“Korkmayın, Bu Toprakların Dindarlığı Başkadır”
Korkmayın… Korkmayın…
Bu toprakların dindarlığı öyle ezbere şablonlarla açıklanabilecek bir olgu değildir. Burası, “Halifesinin” sarayında cariyelerin olduğu bir geçmişten süzülüp gelmiştir. “Şeriat gelecek” diye ödünüz patlıyor ya; o zaten buradaydı. Daha doksan yıl önce bu topraklar bizzat Halife tarafından şeriatla yönetiliyordu. Sonra bir gün hilafet de şeriat da aniden kalktı. Peki, o çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı? Ayaklandı mı? Hayır. Halife ailesini alıp gitti, halk ise sadece izledi.
Çünkü bizim insanımız, yeryüzünün belki de en “çocuksu, yaramazlığı en çok seven” dindarıdır. Allah’a inancı tamdır ama O’nunla ilişkisi bir çocuğun babasıyla olan ilişkisi gibidir; hem korkar hem de affedileceğine inanarak şımarır. Bu yüzden Ramazan’da meyhaneyi kapatıp oruç tutar, bayram gelince içmeye başlar. Şeriatla yönetilirken bile tam bir şeriatın olmaması bu yüzdendir.
Bakın tarihçi İlber Ortaylı ne diyor: 18. yüzyılda İstanbul’un göbeğinde, sadece Müslümanların yaşadığı bölgelerde bile meyhaneler resmi kayıtlara geçerdi. Ramazan bitince meyhaneciler müşterilerine “unutma bizi dolması” gönderirdi. Biz, meyhaneye güzellemeler yazmış Şeyhülislamların olduğu bir toplumun çocuklarıyız.
Bugün birileri “Malezya olacağız” ya da “mahalle baskısı” diye bağırdığında, Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi panikleyip birbirimizi çiğniyoruz. Oysa biz, mantıklı nedenler varken korkmayan ama belirsiz bir “düşman geliyor” nidasıyla dağılan bir geleneğin mirasçılarıyız. Bu halkın dindarlığını Arap ülkelerindeki dindarlığa zorlamaya kalkarsanız halk kızar; ama Allah’la arasına girerseniz yine kızar. Kimse bu ülkeye şeriat getiremez, kimse kadınların başını zorla kapatamaz. Biz hayatın zevklerini de seviyoruz, Allah’ı da. Bu “yaramaz çocukların” siperinden milim kımıldamayacağını artık anlayın.
