İdealizmin Gölgesinde Totaliter İnşa
Mao Zedong’un 1949 yılında Tiananmen Meydanı’nda haykırdığı “Çin halkı ayağa kalktı!” vaadi, asırlık sömürge acılarından sıyrılmak isteyen bir millet için umut vericiydi. Ancak bu uyanış, kısa sürede tarihin gördüğü en katı totaliter rejimlerden birinin doğuşuna evrildi. Mao için iktidarı ele geçirmek sadece ilk adımdı; asıl mücadele, zihinleri ve toplumu kökten değiştirerek mutlak gücü pekiştirmekti. 1949’dan Mao’nun 1976’daki ölümüne kadar geçen yirmi yedi yıllık süreç, ülkeyi küresel bir güç yapma hırsı ile ideolojik saplantıların neden olduğu kitlesel trajedilerin iç içe geçtiği bir yıkım ve inşa dönemi oldu.
İç Operasyonlar ve İktidarın Kanlı Konsolidasyonu
Mao, iktidarının ilk yıllarından itibaren muhalefeti tasfiye etmek ve toplumu tamamen kontrol altına almak için bir dizi sert iç operasyon başlattı. 1950’lerin başındaki “Toprak Reformu” adı altında, rejime tehdit olarak görülen yüz binlerce toprak sahibi ve zengin köylü halk mahkemelerinde infaz edildi. Hemen ardından gelen “Üç Karşıtı” ve “Beş Karşıtı” kampanyalarıyla parti içi bürokrasi, yolsuzluk bahanesiyle temizlendi ve burjuva sınıfı tamamen sindirildi. Mao’nun gücünü pekiştirmesindeki en kurnazca hamle ise 1956 yılındaki “Yüz Çiçek Açsın, Bin Fikir Yarışsın” kampanyası oldu. Aydınları fikirlerini özgürce beyan etmeye çağıran rejim, gelen eleştirilerin dozajı artınca aniden çark etti. Eleştiride bulunan binlerce entelektüel “Sağcı” ilan edilerek çalışma kamplarına gönderildi veya susturuldu.
Ekonomik Fantaziler: Büyük İleri Atılım ve Büyük Kıtlık
Mao’nun ekonomi vizyonu, rasyonel planlamadan uzak, tamamen ideolojik seferberliklere ve kitlelerin körü körüne itaatine dayanıyordu. Bunun en somut ve trajik örneği, 1958 yılında başlatılan “Büyük İleri Atılım” hamlesidir. Çin’i birkaç yıl içinde İngiltere ve Amerika’nın sanayi seviyesine ulaştırmayı hedefleyen bu proje, tarımı tamamen kolektifleştirdi ve köylüleri tarlalarından kopararak arka bahçelerde kurulan derme çatma fırınlarda kalitesiz çelik üretmeye zorladı. Doğal dengeden bihaber yürütülen “Dört Haşere Kampanyası” kapsamında serçelerin kitlesel olarak öldürülmesi, tarlaları çekirge istilasına boğdu. Tarımsal üretimin çökmesi ve yerel yöneticilerin Mao’ya yaranmak için üretim rakamlarını sahte şekilde yüksek göstermesi, insanlık tarihinin en büyük yapay felaketine yol açtı. 1959-1961 yılları arasında yaşanan “Büyük Çin Kıtlığı” nedeniyle yaklaşık 30 ila 45 milyon arasında insan açlıktan can verdi.
Kültürel Yıkım: Kaosun Silah Olarak Kullanılması
Ekonomik fiyaskonun ardından parti içindeki pragmatist liderlerin yükselişini kendi gücüne tehdit olarak gören Mao, 1966 yılında son ve en yıkıcı hamlesini yaptı: “Büyük Proleter Kültür Devrimi”. Gençleri “Kızıl Muhafızlar” adı altında örgütleyen Mao, onları eski kültürü, eski alışkanlıkları ve eski fikirleri yok etmeye çağırdı. Ülke tam bir anarşi ortamına sürüklendi; öğretmenler öğrencileri tarafından darp edildi, kütüphaneler ve tarihi eserler yağmalandı, entelektüeller aşağılanarak kırsala sürgün edildi. Mao, bu kaosu partideki rakiplerini tasfiye etmek ve kendi şahsına tapınma kültürünü (Kült Kültürü) zirveye taşımak için bir manivela olarak kullandı.
Dış Arayışlar ve Pragmatik Kopuşlar
Mao dönemi dış politikası, ideolojik ittifaklardan jeopolitik çıkarlara doğru keskin bir dönüşüm gösterdi. Başlangıçta Sovyetler Birliği ile “Kardeş Komünist” ittifakı kurulmuş olsa da, Stalin sonrası dönemde ideolojik liderlik çatışması ve sınır anlaşmazlıkları nedeniyle 1960’larda “Sovyet-Çin Ayrışması” yaşandı. İki nükleer güç sınırda çatışacak noktaya geldi. Batı ile ilişkilerde ise Kore Savaşı’nda ABD’ye karşı doğrudan savaşan Çin, 1970’lerin başında Sovyet tehdidine karşı pragmatik bir hamle yaparak Washington ile yakınlaştı. 1971’de BM Güvenlik Konseyi’ne kabul edilen Pekin yönetimi, 1972’deki tarihi Nixon-Mao görüşmesiyle uluslararası izolasyondan sıyrılmayı başardı.
Dine, Azınlıklara Karşı Sistematik Baskı
Mao rejiminin homojen bir komünist toplum yaratma çabası, kültürel ve dini çeşitliliğe karşı acımasız bir asimilasyon politikasını beraberinde getirdi. Din, Marksist öğretiye sadık kalınarak “halkı uyuşturan bir afyon” olarak görüldü; tapınaklar yıkıldı, camiler kapatıldı ve din adamları kamplara gönderildi. Azınlıklara karşı tutum ise tam bir baskı ve hanlaştırma (Çinlileştirme) politikası şeklinde tezahür etti. Özellikle Tibet’in işgali ve 1959’daki kanlı bastırma operasyonları bu tutumun en bariz göstergesidir. Bölgedeki müslüman nüfusa, özellikle Doğu Türkistan’daki Uygur ve Kazak Türklerine karşı tutum ise ulusal güvenlik bahanesiyle kültürel kimliği yok etmeye odaklandı; Müslümanların dini pratikleri yasaklandı, bölgeye yoğun Çinli göçü teşvik edilerek demografik yapı sistematik olarak değiştirildi ve müslüman varlığı rejimin mutlak otoritesi altında baskılandı. 1976 yılında Mao öldüğünde, arkasında endüstriyel olarak sarsıntılı, kültürel olarak çölleşmiş ve milyonlarca kurbanın kanı üzerine kurulmuş bir totaliter miras bıraktı.
Ejderha Kabuk Değiştirebilecek mi
Mao Zedong’un ölümü, Çin’i adeta nefesini tutmuş, bitkin ve ideolojik bir felç durumunda bıraktı. Kültür Devrimi’nin yarattığı kaos ve ekonomik çöküş, partinin radikal kanadı olan ve Mao’nun eşinin de aralarında bulunduğu “Dörtlü Çete”nin tasfiyesiyle son buldu. Artık Pekin koridorlarında hayatta kalma mücadelesi veren pragmatistler seslerini yükseltiyordu. Bu kaotik fetret devrinden sıyrılan ve Mao’nun aksine “Kedinin rengi önemli değildir, önemli olan fare yakalamasıdır” diyerek ideolojiyi rafa kaldıran Deng Xiaoping liderliğindeki yeni yönetim, Çin’i dış dünyaya açacak ve devlet kontrolünde bir kapitalizmin tohumlarını atacaktır. Rejim, siyasi alandaki o bilindik baskıcı ve totaliter karakterini ödün vermeden koruyacak, ancak ekonomik alanda devasa bir kabuk değiştirme sürecine girerek modern dünyanın en büyük fabrikasına dönüşme yolculuğunu başlatacaktır.
