22 Oca 26 - Per 9:09:am
Koyu Açık

Blog Post

Fikir Yorum > Fikir yorum > “Olgudan Tanıma Te’vîl”

“Olgudan Tanıma Te’vîl”

Şevket Kotan’ın “Tefekkürün ve Hayatın Kurucu Kavramı: Olgudan Tanıma Te’vîl” başlıklı makalesi, te’vîl kavramını İslam düşüncesinin, pratik hayatı kuşatmaya dair duruşunda merkezî ve kurucu unsurlarından biri olarak yeniden konumlandırılması gerektiğini savunan bir çalışmadır.

Bu çalışma, te’vîl kavramını İslâm tefekkürü ve hayatının kurucu unsurlarından biri olarak ele almakta; onu yalnızca tefsir ilminin teknik bir terimi olmaktan çıkararak, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin imkân şartlarını belirleyen temel bir kavram olarak yeniden düşünmeyi amaçlamaktadır. Te’vîl, bu bağlamda ne sadece metne dönük bir yorum faaliyeti ne de tarih üstü soyut bir anlamlandırma çabasıdır. Aksine o, vahiy ile insan, ilahî hitap ile tarihsel gerçeklik, söz ile olay arasındaki ilişkinin içinde işleyen dinamik bir süreçtir. Bu yönüyle te’vîl, İslâm düşüncesinde yalnızca anlam üretmenin değil, bizzat anlamın gerçekleşmesinin kavramsal adıdır.

Kur’an’daki kullanım biçimleri dikkate alındığında te’vîlin, bir lafzın zihinsel olarak açıklanmasını değil, bir haberin, vaadin ya da olayın nihai sonucunun ortaya çıkmasını ifade ettiği açıkça görülür. Nitekim Kur’an’da te’vîl, çoğu zaman henüz gerçekleşmemiş olanın, zaman içinde vuku bularak hakikatini göstermesi anlamında kullanılır. Hz. Yûsuf kıssasında rüyaların te’vîli buna açık bir örnek teşkil eder. Yûsuf’un çocukken gördüğü rüya, ilk anda anlaşılır bir anlam taşımamakta; ancak yıllar sonra yaşanan olaylarla birlikte rüyanın te’vîli, yani hakikati ortaya çıkmaktadır. Burada te’vîl, rüyanın sembolik olarak yorumlanması değil, rüyada bildirilen şeyin fiilen gerçekleşmesiyle anlam kazanmasıdır. Buradan bakınca te’vîl, metinle hayat arasında kurulmuş canlı ve dinamik bir bağa işaret eder; anlamın yalnızca lafızlarda değil, yaşanan gerçeklikte tamamlandığını gösterir. Bu noktada te’vîl, Kur’an’ın tarih bilincini ve İslâm tefekkürünün zamanı, süreci ve gerçekleşmeyi merkeze alan yapısını görünür kılar; ilahî hitabın hayattan kopuk değil, bilakis hayat içinde hakikat kazanan bir mesaj olduğunu açık biçimde ortaya koyar.

Hz. Peygamber dönemi, te’vîlin kurucu niteliğinin en açık biçimde tecrübe edildiği safhayı temsil eder; zira vahiy sürecinde inen bazı ayetler, ilk muhatapları için dahi anında ve bütünüyle açık olmamış, bu bildirimlerin neye işaret ettiği ve hangi hakikati hedeflediği çoğu zaman sonradan yaşanan olaylarla belirginleşmiştir. Bedir Savaşı öncesinde inen ve müminlere yardım vaadinde bulunan ayetlerin anlamı, savaşın seyri ve sonucu ortaya çıktıktan sonra tam anlamıyla idrak edilmiş; ilahî yardımın mahiyeti, fiilî tarihsel tecrübe içinde açıklık kazanmıştır. Bu tür örneklerde Hz. Peygamber’in yaptığı açıklamalar, yalnızca ayetleri yorumlayan sözler değil, yaşanan olayların ilahî muratla olan ilişkisini ortaya koyan te’vîl niteliği taşımaktadır. Aynı şekilde Hudeybiye Antlaşması başlangıçta sahabe tarafından bir geri adım ve kayıp olarak algılanmışken, Hz. Peygamber’in bu süreci “apaçık bir fetih” olarak nitelemesi, olayın te’vîlini ifade etmiş; zaman içinde antlaşmanın doğurduğu sonuçlar bu te’vîlin hakikat olduğunu göstermiştir. Bu örnekler, Hz. Peygamber’in açıklamalarının, olayların nihai anlamını ifade eden kesin bilgi niteliği taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu kesinlik, onun vahyin doğrudan muhatabı olmasıyla ve ilahî muradın tarih içinde nasıl tahakkuk ettiğine bizzat tanıklık etmesiyle mümkündür. Böylece te’vîl, Hz. Peygamber döneminde yalnızca metinsel bir açıklama değil, vahyin tarihle temas ettiği, hakikatin olaylar üzerinden açığa çıktığı bir bilgi biçimi olarak şekillenmiş hem vahyin hem de tarihin içinde işleyen kurucu bir hakikat alanı hâline gelmiştir.

Bu çerçevede te’vîlin kuramsal gücü, onun hakikat, tarih ve bilgi arasındaki ilişkiyi aynı anda kuşatabilmesinde ortaya çıkar. Te’vîl, hakikatin donmuş ve zamansız bir içerik olmadığını; aksine zaman içinde açığa çıkan, olaylarla görünür hâle gelen bir gerçeklik olduğunu varsayar. Bu varsayım, İslâm tefekkürünün hayatla kurduğu ilişkinin de temelini oluşturur. Din, bu anlayışta yalnızca okunup anlaşılan bir metin değil, yaşanan ve tarih içinde tecrübe edilen bir hakikat alanıdır. Te’vîl, bu yaşantının kavramsal ifadesidir.

Hz. Peygamber’in vefatıyla birlikte, te’vîlin bilgi değeri bakımından yeni bir safhaya girildiği görülür. Vahiy sürecinin sona ermesi, hakikate ilişkin kesin bilginin kaynağı olan doğrudan ilahî açıklamanın da sona ermesi anlamına gelir. Bundan sonraki dönemde Kur’an’ı anlamaya çalışan müfessirler ve fakihler, ilahî muradı kavrama konusunda çaba göstererek bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Ancak bu çaba, artık vahyin içinde gerçekleşen bir te’vîl değil, insanın vahiy karşısındaki anlama faaliyeti olarak tezahür etmiştir. Bu noktada te’vîlin, kesin bilgi alanından zan bilgisi alanına doğru evrilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Ancak bu evrilme, te’vîlin kuramsal gücünü ortadan kaldırmaz; bilakis bu gücün sınırlarını ve imkânlarını daha görünür kılar. Hakikatin bilgisi ile hakikate dair insanî bilgi arasındaki fark belirginleştiğinde, te’vîlin mahiyeti de buna göre yeniden şekillenir. Artık te’vîl, olayların nihai hakikatini ifade eden bir sonuç değil; bu hakikate ulaşma yönündeki insanî çabanın kavramsal karşılığı olarak kullanılmaya başlanır. Bu süreçte te’vîl ile te’evvül arasındaki ayrım da belirleyicidir. Te’vîl, hakikatin kendisine işaret ederken; te’evvül, insanın bu hakikati anlamaya yönelik yorum ve kavrayış faaliyetini ifade eder. Te’evvül, doğası gereği zan bilgisi üretir ve çoğul anlamlara açıktır.

Ne var ki tarihsel süreçte bu iki kavram arasındaki sınırın giderek belirsizleşmesi, te’vîlin de te’evvül gibi anlaşılmasına yol açmıştır. Böylece te’vîl, metnin gelecekte gerçekleşecek hakikatine işaret eden bir kavram olmaktan çıkarak, daha çok mevcut metnin muhtemel anlamlarından biri olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönüşüm, te’vîlin anlam alanında bir daralmaya yol açmış; onun tarih ve hayatla kurduğu güçlü bağ zayıflamıştır. Ancak bu daralma, kavramın keyfî kullanımından değil, onu mümkün kılan kesin bilgi kaynaklarıyla irtibatın sona ermesinden kaynaklanmaktadır.

Tefsir ilminin teşekkülüyle birlikte, bu dönüşüm daha da belirginleşmiştir. Tefsir faaliyeti, metni açıklama ve anlamlandırma üzerine yoğunlaşırken, te’vîlin süreçsel ve tarihsel boyutu büyük ölçüde geri planda kalmıştır. Böylece Kur’an’ın hayat içinde gerçekleşen anlamı yerine, metnin dilsel ve kavramsal çözümlemesi ön plana çıkmıştır. Bu durum, İslâm tefekküründe metin ile hayat arasındaki ilişkinin zayıflamasına da zemin hazırlamıştır. İşte te’vîlin kuramsal gücü, tam da bu noktada yeniden hatırlanmayı hak etmektedir; zira te’vîl, metni hayattan koparmayan, aksine hayatın içinde anlamlandıran bir kavramsal çerçeve sunar.

Bu çalışma, te’vîli yeniden bu çerçeve içinde konumlandırmaktan ziyade gerçek anlamı ve işlevine dair bir bilinç oluşturmayı hedeflemektedir. Te’vîl, İslâm düşüncesinde yalnızca bir yorum türü değil, insanın yaşadığı olgularla ilahî hitap arasında bağ kurmasını sağlayan asli bir imkândır. Olgudan tanımaya doğru ilerleyen bu süreç, hem bireysel tefekkürü hem de toplumsal hayatı şekillendirir. Bu nedenle te’vîl, İslâm tefekkürünün ve hayatının kaynağı olarak değerlendirilebilir. Dinî anlam, bu anlayışta, yalnızca metinde bulunan bir içerik değil; tarih içinde yaşanan, sınanan ve giderek açığa çıkan bir hakikattir.

Sonuç itibariyle bu çalışma, te’vîlin tarihsel serüvenini, onun kuramsal gücünü ve İslâm düşüncesindeki merkezi konumunu birlikte ele almaktadır. Te’vîl, vahiy ve Hz. Peygamber’le irtibatlı olduğu dönemde kesin anlamlılığı mümkün kılan bir hakikat bilgisi iken, bu irtibatın sona ermesiyle birlikte insanî anlama faaliyetleriyle iç içe geçmiştir. Ancak bu durum, te’vîlin değer kaybı değil, onun tarih, bilgi ve insan ilişkisi içindeki yerinin değişmesidir. Buna mukabil te’vîli bu bütünlük içinde düşünmek hem klasik tefsir geleneğini hem de çağdaş Kur’an anlayışlarını yeniden değerlendirmek için güçlü bir imkân sunmaktadır. Bu bağlamda te’vîl, İslâm tefekküründe yalnızca geçmişi anlamanın değil, hayatı kurmanın da anahtar kavramlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

https://dergipark.org.tr/en/pub/tader/article/1782534 adresinden makaleye ulaşılabilir.

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir