Günümüzde Türk ve Kürt toplumlarına “çalışmak ibadettir” fikri aşılanırken, bu söylem zengin kesime hizmet etmenin bir kılıfı haline getirilmiştir. Milli hükümet söylemleriyle de sermayeye her türlü kolaylık sağlanmakta, meşruiyetini küresel güçlerden alan yapılar, ödevlerini sadakatle yerine getirdikleri müddetçe hanedanlıklarını korumaktadırlar.
Savaş dolayısıyla Körfez’den gelmesi beklenen, yurt dışına kaçırılmış yerli sermaye işin; teşvikler, muafiyetler ve “üretim, istihdam, kalkınma” gibi parlatılmış kavramlarla kutsanmaktadır.
Ancak bu parlak tablonun ardında, 50 milyon insan günlük geçim mücadelesi vermektedir. Bu adaletsizliğe karşı yükselen sesler ise “Bu dünya sınavdır, rızkını burada alamayan ahirette alacaktır” denilerek susturulmaktadır.
Napolyon’un yüzyıllar önce dile getirdiği gerçeklik bugün hala geçerlidir: Ulusal gelirin büyük kısmını küçük bir azınlık, geri kalan kırıntıları ise büyük çoğunluk alır. Bu uçurumun yaratacağı kaçınılmaz kavgayı önlemek için ise bir hakeme ihtiyaç duyulur. Bu hakem, tarihte kilise, papa, bugün ise ideolojik aygıtlardır.
Aç kitlelere sabır telkin eden bu yapılar, tanrıya inanmasalar dahi toplumsal kontrolü sağlamak için dini bir araç olarak kullanırlar.
Bu hiyerarşide roller netleşmiştir:
• Papalar (Başkanlar, Krallar): Hakikati temsil ederler, asla yanlış söylemezler.
• Kardinaller (Meclis, Bürokrasi, Medya, Akademi): Sistemin koruyucuları ve uygulayıcılarıdır.
• Rahip ve Rahibeler (Toplum): Sorgusuz sualsiz inanmak ve itaat etmekle yükümlü olanlardır.
Batı bu hiyerarşiyi siyaset diliyle kurmadan çok önce, Kur’an bu durumu “Ruhbanları ve bilginleri ilah edinmeyin” uyarısıyla açıklamıştır. Hz. Muhammed’in, dönemin Hristiyan yöneticisi Adiy bin Hatem’e verdiği cevap çarpıcıdır: Bir otoritenin haram dediğine haram, helal dediğine helal diyerek onu sorgusuz kabul etmek, aslında onu ilah edinmektir.
Bugünün dünyasında da benzer bir durum söz konusudur; itiraz edilemeyen, yargılanamayan ve mutlak itaat bekleyen her yapı aslında kendi ilahlığını ilan etmiştir.
2025 yılı verileriyle küresel tabloya bakıldığında; fiziki üretimin değeri 100 trilyon dolarken, mali piyasaların hacmi 300 trilyon dolara ulaşmıştır. Bu durum, bireylerden devletlere kadar herkesin borçlu olduğu bir sistem yaratmıştır. Bu sistemde “Papa” konumundaki güçler yine aynı sloganları (yatırım, kalkınma, refah) tekrarlarken, bir kişinin “küresel yurttaş” statüsünde milyarlarca dolar biriktirebilmesi için on binlerce insanın yoksullaşması gerekmektedir.
Bu ilahlaştırma süreci, teolojideki “kralın iki bedeni” kuramıyla pekişir. Kralın fiziksel bedeni ölümlü ve hatalı olsa da, ona atfedilen “ruh” (otorite) hatasız ve ölümsüzdür. Kral öldüğünde ruhu yeni krala, feodalizm bittiğinde ise devlete geçer. Böylece “Devlet-i Ebed Müddet” kavramı doğar.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” sözü de bu felsefi derinliği bilerek, ölümlü şahıslar yerine kurumun sürekliliğine işaret eder.
Sonuç olarak; İsa’nın bedenine tanrılık atfeden anlayış, modern dünyada bu kutsallığı krala, oradan da devlete ve sermayeye devretmiştir. Hz. Muhammed’in “ilah edinmeyin” uyarısı, tam da bu sorgulanamaz otorite zincirini kırmayı hedeflemektedir. Ancak bugün Müslüman toplumların bu “üçleme” (Papa-Kardinal-Halk) hiyerarşisinin neresinde olduğu, hala en büyük soru işaretidir.
