değildir. Asıl ayrım, sonuçlara yönelmenin sebebi nasıl etkilediğine bakılarak yapılır.
Eğer sonuçlara yönelik niyet ve dikkat, sebebi güçlendiriyor, tamamlıyor ve kişiyi daha dikkatli davranmaya sevk ediyorsa, bu fayda doğuran bir yaklaşımdır. Buna karşılık, sonuçlara odaklanmak sebebi zayıflatıyor, iptal ediyor veya ihmale sürüklüyorsa, bu da zarar doğuran bir yaklaşımdır. Bu durum bazen herkes için her zaman geçerli olabilir; bazen de kişiye, zamana ve şartlara göre değişkenlik gösterebilir. Kesinlik taşıyan durumlarda hüküm açıkken, zan ve şüphe hâllerinde durup düşünmek ve ağır basan kanaate göre hareket etmek gerekir.
Bu ayrım, müctehidlerin hüküm çıkarma alanından ziyade, amel eden sıradan mükellefler için yol gösterici bir ölçü olarak sunulmaktadır.
FASIL
Son fasılda, bu iki esasın bazı durumlarda âlimlerin nazarında çatışır gibi görünebildiği ve bu yüzden fıkhî ihtilafların ortaya çıktığı belirtilir. Sarhoş bir kimsenin boşaması veya ceza gerektiren bir fiil işlemesi, günah işlemek amacıyla yapılan yolculukta ruhsatlardan yararlanılıp yararlanılamayacağı, nafile orucun bozulması, zaruret hâlinde haram bir şeyin yenilip yenilemeyeceği gibi meselelerdeki görüş ayrılıkları bu çerçevede değerlendirilir. Daha önce gasbedilmiş araziden çıkma meselesinde görülen ihtilaf da aynı temele dayanır.
Sonuç olarak bu mesele, insan fiillerinin yalnızca anlık etkilerle değil, zaman içinde doğurduğu sonuçlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyar. Sebep küçük olabilir; fakat onun doğurduğu sonuçlar geniş, kalıcı ve bazen geri döndürülemez olabilir. Bu bilinç, hem bireysel sorumluluğun hem de toplumsal ahlakın temelini oluşturur.
Başarı ancak Allah’tandır.
