7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecek olan 36. NATO Zirvesi, ittifakın “dünyaya barış ve demokrasi götürme” vaadindeki samimiyetini bir kez daha sınayacaktır. Günümüzde NATO; sosyal, siyasal ve askeri açıdan tam bir “küresel jandarma” makyajı tazelemektedir. Batı dünyasında yükselen yabancı düşmanlığı ve İslamofobi örgütün sosyal dokusunu sinsice sararken; siyasal düzlemde Rusya korkusuyla kenetlenmiş, genişlemeci bir vizyon öne çıkmaktadır. Askeri olarak ise NATO, savunma bütçelerini rekor düzeyde artırarak yapay zekâ destekli yeni nesil doktrinlere yönelen, yani “barışı korumak için” her an daha fazla savaşmaya hazır, ironik bir güç merkezi görünümündedir.
Ankara’daki bu yüksek bütçeli zirve, Müslüman dünya açısından yine bildik ve trajik senaryoların habercisidir. İttifakın “Güney Kanadı” stratejileri altında, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik geliştirilecek yeni askeri konseptler, her zaman olduğu gibi bölgeye “istikrar” yerine yeni insani dramlar vaat etmektedir. Batı’nın güvenlik lüksü temelinde şekillenecek kararların, İslam coğrafyasındaki meşru hakları baskılaması ve Müslüman toplumların hassasiyetlerini yine “terörizm” torbasına doldurarak paketlemesi kuvvetle muhtemeldir.
Zira tarih, NATO’nun Müslüman toplumlara uzattığı “yardım elinin” ne denli yıkıcı olduğunun ironik örnekleriyle doludur:
Afganistan İşgali: 20 yıl boyunca getirilen “özgürlük”, geride yüz binlerce sivil kayıp, enkaza dönmüş bir ülke ve en sonunda yönetimi yine Taliban’a devredip apar topar kaçan bir ittifak ordusu bırakmıştır.
Libya Müdahalesi: 2011’de ülkeyi “kurtarma” operasyonu, Libya’yı tek parça bir devlet olmaktan çıkarıp, petrol kuyuları başında nöbet tutan milislerin ve terör örgütlerinin cirit attığı bir iç savaş simülasyonuna çevirmiştir.
Bosna ve Kosova (Balkanlar): Batı medeniyetinin göbeğinde, Srebrenitsa’da Müslümanlar soykırıma uğrarken NATO’nun takındığı o meşhur “stratejik gecikme” ve BM’nin silah ambargosuyla eli kolu bağlanan Boşnakların dramı hafızalardadır. İttifak, ancak çıkarları tehlikeye girdiğinde “kurtarıcı” rolüne soyunmuştur.
Irak’taki Dolaylı Ortaklık: Doğrudan bir NATO operasyonu olmasa da, ittifak üyelerinin oluşturduğu koalisyonun “kitle imha silahı” yalanıyla Irak’ı işgal etmesi, milyonlarca Müslüman’ın ölümüne ve DEAŞ gibi canavarların doğduğu bir kaos laboratuvarının kurulmasına zemin hazırlamıştır.
Somali Operasyonları: Korsanlıkla mücadele ve insani yardım kılıfı altında bölgeye yerleşen güçler, Somali’nin yapısal sorunlarını çözmek yerine ülkeyi küresel güçlerin askeri satranç tahtası haline getirmiştir.
Akdeniz ve Ege’deki Çifte Standart: Mülteci krizlerinde NATO unsurlarının Ege ve Akdeniz’deki varlığı, botları batırılan veya ölüme terk edilen Müslüman muhacirleri kurtarmaktan ziyade, Avrupa’nın “refah duvarlarını” koruyan birer sınır bekçiliğine dönüşmüştür.
Geleceğe dair öngörüler, Ankara Zirvesi’nin de bu “güvenlikleştirme” tiyatrosunun yeni bir perdesi olacağını fısıldıyor. Tam da bu noktada, zirveye ev sahipliği yapan Türkiye’nin masada Müslüman dünyasının “hamisi” rolüne soyunması bekleniyor.
Ancak acı gerçek şu ki; Türkiye gerçekten bu köhneleşmiş çarkı tersine çevirebilecek, Batı’nın asırlık reflekslerini dize getirebilecek bir askeri-siyasal güce ve diplomatik derinliğe sahip mi? yoksa bu çarkın bir dişlisi olarak devam edecek mi?
Yoksa kendi ekonomik ve siyasi dengeleri arasında sıkışmış bir Ankara, bu sefer zirvede sadece misafirlerine iyi hazırlanmış bir akşam yemeği ve şık fotoğraflar sunan, ardından da alınan “güvenlik” kararlarının altına sessizce imza atan bir figüran olmaktan öteye geçebilecek mi?
